Galeri

37

Kategoriler

Bingöl Efsaneleri

Bingöl Efsaneleri- I

KEKLİK

Eski zamandır.

Sabahtır. Ağaçların yaprakları, “Yüzen Adalar”ın[1] en büyüğünde, hafif bir esintinin nefesinde gerinmektedir. Bir keklik neşeyle öter, dişbudakların gölgesinde. Sesi, dalga dalga gölün çevresine yayılır.

Darga[2], “avcı”dır. Köylüsü bilir: Oku, uçanı da yakalar, kaçanı da.

Usta avcı, sessizce yanaşır avına, gölün kıyısındaki meşelerin altından. Ancak yapraklar, dallar kurudur. Keklik, rüzgârın taşıdığı çıtırtıları duyar. Yüzen adadan, en yakın meşelerin altına uçar.

Darga, peşindedir kekliğin.

Bir çığlık dalgalanır meşelikte.

Gölün suyunda, güneşin altın sarısı saçları tel tel yıkanmaktadır. Yeni yeni ışılamaktadır suyun yüzü daha.

Ötelerde bir yerde, yuvadaki aç yavrular, yiyecek beklemektedir. Yiyecek, kekliğin kursağındadır. Bir iki çırpınır, ancak uçamaz… Çizgili başı, tombul bedeni, meşeliğin çimenine düşer. Bir çığlık koparır son nefesiyle. Attığını vuran, yaman bir avcının oku delmiştir yüreğini.

Çığlık, o çığlıktır işte!

Darga, sevinçle avına doğru koşar.

Kekliğin cansız bedeni, avcının elinde kızıla boyanırken, Çintay[3], otlamaya ara verip kaldırır güzel başını.

Atların hası, sahibinin can yoldaşıdır.

Darga, elinde keklik, şişine şişine zıplar atının sırtına.

― Yürü bakalım Çintay, yolumuz uzun!

BİR BAŞKA GÖL

Yolda, bir ıslaklık bulaşır bacağına Darga’nın; akışkan, sıcak…

Elini heybesine götürür. Kekliğin kanı, heybenin dışına vurmuştur.

― Ölmemiş mi bu?!

Kekliği heybeden çekip çıkarır. Boynu aşağı düşer kekliğin. Ölmüştür ölmesine de kanı, Darga’nın umduğundan çok akmış, pantolonu, heybesi kan içinde kalmıştır.

― Olacak şey değil! Keklik mi vurdum, tavşan mı? Bir su kenarında durup…

Keyfi kaçmıştır avcının. Dalgındır.

― Kuş dediğinin canı ne ki kanı bunca aksın? Hem de ö…

Çintay, gem çekmeyi, yön vermeyi unutan sahibinin kendine gelmesini beklemektedir. Yürür, koşar; yine yürür, yine koşar…

Ormanın derinliklerinde, suları ışıl ışıl parlayan bir gölün kenarında kendine gelir Darga.

― Dur burada sevgili dost, gölde biraz işimiz var.

Önce sağa sola bakınır. İnsan ayağı değmemiş, çiçeği, otu çiğnenmemiş bir yerdir burası.

Rahatlar. Önce pantolonunu, sonra heybesini, ardından kekliği yıkamaktır niyeti. Birincisi tamamdır, ikincisi eh işte; üçüncüye sıra gelince… Eline aldığında soğuk olan bedeni, suya değer değmez ısınır kekliğin. Kalbinin pıt pıtlarını hisseder avcı, avının.

Kekliğin tüyleri parlamıştır. Bedeninde ne ok izi vardır, ne yara izi!

― Neler oluyor?

Canlanır, uçar keklik. Sırrolur, kaçar keklik.

― Bismillah, ya Allah! Hayal mi görüyorum ben?!

Hayal ya da gerçek… Elleri boş döner köyüne Darga.

ABIHAYAT ve BİNGÖL

Köyde imam da cemaat de heyecanla ve bir ağızdan:

― İçtin mi o sudan, diye sorarlar Darga’ya.

― Yok!

― Hay saf oğlan! Abıhayat nedir, duymadın mı hiç?

― Duydum duymasına da…

― Hiç vakit kaybetmeyelim. Unutmadan gölün yolunu, düş önümüze bakalım!

― Giderken dalgındım, gelirken şaşkın. Yerini tam olarak gösteremem, ama az biraz tahmin…

― Oyalanma, hadi!

Darga da gidenler de bir türlü o gölü bulamazlar. Orman göle kesmiştir sanki; her nereye koşsalar, bir göl çıkar karşılarına. Günlerce, o gölden bu göle, bin gölü dolanırlar; boşuna!

“O göl”ü başka bulan var mıdır, bilinmez.

Bilinen şudur: Gün gelir, bir kabile yerleşir o göllerin çevresine.

Bin gölü olan şehir, Bingöl adıyla yürür sonsuzluklara.

[1] Yüzen Adalar: Turnalar Gölü, Bingöl’ün Solhan ilçesi, Hazarşah Köyü, Aksakal Mezrası’nda bulunmaktadır. “Tabiat anıtı” ilan edilerek koruma altına alınan Yüzen Adalar’ın bulunduğu gölün alanının dört yüz metrekare, derinliğinin ise elli metre civarında olduğu, dip

akıntısı dolayısıyla, su seviyesinin yaz kış aynı seviyede kaldığı, suyunun tatlı ve berrak olup hiçbir madensel tuz ihtiva etmediği yazılı kaynaklarda yer almaktadır.

[2] Darga: Eski Türklerde erkek adıdır. Anlamları: a. Başkan, b. şef, c. “geceleri güvenliği sağlayan görevli”dir.

[3] çintay: Soylu at.

Bingöl Efsaneleri- II

ÇAMLIBEL’İN KÖR SEYİSİ

Eski zamandır.

Köroğlu, Ruşen Ali’dir, “Kör Seyisin Oğlu”dur daha; “Kırat”ı da uyuz, cılız bir taydır.

Bolu Beyi, Osmanlı padişahına hediye etmek üzere, muhteşem bir at ister seyisbaşından.

Seyislerin pîridir Ruşen Ali’nin babası. Seçtiği tay da Osmanlı padişahına yakışır iyi cins, eşi bulunmaz, soylu bir taydır; ancak zamana ve özel bakıma ihtiyacı vardır o tayın.

Zalim Bolu Beyi, ne attan anlar, ne seyisten!

― “Cins atlarıyla ünlü Bolu Beyi” olarak benim Osmanlı padişahına sunacağım hediye bu mudur seyisbaşı?! Aylardır köy köy, şehir şehir arayıp seçtiğin at bu mudur?!

― Budur beyim! Bakmayın böyle göründüğüne…

― Kes sesini bre densiz!

Sinir küpüdür Bolu Beyi.

― Böylesine cılız, uyuz bir tayı bana, hatta padişaha layık gördün öyle mi?!

― İzin verin, onun ne soylu bir at olduğunu ispatlayayım beyim!

― İzin mi?! İzin ha?! Görünen köy kılavuz istemez Yusuf Ağa! Osmanlı Sultanı’na hediye edeceğim ata da bakın hele! Padişahla aramı bozmak istemesen böyle bir seçim yapar mıydın hiç?!

― Haşa beyim! Herkes bilir: Siyasetle işim olmaz. Bunca yıldır seyisim. Ömrüm boyunca bunun gibisini görmedim. Dünya çapında bir taydır bu. Gördüğüm en…

― Hâlâ inat ediyorsun. Önündeki uyuz tayı bile görmeyen gözlerini oyduracağım senin. Bu uyuz tayı da sana vereceğim. Götürün şu edepsizi!

KIRAT

Tavlası çamur, tarlası batak, gündüzü gece, gecesi zifir… Ruşen Ali, koşturur da koşturur tayı, gözleri oyulmuş, “Kör Seyis” lakaplı babasının talimatlarına göre günlerce.

Çalımı yer, kibiri toprak, saygısı dağ, acısı gök, öfkesi yar… Çalışması benzersizdir “Kör Seyisin Oğlu”nun.

Tay, her zorluğa katlanan, “sağlam” bir ata dönüşür zamanla; oğul, bakanın kıskandığı yiğide.

Bir gece, akıncıların geçtiği yollardan, Doğu’ya sürer o atı Ruşen Ali. Dağlar, tepeler aşar. Bir gölün kenarında soluklanmak üzere durur. Güneş doğmamıştır daha. At, kana kana su içerken o gölden, bir kekliğin peşine düşer seyisbaşının oğlu.

Az sonra döner. Niyeti, avladığı kekliğin tüylerini yolmak, içini temizleyip ateşe tutmaktır.

Yapamaz!

Kuşun bedeni göle değdiğinde, tuhaf bir şeyler olur. Keklik canlanır, güçlenir, uçup gider ötelere. Donup kalır “Kör Seyisin Oğlu”.

Gelişi rüzgâr gibidir Kırat’ın, dönüşü anlatılmaz. Gelirken saatler süren o yol, dönerken dakikalar içinde tükenir. Ne uçurumlar durdurmuştur ya da yavaşlatmıştır Kırat’ı, ne dağlar, ne de azgın sular.

Ne olmuşsa olmuş, Kırat, dünyanın en güçlü atına dönüşmüştür.

ABIHAYAT ve BİNGÖL

Ruşen Ali, babasına anlatır yaşadıklarını.

Babası çok sevinir:

― Abıhayatı bulmuşsunuz oğul, sen de içtin mi o sudan?

Oğlunun cevabı üzer seyisbaşını:

― İçmedim baba.

― Hemen git, o suyu bul; sen de iç o sudan!

Ruşen Ali, vakit geçirmeden yeniden düşer yola; bin göl bulur, bir gölü ararken. Her birinden birkaç yudum alır. Bir değişiklik olmaz bedeninde.

Başı eğik döner.

Fırsat kaçmıştır!

Günler, aylar geçer.

“Kör Seyisin Oğlu”, “Köroğlu” namıyla ün salar Çamlıbel’de. Zalimin korkusudur, mazlumun hamisi.

Kırat, her görenin dilindedir. Kale bedenlerini bile aşar gerektiğinde.

Bolu Beyi, hak ettiği cezayı almıştır. Selamı yeter, ağalara, beylere Köroğlu’nun. Ancak mutsuzdur yiğitler yiğidi: Ayağına kadar gelen “büyük hediye”yi almamıştır!

Bir gün yine dağ tepe sürer atını. Bir derenin kıyısında nefeslenirken üç köpük yanaşır ayaklarına.

Avuçlayıp içer o üç köpüğü.

Pazuları şişer, kasları çelikten tellere dönüşür.

O dere, “kutlu göl”den akmakta; o köpükler, bir yiğide ikinci kez “abıhayat”ı sunmaktadır.

Derler ki yüzyıllardır Köroğlu ve Kırat, bir yerlerinde dolanır durur yeryüzünün.

“O göl”ü başka bulan var mıdır, bilinmez.

Bilinen şudur: Gün gelir, bir kabile yerleşir o göllerin çevresine.

Bin gölü olan şehir, Bingöl adıyla yürür sonsuzluklara.

Bingöl Efsaneleri- III

MASKELER

Çağ bu çağdır, dönem bu dönem.

Kahvede, iki emekli öğretmen konuşmaktadır:

― Beyim, şimdi siz, şehrin adı başka bir efsaneden gelir, diyorsunuz öyle mi?

― Öyle de efsane değil bu.

― Şu asker hikâyesi mi?..

― O asker hikâyesi, doğrusudur da ondan derim.

― Anlat hele!

Bir yudum daha alır, demli çayından; başlar anlatmaya kır saçlı olan:

― Temmuz 1975… Gencim o vakitler. Tayinle Bingöl’deyim. Girişte düzgün görünümlü deprem evleri… O evlerin bazı camlarında inek, öküz maskeli çocuklar…

“İlginç…” diyorum Elazığlı öğretmen arkadaşıma; “Ne kadar da sahici görünüyor.”

― Nedir sahici görünen, diye soruyor.

― Maskeler…

― Hangi maskeler?

― Deprem evlerinin camlarına bak. Büyükbaş hayvan maskeli çocuklar pencerelerden bakıyorlar.

Kahkahalarla gülüyor.

― Maske falan yok, gerçekten hayvan onlar. Vatandaş, devletin yaptığı çok katlı apartmanlara değil, kendi tek katlı, çatlak duvarlı gecekondusuna daha çok güvendiğinden, ineğini, öküzünü apartmana yerleştirmiş; kendisi hasarlı evinde oturmaya devam ediyor.

― O dediğin evler nerede?

― Göllerin çevresinde…

ÇAPAKÇUR’DAN BİNGÖL’E

Geldiğimin ikinci haftası daha. Solhan’daki iki katlı lokantada Haydar Usta’ya seslendim:

― İki köfte! Çok pişsin!

Masamda yaşlı bir adam daha var. O da Elazığlıymış. Konu döndü dolaştı, bu efsanelere geldi.

― Yok, beyim, dedi adam; aslı o değil. Burası vilayet olmadan, Muş’a bağlanmadan önce, bize, Elazığ’a bağlıydı. Muş’tan ayırıp Çapakçur dediler bir süre. Sonra asker hikâyesi dolayısıyla Bingöl oldu adı.

― Nedir bu asker hikâyesi?

― Savaş zamanı… Su, hak getire.

Asker dağ tepe, su peşinde. Ara… ara, bir göl bulurlar.

― Eeee?

― E’si, sorana yerini tarif ederler gölün: “Şu dağı görün mü gardaş?”, “Gördüm.”, “Hah, o değil.”, “Yanındaki tepeyi?”, “Onu da gördüm.”, “Hah, değilin yanındaki de değil.”, “Arkasındaki kayayı?”,  “Gördüm.”; “Hah, işte orada bir göl var…”

― Eeee?

― E’si, gidenler bakarlar ki bir göl değil, bin göl vardır tarif edilen yerde. Halk da kurak bölgeyi terk edip o göllerin çevresine yerleşir zamanla. Gelenler, Bingöl derler buraya.

― Biz gene öncekileri anlatalım ha, ne dersiniz?

― Sevdiğimden değil, duyduğum…

― Değilin yanındaki…

Gülüyor.

CANLARIM

Hiçbirinizi unutmadım.

Canlarım, ilk göz ağrılarım,  can dostlarım…

Mektuplarınızı, mesajlarınızı okuyorum. Cevap yazmadığım için yakınmayın. Denedim, olmuyor. Birine farklı şeyler yazsam ya da söylesem, öbürünü kırıyorum. Bazen yanlış anlıyor dostlarım, cümlelerimi.

Bilinecek bir şey de yok hayatımda: Çağıran olursa, şartlarım uygunsa kürsülerde üç beş cümle söylüyorum.

Ailem, bilgisayarım, birkaç arkadaşımla yaşlanıp “o gün”e yürüyor, günleri eritiyorum.

Sorana selam olsun.