Galeri

36

Kategoriler

“18 Mart, Önce Çanakkale, Sonra İstanbul…”

H1aaksız savaştı…

Dengesiz güçlerdi…

Tüm dünya, Osmanlının düşmanı sanırdınız:

İngiltere ve İrlanda, İskoçya, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Fransa, Sudan, Somali, Senegal, Cezayir, Mısır, Hindistan ve Pakistan (bugünkü adlarıyla), Nepal, Filistin’den askerler, Yahudiler ve tabii Ruslar; Bouvette, Vengeance, Triumph, Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Ocean, Irresistible, Conwallis, Suffren, Goliath, Majestic, Inflexible…” adlı “dev savaş gemileri ile” Boğaz’dan, hırsla, hınçla saldırıya geçmişti.

İngiliz ve Fransızlar, o sıralar sömürgeleri bulunan Müslüman ülkelerden, Hindistan’dan, bugünkü Pakistan’dan, Fas, Tunus ve Mısır’dan, Senegal ve diğerlerinden, önemli sayıda asker getirmişti. Müslüman askerler ya bilmeden, ya kandırılarak, ya satın alınıp menfaat teminiyle… “Müslüman Osmanlı”ya karşı savaşıyordu.

Dünyanın öteki ucundan, Yeni Zelanda ve Avustralya’dan bile geldiler: “Önce Çanakkale ve İstanbul’a gireceğiz, sonra da haremlerinde lokum yiyeceğiz!” diyerek gelmişti o askerler; 533 bin kişiydiler, 533 bin!

Ülkemizi, ailemizi, namusumuzu, bayrağımızı… “lokum” için gelenlere karşı bin türlü yokluk ve acılar içinde nice kayıplar vererek savunduk…

UNUTTUK MU?!

006Hayır. Arşivlerimize gömdük.

1934′te, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Atatürk’ün yönlendirmesiyle:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın topraklarındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, (burada) Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” demişti.

 2

SONUÇ

Biz hâlâ ayaktayız; çocuklarımız, torunlarımız, yeni dostlarımızla birlikte burada, Çanakkale’deyiz.

On binlerce “yerli veya yabancı” askerin toprağa karışmış bedenlerinin üstünde…

Biz, bir dostluk söylemiyle, bir “hoş sada” ile yürüyoruz geleceğe; ya onlar?..

Onlar, iğrenç söylemleri ve aşağılık tetikçilerin katliamlarıyla!.

Hepinizi yeniden bekliyoruz; ılık rüzgârlarda savrulan bayraklarımızla… çim ve çimenlerle, çiçeklerle, güzel ötüşlü kuşlarımızla… “Yeniden” gelmenizi bekliyoruz. Dost olarak… Sevebilen, doğru ve güzel düşünen, başkalarını sömürmeyi veya yok etmeyi planlamayan, planlayanı dışlayan, akıllı insanları bekliyoruz, dünyanın her yerinden.

Türk ya da değil… 

Müslüman ya da değil…

Güzellikleri hep birlikte paylaşabilmek için, İNSAN bekliyoruz.

Büyük millet böyle olunuyor işte.

“İSLAM KORKUSU”

05515 Mart 2019…

“Cuma namazı sırasında iki camiye yapılan terörist saldırıda 49 Müslüman öldürüldü, 20’si ağır, en az 40’ı yaralandı…”

Yeni Zelanda’daydılar. Çoğunluğu, sömürgecilerin ülkelerine yönelik saldırılarından bıkıp, yerli despotların baskısından, zulmünden kaçıp ölümü pahasına yollara düşüp oraya gelmişlerdi.

 “Hristiyan katilin (Ne yanlış bir söylem değil mi? Fakat ‘Haçlı zihniyeti’ öyle yapmıyor mu? Nasıl dikkatini çekeceğiz Müslüman’a nefret söylemlerinin?) silahlarına, şarjörlerine yazdıklarını okuyun.  Unutmayın!” diyor bazı yazarlar.

“Milyonlar öldürüldü, öldürülüyor sevgili kardeşim! 49 devede kulak!” desem kızar mısınız?

“İslamofobi”nin kaç kurbanı oldu şu sonuncusuyla biliyor musunuz?

 Öfkeliyim, doğru; öfkem yanlış şeyler yazdırabilir dostlukla çalışmaya alışmış kalemime, doğru…

NEFRET SÖYLEMİNİ YAYGINLAŞTIRANLARA SORMAYALIM MI: “Kaç milyon, kaç yüz bin, kaç on bin Müslüman katledildi Kırım’da, Türkî Cumhuriyetlerde, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Afrika’da, Bosna Hersek’te, Filistin’de, Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, Tunus’ta, Mısır’da, Myanmar’da, Pakistan’da,  Bangladeş’te, Keşmir’de, Yemen’de… kaç?!”,

“Suçları neydi? Ülkelerini ya da zenginliklerini sahiplenmek mi?”

Elimdeki yazıda 18 Kasım 2016 dökümü yapılmış.

Yenilerini de ekleyince yazılacak, dökümü yapılacak gibi değil. Nefret söylemine dönüşsün istemiyorum. Birkaçını yazsam mı?

Osmanlının gerçek Müslüman kaybı nedir yirminci yüzyılda?

Fransa, Tunus’ta (işgâlde ve sonrasında), Cezayir’de, 1962’ye kadar (İkinci Cihan Harbi sonrası), İKİ MİLYON civarında MÜSLÜMAN katletmedi mi?

Bosna Hersek’te 250 000 civarında Müslüman Boşnak, kimlerin sorumluluk, gözetim ve denetiminde yok edildi peki?

Irak’ta ve Suriye’de İKİ MİLYONA YAKIN MÜSLÜMAN’A NE OLDU, OLUYOR sizce?

Kötülere kim yol veriyor?

Öncelik elbette kötü politikacıların ve “NEFRET SUÇU İŞLEYENLER”in.

Irkçı söylemleri bir kenara koyalım, peki; ancak din adına konuşanlarına ne diyeceğiz? “İyiliğin, dostluğun, doğruyu söylemenin, saygı ve sevginin, her canlıya, varlığa insanca davranmanın öne çıkarıldığı söylemlerin ana kaynağı” olması gereken “Yaratıcı” adına konuşan; ama yüzlerce yıldır “Haçlı zihniyeti”  ile nefret suçu işleyenlere ne demeliyiz?..

İkinci sırada ise SİVRİSİNEK KOVALAYAN, ANCAK BATAKLIĞI KURUTMAYANLAR yer alıyor olmalı.

31980’lerin ikinci yarısı… Sanırım 87…

165 dairelik yapı kooperatifi toplantısı…

Muhasebeci diyor ki: “Arkadaşlar, yedi milyon liranın makbuzu yok (Alt katlardaki evler iki milyon liraydı o devirde.). Kâğıtlara bir şeyler yazıp imzalamışlar. Geçersiz belge, ortada hizmet de yok, alınmış malzeme de…”

Yönetici konuşuyor: “Bize güvenin. Biz sizin için çalışıyoruz.”, Denetçi konuşuyor: “Sorun yok.”

Aynı iş yerinde çalışıyorlar.

Bir üye bağırıyor: “İnşaat olduğu yerde duruyor! Bir adım ileri yürüdüğü yok.”

“İbra edenler?”

Muhasebeci ve birkaç arkadaş ibra etmiyor; ancak edenler kıyamet gibi.

Sıra yetmiş lirayı ödeyememiş bir arkadaşın üyeliğini düşürmeye geliyor.

“Nasıl ödemezsin …!” deyip yere yuvarlanınca anlıyoruz ki öfkesi, kalp krizi geçirtiyor bir üyemize.

Parmaklar acımasız: “Satın gitsin dairesini!”.

Araya girmesek, anlatmasak adamın çektiklerini…

Türkiye’nin insanı değil yalnızca… Dünyada da böyle!

Üçü beşi görür; milyonu, milyarı, katrilyonu gider geleceğinden… görmez!

ELLE GELENDİR, DÜĞÜN BAYRAMDIR!

Gerçek Kötüler Nerede?

Orduların çatışması değil derdim. Günahsız sivillerin yok edilmesi… Alçakça… Birileri öyle emrettiği için.

Avrupa’nın kötüsü, Amerika’ya geldikten hemen sonra başlamıştı yerli katliamlarına… 1492’den 1514’e altın, verimli arazi, su, av sahaları… 7 972 000 yerli yok edilmişti Amerika’da. ÜÇ AŞAĞI BEŞ YUKARI SEKİZ MİLYON YERLİ, SEKİZ MİLYON!

Avrupa’nın sürgünü, oranın buranın hırsızı, gaspçısı… birleşip devlet olduktan, gelişip, büyüyüp iyice şımardıktan sonra, kirli yürekleri, kanlı elleriyle her yöne uzandı DİĞER SÖMÜRGECİLERLE BİRLİKTE. Dünyanın geri kalmış ya da kalkınmaya çalışan her ülkesinin yer altı, üstü zenginliklerine göz diktiler. Vicdanı olanları “Millî çıkarlarımız öyle gerektiriyor.” bahanesiyle susturup milyonları yok ettiler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, iki bombayla kül ettikleri 135 000 Japon, göz önünde duruyor (DURMALI DA! Ama…), sekiz milyon insanın katilleri unutuldu gitti. Kölelik sisteminde yok edilenler de… Güney Amerika’da yaşananlar da…

Tarihi kayıtların bazılarında 300 000 olarak gösterilse de, gerçekte 719 000 Avustralya yerlisine ne yaptı İngilizler; ÜÇ AŞAĞI BEŞ YUKARI YEDİ YÜZ YİRMİ BİN YERLİYE, YEDİ YÜZ YİRMİ BİN Aborjin’e ne oldu sahi? İçme suyu kaynaklarına dökülen zehirleri, kalabalıklara yayılan ölümcül virüsleri, mikropları soran kaldı mı?

Yüzyıllarca sürdü bu çalıp çırpma, ülkesi için çırpınanı, uyananı yok ederek…

Din, toprak, menfaatler bahane edilip defalarca yok edildi milyonlar.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde (Sonrasındaki uçuk rakamlar arşivlerde duruyor.) İKİ MİLYON İNSANI KATLETTİ Almanlar, NAZİLERİ ve ortaklarıyla Almanya’da. Bir milyona yakını Yahudi’ydi. Şimdi onlar da günahsız Filistinli Müslümanları öldürüyor!

Savaş sırasında 200 000 civarında sivil Alman da yok edildi her sivil yerleşim yerini bombalayan ABD, İngiliz savaş uçaklarıyla, kendi yurtlarında. Aşağı yukarı 250 000’i de Ruslar tarafından Danimarka’da

Milyonlarca günahsız sivil, bebek, çocuk, yaşlı… katledildi, milyonlarca…

Kimler yetiştirdi, hazırladı, beyinlerini yıkadı sivil katillerinin?

Kararları kaç kişi aldı sizce?

SONUÇ

Yeni insanlık, çağdaş politikacı başka söylemler geliştirmeli.

Uygar dünyanın medenî insanı kararlı olmalı: Teröristin milliyeti, dini, vicdanı, Allah’ı, acıması… yok; hastalıklısı, düşünemeyeni, vicdansızı var!

“Güzel, iyi, doğru söylemler” çok gecikti.

Kem söz söyleyenler değişmeli.

 

Her yerde, her tür nefret söylemi yanlış, her tür…

Hele seçim bahanesiyle yapılanı, milleti kamplara böleni iğrenç…

İğrenç!..

Baharı Yaşıyor muyuz?

Müfteriler, yalancılar, emir eri “mülkün temelini onursuzca yok edenler”, sürünün parçası olanlar, olmaya gönüllü olanlar, kalemşorlar… rahat bıraksa yaşayacağız.

6 1a 2 2s 3 4 5

Flash TV Olayı

39

İzlediğim bir televizyon kanalı mı?

Eskiden izlerdim bazı programlarını; bu ülkeyi gerçekten sevdiğine inandığım, ülkemizin çözümü çok zor olacak sorunları karşısında ağlayabilen, işinden olan, hapsedilen, otel odalarında yalnız ölen birilerinin konuşmaları varken.  Sonrasında hayır.

“Derdin ne o zaman?” diyebilirsiniz.

Derdim olan biten!

 “Türkiye’den yayın yapan ilk, Türkiye’nin ise ikinci özel televizyonu” imiş ve şöyle açıklamışlar kapanma nedenlerini:

 

“SUÇUMUZ TARAFSIZLIK…

Flash TV yayın hayatına ara veriyor… Uzun süredir yaşadığımız ve artık çekilmez hâle gelen baskılar nedeniyle, bir süre sesimizi kısıyoruz. İktidar sahiplerinin hukuk tanımaz uygulamaları, idarî, siyasî ve malî baskılar dayanılmaz hâl aldı.

Tüm çalışanlarımızın ve iş paydaşlarımızın zarar görmesini önlemek ve 28 yıllık özel televizyonculuk tarihimize gölge düşürmemek için; yayınlarımıza bir süre ara vermek kararımızı kamuoyuna duyururuz.

BAĞIMSIZ MEDYA EN AZ BAĞIMSIZ YARGI KADAR DEĞERLİDİR.

SAYGILARIMIZLA (Bakınız: Sözcü, 1 Mart 2019 ).”

 

KANALIN SAHİBİ NELER ANLATMIŞ?

Şöyle sıralamış olan biteni:

“… Bey’i İmam Hatip Lisesi’nden beri (yani) 50 yıldır tanırım.”,

“Başbakan olduktan sonraki ilk bakanlar kurulunda (bakanlarına)‘benden uzak durmalarını’ söylemiş.”,

“Erhan Göksel’e program yaptırma (‘Ergenekon kumpasında mağdur edilen, yurdundan uzakta bir otel odasında hayata veda eden Erhan Göksel’in Gerçek Kesit programı’) dediler.”,

“Abdüllatif Şener’i kanala çıkarma diye uyardılar.”,

“Turhan Çömez’i işten at, dediler.”,

“Satır satır geri çektiler bizi.”…

İnanılacak gibi değil, ama şöyle devam ediyor kanal sahibi:

“Kanalın başına şunu koy, diye adam (bile) gönderdiler.”

“Cami imamından …na kadar bütün vatandaşlara yayın yapan bir kanalız… Biz ortalama insana yayın yapıyoruz. Bu insanlar ülkenin sessiz çoğunluğu. Herkes Flash TV’nin sıradan vatandaş üzerindeki etkisini bilir.”,

“Bizim iki tane haber programımız var. Sabahki iki buçuk saat filan. Bir de gece kuşağı bir saat kadar sürüyor. Bu iki yayın zaman zaman hükümeti eleştiriyor. Yıkıcı değil, objektif eleştirilerde bulunuyor. Rahatsız olmuşlar. Bizden bu iki yayının da kaldırılmasını istediler.”,

 “Bizde editoryal bağımsızlık var. Bir harf karışmam işlerine. Onlara güvenirim. ‘Buna dokunma, şuna dokunma’ diyemem. Benden bunu söylememi beklediler.”,

 “Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde iki adayın da mitinglerini yayımladık.”,

“Bizim binamız Bursa’da stadın karşısında. Kim orada miting yapsa ‘Binaya benim resmimi as.’ diye rica ediyor. Muharrem Bey’in resmini astık. Tayyip Bey’in resmini asmaya mecburmuşuz gibi yaptılar. Kızdım, son anda asmadık.”

O gün “…” kızıyor ve “O binayı indireceğiz.” diyor kanal sahibinin açıklamasına göre.

Deprem yönetmeliği bahane ediliyor.

Özel bir şirketten alınan hatalı raporla yıkım kararı alınıyor.

Kanal sahibi, hem ODTÜ’den hem Uludağ Üniversitesi’nden lehine çıkan raporları gösteriyor röportajı yapan gazeteciye. ODTÜ’den iki profesörün imzaladığı değerlendirme şöyle: “Yapıya ‘risklidir’ denmesinin hatalı olduğu kanaatine varılmıştır.”

“Yerel mahkemeler belediyenin yıkımını durdurmazken, son bir umutla istinaf mahkemesine götürülen dosya için (oradan) 20 Şubat’ta Flash TV lehine karar çıktı. Ancak buna rağmen belediye ekibi kanalı yıkmaya başladı.”

“Yıkımı yapan kim mi?… Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı…”

 “Gelinen noktada hukuk tanımazlık, çok açıkça hedef alma var.”,

“Bağımsız, tarafsız yayıncılık yaptırmadılar, onurumuzu kurtarmak için ara verdik.”,

Memleket hayırlı bir yere doğru gitmiyor, bu hâl iyi bir hâl değil.”,

“Allah kimseyi zalimin radarına sokmasın.”

Ve tabii “Yandaş medyayı ihya eden kamu reklamları Flash TV’ye uğramamış. Bunun yerine kanalı uyaran resmi yazılar almışlar.”

 

Kanal sahibi hakkında şöyle bir bilgi de veriliyor o yazıda: “… Eski bir Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) örgütçüsü. Kimi İslamcı, kimi ülkücü olmuş kuşağın içinden merkez sağa yakın görüşlerle çıkmış. Cuma namazına da meyhaneye de giden eski muhafazakâr kuşağın son temsilcilerinden biri (Bakınız: Cumhuriyet, 7 Mart 2019 Perşembe, Barış Terkoğlu, Flash TV’nin Karartılmasının Sırrı.)…”

 

ÇALIŞANI NE DEMİŞ?

(Bakınız: 04 Mart 2019, 23.44, Flash TV eski ana haber bülteni sunucusu Mustafa Yenigün’ün açıklaması):

“… Yıllarımı verdim o kanala. Yıllarca elden maaş aldı herkes. Haklarımızı, geleceğimizi gasp ettiler. Yanlarına kalmayacak.”

“Siyasi baskı ima etmeye çalışmışlar. Yıllarca haber merkezini de yönettim orada. Siyasi baskı vs yok. Hatta hiçbir şey yok. (DİKKAT! Kanal sahibi çalışanıyla aynı evde birlikte yaşamadığına, özel görüşmelerini, telefon konuşmalarını açıklamayı yapan kişinin yanında yapmayacağına göre, açıklamanın bu bölümünü doğru kabul etmek kanal sahibine haksızlık olacaktır.) Kanal yokmuş gibi davranıyor(du) iktidar. Arada bir kendi ilişkilerimizle siyasileri ekrana çıkarırdık. Yöneticiler koltuk ısıtmaktan başka bir ise yaramazdı.”

“Kimi yöneticiler kanalı soyup soğana çevirdi. Ben sesimi yükselttiğimde haber merkezini elimden aldılar. Utanmadan ‘Mustafa yöneticiliği beceremedi.’ dediler. Soyup soğana çevirenler kovuldu; ben işimin başındaydım. Patron kendi sonunu hazırladı.”

“Cebine giren sıcak paranın peşinde, kanalın marka değerinin eridiğini göremedi. Her kuşak doğrudan satış reklamlar(ıy)la, her yayın üçüncü sınıf şarkıcılarla (Yakışık almamış. Kendisi, sanatçılara sınıf, derece, kademe, numara verme makamında değil çünkü.) doldu. Biz yine işimizi yapmaya devam ettik. Aslan gibi ama sürekli işkence gören bir haber merkezi vardı.”

“Vericileri satan mı istersiniz, evleri inci gibi dizen mi istersiniz, parasını almadan ekrana şarkıcı çıkarmayan mı istersiniz; her tür yönetici mevcuttu. Biz mi? Kredi kartının asgarisini ödeyip o limitle ayı doldurmaya bakıyorduk. Sırtı sıvazlanan biz(dik); cebi şişen başkalarıydı.”

“Bana ne yaptılar biliyor musunuz? Tazminatımı hesaplatıp ayrılmak istediğimi söyleyince ‘Bir hafta kafanı dinle, gel konuşuruz.’ dediler. Son gün eve ‘Haber vermeden işe gelmediği için kovulmuştur.’ diye tebligat gönderdiler. Böyle büyük bir patrondur kendileri.”

“Bunları niye anlatıyorum; tarihe not düşmek için. Yoksa davamı açtım, hakkımı bırakmam; merak etmeyin. Ama kapanırken dahi yalana dolana sarılıyorlar. O da muhtemelen eskiye dayanan hukuklarından dolayı …’ın kanala sahip çıkmasını istedikleri içindir.”

“Aslında olay basit; beceremediler, kapatma numarası yapıp durumu kurtarmaya çalışıyorlar. 2-3 ay kanal mı kapanır? Mefruşat dükkânı mı bu? Çalışanları niye belirsizliğe sürüklüyorsunuz? Verin herkesin hakkını. İnsanlar iş ararken aç kalmasın. Sonra kime takla atacaksanız atın.”

 

SONUÇ

Lütfen yukarıdakileri bir kez daha okuyun.

Ben ikisine de inanmak istiyorum, desem açıklamaları çelişiyor.

Kime inanmak istiyorsanız ona inanın.

Geleceğiniz seçiminize bağlı olacaktır.

Hak ettiğiniz odur çünkü!

 

 

 

 

 

 

Siyasetin Dili

Bir seçim daha…a

Yıllarımızı yok etti hırs küpü siyasetçilerin bölücü, kaba, kirli, çatışmacı dili.

Dostlarımızı, arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, komşularımızı…  yok etti.

Yazımızı, baharımızı, kartopu zevkimizi yok etti.

“Kendi tipi”ni yarattı yıllar içinde, erdemlerimizi yok etti…

Yaşanmamış yıllarımızın vebali onlardadır.

 

b

“Seçiminiz batsın!” demişti bir gazeteci, “Seçiminiz batsın!”.

c

Şaşkınım:

Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de -anketlerden midir nedir- nasıl oldu, ne olduysa bir başka dil oluştu bu seçimde.

d Tarafsız bir televizyonun sabah programında, rant yaratmasıyla ünlü iktidarın belediye başkan adayı ile haber sunucusu tarafsız gazetecimiz, üç aşağı beş yukarı şöyle bir konuşma yapıyorlar: “Meclis’te kavga olur, oluyor; belediye meclislerinde oluyor mu?.. Arazi sağlık, eğitim alanı, park, yeşil alan… İmar değişikliğiyle, yüksek katlı binaya izin çıkıyor…” Gazeteci boşluğu dolduruyor: “Tamamen duygusal…” . Başkan adayı devam ediyor: “ Rant dosyaları önceliğimiz olmayacak.”

 

Bahar mıdır?

Bahar mıdır?

 

Kadınlarımıza gelince…e

 

Neyi desteklerini bir bilseler…  Neyi desteklediklerini?… Neler oldu, görseler, neler oluyor görseler, neler olacak böyle giderse okusalar, baksalar şuraya buraya…

 

Kadınlarımız, uygar dünyanın kadınlarının seviyesine çıkar mı?

 

Seçmene bağlı.

 

Seçmene…f

Hiç değilse belediye meclisi adaylarını inceleyebilecek erdemli seçmene…

 

Önce o değişmeli!

 

Nasıl Bu Hâle Geldik?

xTürkiye’nin son yıllarında medyamızda yaygınlaşan çürümeyi okuyup anlamak istiyorsanız, “Cemiyet”in, “tarafsız sivil toplum örgütleri”nin, “uluslarası basın kuruluşları”nın, “tarafsız uluslarası medya eleştirmenleri”nin değerlendirmelerine de bakmalısınız.

Kaç “gazete” kaldı bu ülkede, kaç “gazeteci” bilemiyorum; ama binlercesinin işsiz kaldığını, onlarcasının “içeride” (Özgür Gazeteciler İnisiyatifi Şubat 2019 raporuna göre -internetteki son rakamı onlar vermişti- 163 gazeteci) olduğunu biliyorum.

Nelere parmak kaldırdı vekâletimizi alanlar, unuttuk mu? Kimlere saldırdı bizi hırsızdan, rüşvetçiden koruması gerekenler? Kimleri tutuklamaları gerekiyordu, kimleri içeri tıktı hukuk adına yola çıkanlar, unuttuk mu sahi?

Nasıl bu hâle geldik biz?

Medya onurlu davransa, onursuzluk bu derece yaygınlaşabilir miydi?

 

Beni en çok etkileyen birkaç yazıyı, beynime kazınan üç beş cümleyi aktarmak istiyorum sizlere. Sonuncudan başlayayım:

“12 yılı Cumhuriyet’te, 27 yılı Hürriyet’te olmak üzere yaklaşık 39 yıl” “gazetecilik” yapan Faruk Bildirici de “veda edenler” kervanına katılırken:

“GAZETECİLİĞE başlarken kendime söz vermiştim. 100 metre koşucusu olmayacak, maraton koşacaktım. Yalansız, dolansız, dürüst, şeffaf, tutarlı ve ilkeli olacaktım. Düşüncelerimden ödün vermeyecek, kimseye özenmeyecek, bedeli ya da ödülü ne olursa olsun özgün, bağımsız ve kırıksız bir çizgi izleyecektim…”

“Ben hep gazetecilik, sessizlerin sesi, mağdurların savunucusu, kamu yararının yılmaz bekçisi olsun; bağımsızlığından ödün vermesin; çıkar gruplarına aracılık etmesin; gerçekleri deforme etmeden aktaran, her konuya ve herkese eleştirel yaklaşan bir güç olsun istedim. Ben hep gazetecilik kazansın istedim.”

“Bugün olmamış olabilir ama yarın mutlaka…” (Bakınız: Ayrılık Zamanı, Hürriyet, 4 Mart 2019) dedi.

Yüreğim parçalanıyor yazdıklarını aktarırken (Onu, dürüst bir gazeteci olarak görmüşümdür hep.), yaşlılıktan mı bilmem.  

eTMSF, 1 Nisan 2007′de Sabah ve ATV’ye el koymuştu, hatırlayanınız kaldı mı bilmem; “Bir Nisan” şakası da değildi üstelik. Sonrasında medyanın yıldızları el değiştirmeye başladı.

Aradan uzun zaman geçti.

Baskılar, zorlamalar, kovulmalar, istifalar… artarak, hızlanarak sürdü.

Fatih Altaylı: “… Bu, bugün, Türkiye’deki herkes için geçerli. Hükümetin kendine yakın hissetmediği, hükümetle aynı fikirleri paylaşmayan, hükümete saygı duysa bile onun yaptığı işlerin bir kısmının doğru, bir kısmının yanlış olduğunu düşünen herkes, iktidarla eğer koşulsuz bir işbirliği içinde değilse, sıkıntı yaşıyor…”

O günlerde “… ‘Alo Fatih’ ile karıştırılmak bana çok dokundu.” (Bakınız: Hürriyet, 27.01.2015 – 22.06, Son Güncelleme: 27.01.2015 – 06.49, C. Özdemir’le konuşma, gazeteler, TV haberleri, C. Kalyoncu’yla röportaj…) dediğinde, “Amma da abartıyor.” diyeniniz olmuş muydu?

Sanmıyorum.

Ancak gazete, TV satın almalar, kovmalar, istifalar… bu olaydan sonra da sürdü.

Liberal olduğu söylenen bir gazeteci: “ , …’a “Çok insancılsınız, çok tatlısınız, bal gibisiniz.”  (Bakınız: 24 Mayıs 2015, gazeteler) bile dedi.

Alışılmış bir yaklaşım, söylem değildi. “Gazeteci” dediğiniz, bir siyasetçiye böyle şeyler söyleyemezdi çünkü. Hele o siyasetçi “Alo Fatih”le ünlenmişse… yakışık almazdı bu.

 

Destekçi (ve nice önemli görevler üstlenmiş olan) Aydın Ünal da veda yazısında:

“…

Kaçıyor muyum? Evet, kaçıyorum…”

“Bilen bilir: Hırsızla, arsızla, haşeratla, asalakla, hainle, münafıkla, yetimin hakkını yiyen yüzsüzle, dönekle kavgadan hiç kaçmadım, kaçmam…”

“Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.”

“Kaçışımız Rahmet-i Rahman’adır (Allah’ın, merhamet edenin bağışlayıcılığınadır).”

“Okur da bilir ki, elin ve kalemin naçar (çaresiz) kaldığı zor zamanlarda dervişane sükût (susma, sessizlik) eylemden evladır (daha iyi, yeğ).” (Bakınız: 22 Ocak 2018, Yeni Şafak) dediğinde de çok sarsılmıştım.

 

Gazete, TV satın almalar, kovulmalar, istifalar…

Ülkede olan biteni, doğruyu, yanlışı, hatalıyı… nasıl anlar bir yönetici?

Görevliyseniz bir yerlerde, uyarmanız mümkünse birilerini, hemen her konuda, yönetenleri kimler önceden uyarmış bir bakınız.

Yağdanlıklar mı? Kalemşorlar mı?

Kimler neden içeride, kim, neyle, nasıl suçlanmış, tutuklanmış; dosya içeriği dökümü yapılıyor mu? Neden içeride ve dışarıda ayyuka çıkmış bu konu?!

 

Sıra “Ombudsman” Faruk Bildirici’ye kadar geldi öyle mi?

Kaç “gazeteci” kaldı bu ülkede sahi?

Nasıl bu hâle geldik biz?

 

 

 

Susturmak Kaybettirir

ay mı Dünyamızı yaşanmaz hâle getirenlerin sayısı sandığımız kadar çok değildir. Güçleri de, başlangıçta, varlıkları kadardır. Her türden yıkımın gerçek nedeni, onlara kalıcı iktidar sağlayan menfaatçi, fırsat düşkünü ikbal avcıları, kalemşorlar ve tabii tembel, korkak, nemelazımcı, seyirci, çoklukla da okumaz yazmaz yığınlarıdır.

Türlü gizli pazarlıklarla ve dış desteklerle koltuk sahiplerinin (temizle kirlinin, kirli ile çok kirlinin…) yer değiştirebildiği toplumlarda, çapsız hırs küpleri yönetici olmuş, çözümü olmayan hatalar ya da kalıcı yanlışlar yapmışlarsa, hukuk, adalet, özgürlük, insan hakları, vicdan benzeri kavramlarla dürüst insanlar yollarına dikilir. Bal tutan parmağını yalamaya devam etmek isterken veya kendisini ceza yasalarından kurtarmaya çalışırken bunlara saldırırsa rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk, baskı, sansür, zulüm, ihanet alır başını gider.

Sorunlar, satın alınabilen, korkutulan veya kandırılabilenlere eklenenlerle katlanır.

Yapılan nice yanlışın, hatanın, onuru zedelenen, yaralanan veya yok edilen insanın, buharlaşan millî servetin bedeli bir süre ödenmez. Miadı dolmamış rüşvetçi koltuk düşkünü, hırsız makam sahibi, çapsız yönetici tekrar tekrar parlatılır.

Önünde sonunda ne mi olur?

Önce miadı dolmuş “saklı seçilmişler”, sonra tüm toplum kaybeder.

Örnek mi istiyorsunuz? Diktatörlüklere, geri bırakılmış toplumlara, Orta-Doğu’ya, Uzak Asya’ya, Güney Amerika’ya, yer altı, üstü zenginliği bulunan Afrika ülkelerine, tarihe, uzatmayayım, nereye isterseniz oraya bakın.

“Bizde yukarıdakiler asla olmaz.”, peki; peki de elindeki kalemi kıran eski destekçilerin söyledikleri, yazdıkları veya muhalif medyada yer alan haberlerin bir bölümü değerlendirildiğinde hemen sıralanabilecek aşağıdaki yorumlara ne diyeceksiniz? Yani:

Niceden beri hor görülen, ezilen öfkeli yığınlar adına yola çıkanlar, duracağı noktayı çoktan aşmış, birilerinin Anayasa, kanun, hukuk, insan hakları, merhamet, vicdan demeden yaptıkları, onların geçmişte yaşadığı sıkıntıların benzerlerini -belki yüzlerce kat fazlasıyla- yaşayan insanların birleştiği bir karşı cephe oluşturmuş;

Kendilerini uyaran her türden objektif söylem sahibini, kişiyi, grubu “vatan hainleri, terörist yığınları” içinde gösterme, işsiz bırakma, hapse tıkma kolaycılığına yönelindiği için karşılarına dikilenlerin sayısı çığ gibi artmış;

Dava” dedikleri şeyin -kişisel hırslar ve yanlışlarla, hukuk tanımazlıkla neye döndü ise artık ve her ne ise o- yandaşı olarak yola çıkanların gerçekte olanı ortaya koyanlarına, dürüst görevlilerine yapılanlar, kendilerini destekleyen kalabalıkları bile ürkütmüş veya en azından onları dahi bıktırmış;

Neredeyse “Demokrasilerde seçim her şeydir.” demeye getirenlerin belediye seçimlerinin bir bölümüne müdahalesi vatandaşı şaşırtmış;

Belli kanallarda yalan dolan, şişirme, balon ve “siyasetçiye yaranma telaşı” kusma hissi verecek seviyelere çıkarılmış, gözümüzün önünde gerçekleşen nice yanlış, hata, kusur… perdelenmiş ya da kat kat makyajlanarak allanıp pullanmış;

“Bize liste gelir. O listeye göre… Fabrika bizim…” itirafı, şımarıklığı, “Komşusu açken tok yatmak istemeyen” samimî dindarı üzmüş…

“Akıllısı kaçtı… Adliyelerde bilmem ne pazarı kuruldu… Merkezden gelen listelere göre…  Fabrika bizim partinin… Sırtımı ağaya dayadım… ‘Talim şeyini gömdüğümüz yerden çıkarıp…’, ‘Silahlanın!’…” türünden söylemler veya haberler halkı korkutmuş… (Off… Hangi birini sayayım?) olabilir mi?

Annemsin, bacımsın, kardeşimsin de

Hırsıza, yolsuza kul ettin bizi.

Elimde, avcumda kalan sensin de

Erdemlerimizle pul ettin bizi.

Birileri, hiç değilse gerçeğin fotoğrafını çekse, vicdanı olana faydası olacak. Yapamıyorlar! Korkuyor ya da ihanetle suçlanmaktan çekiniyorlar. Çamura bulayıp eleştirdikleri adamlar kadar bile cesaretleri yok. O adamlarsa nöbetçi mahkûm sınavı sırasına girmiş sanki. Anketlere, haberlere, tarafsız hukukçulara, olan biteni fark edebilen herkese göre iyice yamulmuş terazinin karşısına dikilip yiğitçe düşüncelerini savunmaya devam ediyorlar.

Haksızlık etmeyelim, öyle mi?

30 yıllık dil işe yaramayınca barış dilini denedik, olmadı; peki…

Şunu bunu aynı yolun yolcusu sanıyorduk, aldatıldık, peki…

Sömürgeciler bize onu bunu vaat ettiler, kandırıldık, peki…

Pijamalı kardeş bizi yanılttı, sınırlarımızda beka meselesi oluştu, peki…

Off… Hangi birini sayayım?

Tümüne peki, peki de:

Madem yandaşısınız, neden yanlış yapanlara, gerektikçe:

Sömürgeciyi korkutacak güce ulaşmanın denenmiş ancak çağa uymayan ve zaten başarısız olmuş ideolojilerini yeniden diriltmeye çalışmak, yöneldiğimiz âlemden kalıcı ve güvenilir bir dost bulunacağını sanmak, rol modelimiz olarak II. Abdülhamit’i seçmek yanlış.”,

Sömürgecilerle yapılan dış politika ve tarım konulu anlaşmalar yanlış, bunlara dayalı kanunlar hatalı.”,

“Sizden çok önce uyanmış, yanlışa karşı çıkmış kişilere de, halkın neredeyse yarısına da, manava, kasaba, kabzımala, ona buna da ‘terörist’, ‘vatan haini’ damgası vuruyorsunuz, bu doğru değil.”, 

“Yargı hatalı hükümler veriyor. Eskiyen yüz, gittikçe yukarıdan bakan kibirli söylem, kaba, hakaret dolu cümleler ters etki yaratıyor…” (Off… Hangi birini sayayım?) demediniz ya da demiyorsunuz?

 

“Filanca kanalın TÜSİAD haberini izlediniz mi?” diyenlere, “İyi de kanalların %90’ı böyle, bırakın şu kanalın yakasını artık; Anayasa’yı, kanunları, demokrasiyi, Cumhuriyeti, insan hakları ve özgürlükleri, hiç değilse gerçeği savunan kaç kişi kaldı oralarda?” demek geçmiyor mu içinizden?

Adam TÜSİAD Başkanı. Saygın, saygılı görünüyor. Eleştiriyor, ama gerçeklerin fotoğrafını çekiyor. Diyor ki:

“… Hepimizin bildiği, gördüğü gibi, ‘Güçlüyüz!’ demekle güçlü ülke olunmuyor. Ülkeleri güçlü yapan çok önemli değerler var: özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı…”

“ Toplumumuzu ortadan ikiye bölen söylemler yarınlarımız için en büyük tehdittir… demokrasi kısa vadeli siyasal hesaplara kurban edilmemeli… Ortadoğulaşan bir Türkiye’nin Batı’da hiçbir ağırlığı olmaz… Türkiye’nin güçlü ülkeler liginde olması ancak çoğulculuk, adalet, hoşgörü, kadın erkek eşitliğinin sağlanması ve çağdaş bir eğitim sistemi ile mümkündür.”

“Hepimizin istisnasız Atatürk’e ve Cumhuriyet’e minnet borcu var.”

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan sanayici,  yerli otomobile el veren birkaç kişiden biri, “tarım” diyor “tarım”, “tarım”!

 

“İthalata bağımlı hâle gelmemek için tarımsal üretimi artırmak zorundayız. 80 milyonluk bir ülke olarak, Türkiye’nin gıda güvenliği ve güvenilirliğinden taviz vermesini kabul edemeyiz. Tarımı ihmal eden ülkeler geleceklerini tehlikeye atar. Biz ihmal etmeyelim. Tarıma, sanayileşme kadar önem vermek, yatırım yapmak durumundayız.”

İkili anlaşmalardan, çıkarılan kanunlardan, mirasçıları dahi filanca tohuma mahkûm eden hükümlerden, köylü, çiftçinin yakınmalarından haberi var.

“2007’den 2018’e dünyada gıda fiyatlarındaki artış sadece yüzde 10 (on) olmuş. Ülkemizde ise yüzde 200 (iki yüz).” diyor.

Neden? İthal edildiği için olmasın?!

Yanlış politik tercihleri görüyor ve uyarısını şöyle özetliyor:

“Susuzluğu gidermek için zehir içilmez!”

 Hani “üç kıtaya hâkim bir dev”din;

Âdildin, haklıya, suçsuza evdin?

Ne ara hukuksuz olanı sevdin;

Kapı kullarına çul ettin bizi?

Baskı, yanlış, çirkin söylem, hukuksuz yargı, suçlu şımarıklığı öyle derecelere tırmandı ki yalnız suçlu olanlar değil, parası, eğitimi olan, iş bulanlar, ülkemizi terk edip gerçek demokrasiyle yönetildiğini düşündükleri ülkelere gidiyor.

Toplumu birleştirmekle görevli makamlar, tam tersini yapıyor, ayrıştırıyor!

Yargı caydırıcı olmuyor, medya kör, siyasetçi görmezden geliyor.

Ülkemizi bu hâle getirenlerin -her kimse onlar- hiç mi günahı yok?

Şarkı türkü bitti biter, ne kader…

Kuş, kelebek gitti gider, bin keder,

“Önemli” sandığın kaç kuruş eder?

“Cahil Karunlar”a fol ettin bizi.

Dünya, yeniden savaş alanına dönüştürülmek isteniyor, milyonlar bombalarla, fiyatını bilmediğimiz mermilerle defalarca yok edildi, yetmedi; tohumla, ilaçla, paketlenmiş yiyecekle, ne idiği belirsiz yemle… yeni yok etme planları yapılıyor.

Günahsız yığınlar, sömürgecilerin yeni hedefleri doğrultusunda aç, işsiz, evsiz, topraksız, vatansız bırakılıyor, bırakılacak…

 

Uyansak artık.

 

 

 

 

 

Dikkatinizi Çekti mi?

a

14 Şubat 2019…

Show TV’de “Çarpışma” adlı dizi filmi izliyoruz.

Minicik bir detay dikkatimi çekiyor: Kitaplıktaki kitapların sırtı (yani kitabın, hatta belki yazarın adının bulunduğu, bulunabileceği kısım) okunmasın diye tüm kitaplar ters dizilmiş! Kitapların kapalı olan sırt kısmı değil, açılan kısmı görünüyor yani.

Bir iki saniyelik görüntü…

Dikkatinizi çekti mi?

İzleyiciye saygı, tarafsızlık falan…

Geçiniz!

Sizce neden?

Sahi neden?

 

Nereden Nereye

Milliyet, 26 Ocak 1975Bugünleri Türkiye’de yaşayanlar sanırım şu hükümde birleşebilir:

“Hiçbir dönemde politikacılarımız toplumu böylesine bölmemiş, bu derece hoşgörüsüz olmamıştır.”

Eskiler -kesinlikle- daha hoşgörülüydü:

Kendisiyle röportaj yapan gazeteciye bakınız Demirel ne demişti?

“Bu bir anlayış meselesidir. Politika hayatına girenlerin, o hayatın yapısında, cibilliyetinde tenkidin, hicvin bulunduğunu da kabul etmeleri lazım. Yaptığınız her şeye, herkes, iyi demez. Dememesi de lazımdır. Bu gerçeğin karşısında şayet, aşırı bir alınganlık içerisinde hareket edilirse hizmet görülemez…”

30 Kasım 1969, Cumhuriyet, Demirel’le röportaj.

Kendisiyle röportaj yapan gazeteciye bakınız Ecevit ne demişti?

“Ne şahsıma karşı yazılan hicivlere, ne de yapılan tenkitlere kızarım. Beni tek üzen gerçeklere aykırı bir şeyin (Yazının devamında bu tür eleştirilerin yüzde yüz karşı olduğu kişiler için yazılmış olsa bile kendisini aynı şekilde üzdüğünü belirtiyor.) yazılmasıdır…”

3 Aralık 1969, Cumhuriyet, Ecevit’le röportaj.

Kendisini ağır bir şekilde hicveden Ümit Yaşar’a Erbakan ne demişti?

Destek almakta geriden

İnat ettin profesör,

Gericiliği yeniden

İcat ettin profesör.

 

Olmaz din madrabazlığı,

Etmesen bu canbazlığı,

Yazık! Sönmüş yobazlığı,

Azat ettin profesör.

 

İlmini, irfanını da,

Bir kürsünün şânını da,

Adını, ünvanını da

Berbat ettin profesör.

 

madrabaz: Çıkar sağlamak için dürüst olmayan yollara yönelen kimse, dolandırıcı.

Mahkemeye verdi, o da ona hakaret etti, peşine adam taktı, gerekeni yaptırdı… desem (Bunlar da nereden çıktı, diyorsanız, çok büyük bir ihtimalle Türkiye’de yaşamıyorsunuzdur.), güler geçersiniz.

Eleştirilere karşı en sakin tavırlı politikacılarımızdan biriydi çünkü.

 

A. Türkeş ne demişti?

“Bir fikre, bir ideolojiye, kendisinden daha üstün bir fikirle karşı çıkılır. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez (yok edilemez).”

“Gençliğimizi büyük bir savaş beklemektedir: Bozgunculuğa, tembeIIiğe, ahIâksızIığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş.”

Bakınız: Ocak aktarımları ya da “En Güzel Alparslan Türkeş Sözleri”.

 

Neden ikide bir aklıma Namık Kemal’in şu beyti takılıyor bilmiyorum:

25. Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet

      Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Zulümle, işkenceyle hürriyeti, insanlardaki özgürlük düşüncesini, düşüncelerini özgürce açıklayabilme arzusunu ortadan kaldırmak ne mümkün; eğer kendinde ilahî bir güç görüyorsan -ki bu mümkün değildir- insanoğlundan idraki, yani algılama, kavrama gücünü kaldırmaya çalış.”

Kaç kişi davalı, kaç kişi içeride, kaç kişi tazminat ödedi ya da ödeyemediği için…

Off… Politikacılarımız böyle mi yapmalı, yapacak artık?

 

Osman Bölükbaşı ne demişti:

Sarmış bir taassup, vicdanlar kara,

Siyaset açıyor durmadan yara,

Allahlaşmış hâşâ, ikballe para,

Bu gidişin sonu, karanlık dostlar.

 

Kardeşlik aradık, nifakı bulduk,

Her gün biraz daha kin ile dolduk,

Huzuru kalmamış bir millet olduk,

Bu gidişin sonu, karanlık dostlar.

 

Gözleri kaplamış hırstan bir perde,

Bulalım diyen yok, deva bu derde,

Tecrübesiz kaptan, dümenin nerde?

Bu gidişin sonu karanlık dostlar.

 

taassup: Bir görüş, kanı ya da tutumun tartışma ve eleştirilere kapalı tutulması ya da en aşırı biçimiyle benimsenmesi durumu;  bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık, bağnazca davranış, taassup, fanatizm, mutaassıplık.

ikbal: a. Baht açıklığı veya yüksek bir makama, duruma erişmiş olma durumu. “ b. tar. Odalık. c. esk. İstek, arzu.

hâşâ: a. Bir durum veya davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan bir söz: b. Dine aykırı görülen bir ihtimalden söz edilirken kullanılan bir söz.

nifak: Geçimsizlik, anlaşmazlık, ara bozuculuk.

hırs: a.Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku: Para hırsı. Şöhret hırsı. b. Öfke, kızgınlık.

 

Yeter artık! Seçim dediğiniz şey, bunca ayrıştırmanın, hakaretin, kaba söylemin gerekçesi olamaz. Yeterince bölündük ve bölen dilden, öfkeli konuşmalardan, herkesi terörist, vatan haini ilan etme kolaycılığından fena hâlde sıkıldık biz!

Biraz aynaya bakın ne olur.

 

Bakınız: Hiciv ve Mizah Antolojisi, Hilmi Yücebaş, İstanbul, 1976.

 

 

 

 

 

Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” Adlı Şiiri 2

2NAZIM HİKMET RAN

Doğumu ve Ölümü: 1902’de Selanik’te doğar, 1963’te Moskova’da ölür.

Dedesi: Mevlevi Şair Nâzım Paşa’dır. Nâzım’ın çocukluk şiirleri, dedesine bağlı olarak, tasavvufî konuları da içerir.

Babası: Konsolosluk (Hamburg), Matbuat Umum Müdürlüğü, Kadıköy Süreyya Sineması Müdürlüğü (Evleri de o sinemaya yakın sokaklardan birindedir.) [7] de yapmış olan Hikmet Bey’in oğludur.

Hikmet Bey uçarı, çapkın biriymiş. Bu yüzden Nâzım’ın annesi Ressam Celile Hanım, ondan boşanmıştır.

Annesi: Ressam Celile Hanım, askerî mühendis, Gagavuz asıllı Mustafa Celalettin Paşa’nın torunu; Hindistan, Çin ve Japonya’da görev yapan, Golos Kumandanı (ve Erenköy Özel Lisesi sahibi) Enver Paşa’nın kızıdır (Enver Paşa’nın oğlunun adı Mehmet Ali, kızlarının ise Celile ve Sara Hanım’dır. “Nâzım’da dayısının epeyce etkisi olmuştur.”).

Boşandıktan sonra Yahya Kemal’le olan ilişkisi, şiirlere de taşınmıştır.

Eşleri, Sevgilileri: İlk eşi Nüzhet, Yugoslavyalı bir bayan, Piraye, Münevver, Ludmilla (Lena), Vera Hanımlar.

İlk sevgilisi vali kızı (II. Abdülhamit Dönemi) Sabiha Hanım’dır. Sonrakiler içinde Doktor M.A.nın baldızı Azize Hanım, “Lâdes” ya da “Gölgesi” diye adlandırıp şiir yazdıkları, Semiha, Sofya, Zeynep ve son olarak da Galina Hanım dikkati çeker.

 “Nâzım, çapkın mıydı?”

Öyle de yorumlanabilir.

Münevver Hanım’a haksızlık yaptığı gün gibi aşikârdır da “Artık Rusya’dadır ve dönüşü olmayacaktır.” savunması yapanlar da vardır.

Rusya’da uzun yıllar Vera Hanım’la birlikte olmuştur.

Oğlu: Oğlu,  Mehmet Andaç’tır.

Babası hakkında söyledikleri dikkatinizi çekecektir sanıyorum:

“Evet, babamın şiirleri güzeldir, büyüktür; ama sadece Türkiye’de yazdıkları. Geri kalanlar… geri kalanlar, kendisinin de söylediği gibi, sadece ruble için…”

“Fazla ileri gitmiyor musun?”

“Hayır, fazla ileri gitmiyorum. Sadece ruble için. Babamın Rusya’da iken, istediği kişiye otomobil hediye etme hakkı vardı. Babamın parası, refahı vardı. Alın bakın babamın yazdığı oyunlara… Oyun mudur onlar? Para için yazılmış eserlerdir sadece.”[8]

Röportajı yapanların gördüğü manzara şudur:

“Memet babasından, Nâzım Hikmet’ten katiyen bir baba gibi bahsetmemektedir. O, bir yabancıdır Memet için. Konuşmalarda Nâzım Hikmet’in ismi geçtikçe memet rahatsız olmakta, bu rahatsızlığını açıkça göstermekte ve hatta açık açık söylemektedir…”

“Oğul, babasına olan yabancılığını, hatta, kelime çok ağır kaçmasına rağmen, nefretini her fırsatta bağırmaktadır…” [9]

Annesiyle kendisi terk edilmiş bir çocuğun babası hakkında başka şeyler söylemesi de beklenebilir mi bilemem; bildiğim, bunun zor olacağıdır.

Eğitimi: Göztepe Taş Mektep, Galatasaray, Nişantaşı Numune,  Heybeliada Bahriye’de okur, hastalanınca beş yılın ardından Heybeliada Bahriye’den ve askerlikten ayrılır.

Kurtuluş Savaşı sırasında bir süre Bolu’da öğretmenlik yapar. Anadolu’da savaş şartları yaygınlaşınca, İnebolu üzerinden Rusya’ya geçer (1920).

 Moskova Üniversitesi’nde sekiz yıl eğitilir:

“24 saatta 24 saat Lenin,

24 saat Marks,

24 saat Engels,

yüz dirhem kara ekmek,

20 ton kitap…

Balı, çorbası, tüfek talimi, tiyatro…”[10]

 Not: İmla, noktalama, dizilim yukarıdaki gibidir; düzeltilmemiştir.

 1928’de “Moskova’da yetiştirilmiş bir komünist” olarak Türkiye’ye döner.

1931-1936 yılları arasında bazı gazete ve dergilerde çalışır ya da en azından şiirlerini, yazılarını yayınlama fırsatı bulur.

1938’de tutuklanır. Suçu, “Harp Okulu’nda komünizm propagandası yapmak”tır:

Yalan yanlış bilgi aktarımlarından sıkılanlar için, o günleri birlikte yaşadığı en yakın arkadaşından aktarayım mahkemenin kararını:

“İlk tanışmamızdan on yıl sonraydı. Yani 1938… Nazım altı ay önce başka bir davadan 15 yıla mahkûm edilmişti. Cezası kesinleşti…  Cezaevinden alınıp… Donanma Askerî Mahkemesi’ne getirildi. Orada da 20 yıla mahkûm oldu. Kanun gereğince iki ceza birleştirildi… 35 yıl böylece 24 yıl 4 ay 14 güne indirildi…”  [11]

1950 affından yararlanır, 13 yıl sonra hapisten çıkar.

Beş yıllık askeri eğitimine rağmen yeniden askerliğe çağrılmasını, öldürülme planı olarak algılar. Resmî izinleri almadan Rusya’ya gider.

1951’de Türk vatandaşlığından çıkarılır (Resmî Gazete 15 Ağustos 1951).

Polonya vatandaşı olur.

Çoklukla Sofya, Varşova ve Rusya’da kalır; fakat komünizm propagandası yapma göreviyle pek çok ülkeye gider. Eserleri o dönemin Doğu Almanya, Fransa, Bulgaristan, Lehistan, Macaristan, Çekoslovakya, Vietnam, Küba… yani SSCB döneminin etki alanındaki ülkelerde ve Türk topluluklarında,  Afrika’daki sol düşünceli yöneticilerin yönetimindeki ülke veya kavimlerde yayınlanmıştır.

Geniş bilgi için bakınız: Bu Dünyadan Nâzım Geçti: Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1965.

Sanatı, Sanatçılığı:

İlk şiirleri halk şiiri tarzında, tasavvuf dâhil, halk şiiri şekil ve muhtevasındadır.

1920’de Moskova’da başlayan eğitimi ile halk şiiri tarzından uzaklaşır. Fütürizm’e yönelir, ideoloji muhtevalı, coşkulu, güçlü, üst perdeden sesler ve hece bölünmeleri de içeren denemeler yapar, makine sesleriyle bangır bangır bağıran bir üslupla yazılmış şiirlerle kendisini gösterir.

O, yeni bir söylemin, yeni denemelerin başarılı olmuş şairidir. Kasetlere okuduğu şiirlerindeki bölünmeler (kasetlerini almış veya dinleme fırsatı bulmuşsanız) dikkatinizi çekmiş olmalıdır:

“Ben yanmasam

       Sen yanmasan

             biz yanmasak,

nasıl

      çıkar

            karan-

                  -lıklar

                         aydın-

                              -lığa…

Hava toprak gibi gebe,

Hava kurşun gibi ağır.

Bağır

       bağır

             bağır

                   bağırıyorum.

Koşun

    kurşun

           erit-

               -meğe

                    çağırıyorum…” [12]

 

“…

dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi

            dağ-

                -lar-

                    -la…”[13]

Not: İmla, noktalama, dizilim yukarıdaki gibidir; düzeltilmemiştir.

Türkiye’ye dönüşünde ve hapishanede kaldığı 13 yılda, zorlayıcı şartlar dolayısıyla ya da “Garipçiler”in etkisiyle gündelik hayata, işlere dönük, daha uysal, daha durulmuş şiirler yazar.

1950 affı sonrasından ölümüne kadarki diğer 13 yılda, yani Moskova’ya izinsiz gidişinden sonraki 13 yılda ise yeniden yirmilerin, otuzların havasına bürünür.

Peyami Safa’nın aktardığı gibi “Rus şair Viladimir Mayakovskiy taklitçiliği”, Rus Türkolog Mihaliov’un aktardığı gibi “S. Yesenin etkisi”, abartılmış mıdır? Mevlana, A. Haşim, M. Emin, Garipçiler… türünden esin kaynaklarının etkisi hangi boyutlardadır, tarafsız kişilerin örnek ve değerlendirmeleriyle yeniden ortaya konmalıdır.

Yukarıda yer alan değerlendirmeler, okuyucuyu yanıltmasın. Komünizm karşıtlarının, kendisini ülkücü, milliyetçi veya sağcı diye niteleyenlerin, dindarların… öfkesini anlamaya çalışmak, onların şaire dönük hakaretlerini kabul etmek anlamına gelmez.

Abartılı yermelere katılabilirsiniz de; ancak insaflı bir eleştirmen, hangi düşünceyi destekliyor olursa olsun, sanırım şunları söylerdi:

“Şairin kendisini nasıl nitelediği (“Türk şairi”) bellidir.”

“Ölmek istediği ilk şehir (“İstanbul”, dolayısıyla ülke Türkiye) , gömülmek istediği yer ve gömülmek istediği mezar (Anadolu’da yol üstü bir ağaç altı) bellidir.”

“Ülkemizden ayrı düşmüş olması dolayısıyla çektiği hasreti dile getiren dizeleri ortadadır (Zıtlarını hangi şartlarda yazdığına bakıp empati yapınız.)…”

“Nâzım’ın şiirlerini, bestelenmiş dizelerini, yazılarını ve tabii varlığını, Türkçenin ve ülkemizin kazancı olarak görmeli ve düşmanca yaklaşımlar sergilemek yerine, yaşadıklarını insafla değerlendirmeye çalışmalıdır.”

Katılır ya da katılmazsınız.

ESERLERİ:

835 Satır (1929)

Jokond ile Si-Ya-U (1929)

1+1=1 (1930)

Sesini Kaybeden Şehir (1931)

Benerci Kendini Nasıl Öldürdü? (1932)

Gece Gelen Telgraf (1933)

Portreler (1935)

Taranta Babu’ya Mektuplar (1935)

Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)

Kurtuluş Savaşı Destanı (1965)

Şu 1941 Yılında (1965)

Saat 21-22 Şiirleri (1965)

Dört Hapishaneden (1966)

Rûbâiler  (1966)

Yeni Şiirler (1966)

Memleketimden İnsan Manzaraları I-V (1967)

Kuvayı Milliye (1968)

Son Şiirleri (1970)

[1] Nâzım Hikmet: Yeni Şiirler, TİSA Matbaacılık Sanayi Ltd. Şirketi, 1970.

[2] Soner Yalçın: Saklı Seçilmişler, Kırmızı Kedi, 2017.

[3] Nâzım Hikmet: Son Şiirleri, Asya-Haşmet Matbaası, 1970.

[4] Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: Gece dersi sohbetleri; Nazım Hikmet Meselesi, 29 Şubat 1968, Sabah.

[5] Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı- C. III, Nazım Hikmet, s. 571.

[6] Nejdet Sançar: Nâzım Hikmet Masalı, Afşin Yayınları, İstanbul, 1975.

[7] Bakınız: Peyami Safa: Biraz Aydınlık, 05 Ağustos 1935, Hafta dergisi; Bu Dünyadan Nâzım Geçti: Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1965; Nejdet Sançar: Nâzım Hikmet Masalı, Afşin Yayınları, İstanbul, 1975.

[8] Milliyet, 30 Mart 1970, Nâzım’ın Oğlu Memed, Röportaj: Halit Çapın, Orhan Türel.

[9] age. Halit Çapın, Orhan Türel.

[10] Nâzım Hikmet: Sesini Kaybeden Şehir, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1931.

[11] Bu Dünyadan Nâzım Geçti: Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1965.

[12] Nâzım Hikmet: Sesini Kaybeden Şehir, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1931.

[13] Nâzım Hikmet: 835 Satır, Milliyet Matbaası, 1929.

“Nazım Hikmet’in Aşkları” konulu gazete, dergi yazılarına da bakınız.

Boyun Eğmeyenler; Baskıya, Zulme, Yanlışa Direnen Şairler; Bir Şiir, Bir Şair’den: Hızır Ovacık

Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” Adlı Şiiri 1

3“Boyun Eğmeyenler”in anlatıldığı bir kitapta Nazım Hikmet Borjenski/ Bozecki/ Bozeçki; Verzenski/ Verzanski/ Verzanskiy/ Verzansky (Kaynaklara bağlı kalmak aktaranı ne zor durumlara düşürüyor değil mi?) ya da Ran, elbette yer almalıydı ve bu şiir de elbette “Vatan Haini” adlı şiir olmalıydı.

Neden?

Bugünlerde (Çoktandır mı demeliydim?) hepimizin kafası karışık. Gerçek kötü kim, aldatılmış yığınlara, menfaatçi gruplara veya kişilere göre değişiyor.

Söz, söyleyenini bağlar; ama gerçekten şu sıra ne çok okudum, duydum şu ifadeyi ve tabii farklı kavramların kullanıldığı benzerlerini, nazirelerini bir bilseniz:

“Vatansever olan sizseniz, ben vatan hainiyim!”,

“Müslüman olan sizseniz, ben …!”,

“Millî ve yerli olan sizseniz, ben …!”…

Her türden yanlışı -üstelik sürekli olarak- yaptığını gördüğünüz kişilerin kendisi veya onların ayak takımından biri, aynaya bakıp da ona buna, “vatan haini, terörist, ş…, p…” demiyor mu çıldırıyor, öfke seli içerisinde: “Sensin sen! O dediklerinin tümü sensin!” diye bangır bangır bağırıyorsunuz ya hani, Nâzım’ı da böylesi birileri çileden çıkarmış işte:

VATAN HAİNİ

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla;

bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un.

66 santimetrekarede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali.

“Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.”

“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Evet, vatan hainiyim,

siz vatanperversiniz, siz yurtseversiniz,

ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan mızraklı ilmühalse, vatan polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,

vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” [1]

Not: Dizilim, yayınlayana,  baskılara göre değişiyor. Anlaşılır şekli bu olabilir mi?

Kime boyun eğmiyor, eğmek istemiyor Nâzım?

Her türden sömürüye, her tipten soyguncuya, ağaya, vicdansız kul hakkı yiyicilerine! Emperyalizmin en iri temsilcisine ve onun gafil, saf ya da satılık emir erlerine! Sömürgeci, işgâlci, acımasız, vicdansız…  güçlerin ve oyun arkadaşlarının bir ucuna (Keşke ötekini, ötekileri de görebilseydi.)!

Şu birkaç yılda ABD ile yaşadıklarımıza bakın. İslam coğrafyasının, Afrika’nın, Uzak Doğu’nun hâline, yaşadıklarına, insanlarının çektiklerine bakın!

Ağırlıklı olarak kime boyun eğmiyor Nâzım?

Emperyalizmin en iri temsilcisine ve onun kendi dönemindeki kalemşorlarına!

Ne diyordu araştırmacı gazetecimiz:

“Atatürk sonrasında, 1939-1969 arasında ABD ile Türkiye arasında 55 ikili anlaşma imzalandı.”

“Türkiye, Dünya Bankası ile bugüne kadar 200’e yakın anlaşma imzaladı.”

“… DP’nin kafası karışıktı. ABD ne derse uyguluyordu.”

“’Kapsamlı planlama gereksiz.’ diyorlardı.”

“’Devletçilikten vazgeçin.’ diyorlardı.”

“Yabancı sermayenin önünü açın.’ diyorlardı.”

“… İsmet İnönü meydanlarda: ‘Amasya’nın elma bahçelerini sattırmayacağız.’ diyor ve şöyle devam ediyordu: ‘…Yüzyıllarca denenmiş sakıncalı usullerin, bugün marifet gibi yeniden getirilmesini kabul edemeyiz.’.”

“İnönü’yü bu derece endişelendiren tarımda ne gibi gelişmeler oldu?” [2]

Gelişme denir mi onlara? Felakettir: Şu anda kaç limanımız, bankamız, kurum ve kuruluşumuz, ne kadar toprağımız, evimiz, yer üstü veya yer altı zenginliğimiz yabancıların oldu biliyor muyuz? “Bilgi Edinme” amacıyla sorsanız alacağınız cevap ne olur?

“Yasak hemşerim!”

Sakin olup şunu da sormalıyız: Peki, o devletin desteği olmadan, yardımını almadan yayılmacı diğer ülkeden kurtarabilir miydik yakamızı?

Bilmiyorum. Ancak verdiğinin binlerce katını almaya alışmış olana, karşılığını çok ağır bedellerle ödedik, ödüyoruz, onu kabul ediyorum.

 

Epeydir, “Rol modelimiz II. Abdülhamit olamaz.” der durur birileri. Moda, onu ululamak ya hani; Nâzım’ın söylemi doğru mudur, delilsiz söyleminin ölçüsü, mantığı var mıdır, demeyi okuyanın görüşüne, yorumuna bırakıp bir bölüm taşıyalım mı ondan da bu konuda?

“Abdülhamid

Atardı Tıbbiye talebesini

Sarayburnu’ndan.

Akıntı götürmüş çuvalları

Bulamadılar.” [3]

 

Bakış Açısı Farkları

Nazım’la ilgili yorum ve aktarımlarda önceliği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu hocalarıma versem diyorum:

Rahmetli Hocam Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş eleştirilerinde dikkatli, ölçülü davranmasıyla tanınan, abartılı derecede kibar bir İstanbul beyefendisiydi. Nâzım için: “Ona Türkiyeli şair demek daha doğrudur.” diyordu[4].

Gerekçeleri de hazırdı:

Nazım, dedesinin vaktiyle göçmüş bir Polonya Yahudi’si olduğunu söylemiş miydi?

Evet:

“Sevgilim, dayı kızım, Mehmed’imin anası,

dedelerimizden biri

1848 Polonya muhaciri.

Belkide bu yüzden bu ova bana

bizim ovaları hatırlatıyor,

yahut da bu yüzden bu Leh türküsü,

içimde, derinde, yarı aydınlık

uyuyan bir suyu kımıldatıyor…”

Türkiye’den kaçıp indiği Moskova Havaalanı’nda (ve ilgili Rus ajansının tüm dünyaya servis ettiği demecinde) : “Ben Sovyetler Birliği’nin çocuğuyum. Yirmi dört yıl (24 yıl) sonra bu büyük şehre gelirken asıl ve büyük vatanıma dönmüş bulunuyorum…” demiş miydi?

Evet.

“Beni Stalin yarattı.” cümlesi ona mı aitti?

Evet.

“Memet!

Ben dilimden, türkülerimden,

Tuzumdan, ekmeğimden uzakta,

Anana hasret, sana hasret,

Yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim!

Ama sürgünde değil, gurbet ellerinde değil…

Öleceğim rüyalarımın memleketinde,

Beyaz şehrinde (Moskova’da), en güzel günlerimin…”

Yani, rüyalarının memleketi ve beyaz şehri Moskova mıydı?

Evet.

Borjenski/  Bozecki/ Bozeçki veya Verzenski/ Verzanski/ Verzanski/ Verzensky soyadını almış mıydı?

Evet.

“Öyleyse kendisi ne derse desin, ona Türkiyeli şair demek daha doğru olur, değil mi?”

“Hayır Sayın Hocam!”, “Hangi vatan haini ‘Ben bir insan / Ben Türk şairi Nazım Hikmet / Ben tepeden tırnağa insan / Tepeden tırnağa kavga / Hasret ve ümitten ibaret…’ der veya şu dizeleri ve benzeri nicelerini söyleyebilir?”, dedik mi, diyebildik mi ona?

Hayır:

Dört nala gelip uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

                bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak;

                bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu

                bu dâvet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine:

                bu hasret bizim.

Not: İmla, noktalama, dizilim yukarıdaki gibidir; düzeltilmemiştir.

Hiç değilse çektiği hasreti dile getirebildik mi? “Alnımın çizgilerine sinen memleketim…”, “Memleketim… Memleketim…” diye inleyen birinin o sözcüğe yüklediği hasrete dikkat çekebildik mi?

Hayır.

Rahmetli Hocam Ahmet Kabaklı da dikkatli davranmaya çalışan bir edebiyat tarihçisiydi. Sevip sevmemesine değil, yapıp ettiğine bakardı yazı âleminin.

Nâzım adına çok cömertti: “Türk sosyalistleri arasında bugüne kadar yetişmiş tek iyi şair şüphesiz Nazım Hikmet’tir.” diyordu[5].

Kişiye göre değişir “en iyi”. Ancak adı dünya çapında yaygınlaşanı, hakkında en fazla yazı yazılanı, ses getireni, en tanınmışı rahmetli hocamızın da belirttiği gibi, şüphesiz ve hâlâ o değil midir?

Nâzım’la ilgili öfkeli yaklaşımları dile getiren kitaplardan biri de Nejdet Sançar’ın “Nâzım Hikmet Masalı” adlı kitabıdır.

Nejdet Sançar, şairin şiirlerini, düşünce yapısını irdelediği ve milliyetçi, ülkücü, usta şairlerin şiir örnekleriyle Nâzım’ın farklı kitaplarından aldığı şiir örneklerini karşılaştırdığı kitabının sonunu şöyle bağlamış:

“… O, herşeyden çok ve herşeyden önce, alnına kendisi tarafından yapıştırılmış Türklük düşmanlığı ve vatan hainliği lekeleriyle anılacaktır.”

“Bu lekeler, kendisinin, davranışları ile hak ettiği madalyalardır. Nâzım Hikmet masalı, ilerde, daha hangi şekillere büründürülürse büründürülsün, bu iki madalyanın iğrenç ve tiksindirici hâtırası Türk milletince unutulmayacaktır. Unutulmayacağı için de, Nâzım Hikmet Verzanski, her zaman lânet ve tiksinti ile anılacaktır.” [6]

Not: İmla, noktalama farklılıkları düzeltilmemiştir.

Sonuç:

Nâzım Hikmet -en azından bazı şiirleri ve söylemleriyle- öfkeli sağın nefretini üzerinde toplamaya da devrimci, solcu, sosyalist düşüncenin belli başlı şairlerinden, temsilcilerinden biri olmaya da devam edeceğe benziyor.

10 Kasım 2018

MVMehmet Vahideddin imzasıyla işgâl orduları başkumandanına16 Kasım 1922 tarihinde gönderilen mektup:

 

 

Dersaadet İşgâl Orduları Başkumandanı General Harington Cenapları,

 

İstanbul’da hayatımı tehlikeli gördüğümden İngiltere devlet-i fahimanesine (İngiltere İtibar ve Nüfuz Sahibi Devleti’ne) iltica (sığınma) ve bir an evvel İstanbul’dan mahall-i ahara (dışarıda/ gurbette başka bir yere) naklimi talep ederim efendim.

16 Kasım 1922

Mehmet Vahideddin

 

O şartlarda ne yapılabilirdi ki?”,

“Tarihimizin hakkı en çok yenen, çalmayan, çalmadığı için intihar sayılacak ilaç alımıyla ya da yoksulluklar içinde aç kaldığı ve hastalandığı için vefat eden…”,

Atatürk’ü o yetkilerle Anadolu’ya gönderen kimdi?”… türünden bir şeyler diyebilirsiniz onun adına.

 

Makamınızın adamı değilseniz veya türlü nedenlerle o makamı temsil edemez hâle gelmiş/ getirilmişseniz,

Batışını ailenizce hazırladığınız ya da izlediğiniz devletinizin kurtarıcısı olarak kendinizi değil de işgâlci/ emperyalist/ sömürgeci başka bir devleti görüyorsanız…

 

Sonuç yukarıdaki mektuptur.

 

Ama biri, padişahın elindekilerin binde birine bile sahip değilken başka vatanseverlerle birlikte başka şey yapar:

Övündüğümüz, gözü kapalı savunduğumuz Osmanlının padişahı kaçarken, Mustafa Kemal, işgâlci/ emperyalist/ sömürgeci yedi devleti kovar Anadolu’dan.002

 

Yeni, yepyeni bir anlayışla, “Türkiye Cumhuriyeti”ni kurar.

İşte bundan ötürü milletçe kalbimizdedir; yalana kanmış, şartlandırılmışsanız bizi elbette anlayamazsınız.

 

Bakış Açısı

TBANAYASA’MIZIN 66. MADDESİ’NİN İLK CÜMLESİ ne diyor?

‘Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür…”

Başka anlamı yok: Türkiye’de yaşıyorsanız, vatandaşlık bağıyla devlete bağlıysanız, Türk’sünüz sevgili kardeşim.

Türk Devleti demesek de Türkiye Cumhuriyeti, T.C. demesek de direk Valilik, Muhtarlık… desek.”; “Andımız’ı okumasak da İstiklal Marşı’mızı okusak…” tarzındaki önerileri tartışmaya açmak, buradan oy devşirmeye kalkmak yanlış, gereksiz ve çok uzatılmış hatalı bir tutumdur.

Ülke hepimizin değil mi?

Makamına Yakışmayan Söz Söyleyene Ne Güzeldi O Cevap

1  Bir saat beklemeden  “Eh, bu dönemi3n rektörüne de böylesi yakışır.” diyenlerimiz biraz acele mi etti, ne dersiniz?

Ne demişti sıfatının adamı olmayan, etiketine hiç yakışmayan koltuğu işgâl eden:

“… İslami olarak … (makamın adını vererek) itaat etmek farz-ı ayn’dır (Farz: 1. Müslüman olanın, özrü olmadıkça yapması zorunlu, yapmaması günah sayılan ibadet. 2. mec. Yapmak zorunda kalınan şey, boyun borcu. Farz-ı ayn: Mükellef 2aolan her Müslüman’ın bizzat kendisinin yapması gereken farzdır. Her Müslüman’ın yapması ve sakınması emredilen dinin hükümlerini öğrenmesi farz-ı ayn’dır.). Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir, haramdır. Biz itaat ediyoruz, (makamın adını vererek) …a.” dedi.

 

 

4

Cevap … yaptığı parti başkanının “grup başkan vekili”nden geldi ve ne güzeldi o cevap:

“ … Üniversitesi rektörünün …la ilgili sözlerinin a. Cumhuriyetimizle b. İslamla c. …ın siyasal anlayışıyla, d. Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yoktur.”

95. Yıl

Ülkemize 95 yılın süzgecinden bakalım mı? Bir sahifelik kısacık bir bakış, ama objektif olarak, en azından öyle olmaya çalışarak:

Yerleşim yerlerimize bakalım; doğu, batı, kuzey, güney fark etmez.

Yollarımıza bakalım; otoyollarımıza, köprülerimize, Boğaz’ı aşan, dağı taşı delen tünellerimize…

Barajlarımıza, sanayi ürünü adımlarımıza, ağır sanayi hamlelerimize…

Elinde çanta, dünyayı dolaşan, uzak diyarlaaarda ülkemizi başarıyla temsil eden ihracat emekçisi iş insanlarımıza,

Belediyelerimizin değişen, gelişen hizmetlerine,

O yılların görüntüleriyle karşılaştırarak…

Gurur duymuyorsak gözümüz perdelidir.

Yalnızca yaşam tarzımıza müdahale edildiğini, parti listeli işe alımlar dolayısıyla aç bırakıldığımızı, bizi temsil ettiğine inandıklarımızın hapse atıldığını düşünmemiz, Dede Korkut hikâyelerinin çobandan olma peri oğlu gibi darbe yedikçe kabaran “öfkemiz” yüzündendir.

Yapmayın!

 

Şimdi bir de toplumsal yaşamımızdaki farklılaşmaya bakalım.

İnsanımızdaki bölünme ve çatışmayı, günlük yaşamımızdaki kirlenmeyi, öfkesi dizginlenemeyen insanımızdaki değişimi, yani kabalaşmayı, şımarıklığı, suçlumuzdaki rahatlığı görebiliyor musunuz?

Canı yanan, acısı ayyuka çıkmış kalabalıkların çığlığını duyabiliyor musunuz?

O yılların görüntüleriyle karşılaştırarak…

Bu tablodan utanç duymuyorsak gözümüz perdelidir.

İçeride, yalnızca yönetime muhalif olanlar tarafından dile getiriliyor da olsa, gerektikçe ve öz konuşmayı beceremeyen, bölen, kindar ve inanç taciri olan, kaba konuşan, hakaret eden, küfreden, saygıyı, birleştirmeyi, hoşgörüyü unutan, liyakati, itaatten değersiz kılan bir anlayışın koltuklara yerleştiği, tek sesli ve az düşünenlerin ülkeyi ileri boyutlarda maddî-manevî kayba uğrattığı, ancak sorumlu hiç kimsenin hesap vermediği, bedel ödemediği, bu yüzden denetimin bazı birimlerde ihmal edildiği, ettirildiği, hatta kaldırıldığı sürekli olarak ifade ediliyorsa,

Eski, yeni “yönetici” etiketli bazı kişilerin yaptığı yanlış uygulamalar, kendi aralarındaki tartışmalarla ayyuka çıkmışsa,

Filancaların ortağı ve yol arkadaşları ortalıkta geziniyorken, sıradan vatabndaş önünden geçmeye mecbur bırakıldığı “resmen yasaklanmamış yapılar” yüzünden acı çekiyorsa,

Dışarıda, ülkemizdeki basın hürriyeti, bağımsız yargı, özgürlük alanlarındaki daralma konulu şikâyetler, dünyanın medenî her devletinin dilindeyse,

Kurumlarımız, insanlarımız “güvenilir olmamak”la itham ediliyorsa…

Ve biz hâlâ yanlış yaptıklarımızla dahi övünebiliyorsak kibrimizdendir.

Yapmayın!c

 

Bitse mi artık?

Yetse mi artık?

Akıl, Mantık ve İslam

Akıl, Mantık ve İslam

Lütfen, ya bu yazıyı okumaya hiç başlamayın ya da bitirin okuduğunuzu.

29 Ekim 2018…

Medenî dünya yapay zekâyı konuşuyor.

 

Biz Ne Yapıyoruz?

Çağlar öncesinde Olympos tanrılarına inanıyordu yüz binler. “Tanrılarımız” diye taptıklarının nasıl doğduklarını, anne babaların çocuklarına, eşlerine, akrabalarına, insanlara yaptıklarını anlatmaya kalksanız toplumdan, çoluk çocuğunuzdan utanırsınız; öylesine korkunç, iğrenç ve kötüdür. Ancak o tanrılarla bağlantı kurduğunu söyleyen kâhinler, hemen her köşeyi dönmüş, hep elüstünde tutul1muştur. Tek tanrılı dinlerin en yaygını adına yola çıkan “din tacirleri”, zamanla işi cennetten arazi satmaya kadar götürmüştür. “Manitu”, put, ateş, ulu bitkiler, vahşi veya evcil hayvanlar, gök cisimleri adına ahkâm kesen büyücüler, rahipler ya da o inançların tebliğcisi olduğunu iddia edenler de lüks içinde yaşamış olmalıdır.

Bezirgânlar yine elüstü! Çünkü “doğmalar”ın akla ihtiyacı yok!

Okuma yazması olan veya eğitimli dindar insan, dünya elinin altında ve her kaynak böylesine yakınındayken aracılardan kurtulabilir mi bilmiyorum; bildiğim trenin geri geri gittiğidir.

Ne Yapacağız?

İslam’a inananlar doğru, iyi, güzel ve tabii gerçek olanda buluşabiliyor mu?

Hayır.

Bir parti liderimiz: “57 tane İslam toplumu vardır. Buralarda bunlar farklılık gösterebilir…” demişti bir konuşmasında.

Neden?

Çünkü inanç satıcısının aktardıkları, temel kaynaklarda bile değişiklik gösterebiliyor,

Bezirgânın ağlayarak anlattıkları tarihçinin anlattıklarına hiç mi hiç benzemeyebiliyor,

Menfaat çatışmaları saklanabiliyor,

Güvenilir kaynaklar, adı büyütülmüşler, aynı konudaki fetvalarda anlaşamıyor, “Allah’a yönelen yol”lar, bölünmelere yol açabiliyor,2

“İdareyi, gücü, serveti ele geçirme” çatışma veya savaşları, en olmadık isimlere bile ulaşabiliyor; ama yok sayılabiliyor,

Belli kişilerle ilgili hikâyelerin çoğu, akıl, mantık sınırlarını zorluyor, efsaneye, balona, yalana boğulmuş ifadelere gerçek muamelesi yapılabiliyor,

Gündelik hayatla ilgili hükümler, en temel kaynakların aktarımlarında bile değişiklik gösterebiliyor…du buralarda.

 

 “Kaç milyon insan öldü akla, mantığa aykırı olarak ahretten arazi ve huri dağıtan farklı inançların çatışmalarında, kaç milyon yok olup gitti, inançla tahtın güç savaşlarında?” diyenlere: “Din mantık dini değildir. Din teslimiyet dinidir. Mantıklı insanların yaşadığı, dindir; ama dinde mantık olmaz, Allah olur.” denilsin isteniyorsa ne yapacağız peki?

 

Sarıklı, sakallı, kendine “hoca” denilen birileri, ne demişlerdi kürsülerinden:

“… Bazıları diyor ya, ‘İslam akıl dinidir.’ Vallahi billahi değildir… Dinin akıl, mantıkla izahı yoktur. Din akla mantığa uyar mı? Çoğu uymaz…”, “Aklı kenara koymadan, vahiye uymadan cennete gidemeyeceğiz. İyi ki okumamışım okul falan ya, iyi ki okumamışım. Şu okullar nasip olmamış, şu diplomalar nasip olmamış…”

Şöyle mi anlamalıydık söylemek istediklerini: Vallahi billahi İslam, akıl dini değildir. Okula (ya da akıl ve mantığı, gözlem ve deneyi, bilimi esas alan eğitim kurumlarına) giderseniz yoldan çıkar, cennete de gidemezsiniz.

 

Allah “Oku.” ile başlamış tebliğine; insana akıl vermiş, varlıkların en şereflisi kılmış onu; pek çok ayette “… Muhakkak ki bütün bunlarda düşünen kimseler için ibretler vardır.”, “Şüphesiz ki bunlarda da düşünen topluluklar için birçok ibret vardır.”, “Anlayasınız diye böyle açık seçik3(Sayıp dökmek anlamsız, bilen, zaten nereden aldığımı biliyor.)…” yazılı; neyle anlayacağız, nasıl düşünebileceğiz anlatılanı? Kulağımızla mı?!

 

Ne çok söylenir şu söz: “Aklın almaz o işi. Bir rehberin, hocan, şeyhin olacak, ondan öğrenip…”

Kör kütük cahil insanlar dönemi, tarihin tozlu sayfalarında kalmadı mı?

Okuma yazma bilmeyen kaç kişi kaldı toplumumuzda?

Öğrenmek… “İnancımız akıl ve mantıktan yoksundur.”la başlıyorsa öğretileri, ne öğretecek gençlerimize bu fesli, sarıklı, sakallılar?

 

 “Samimi dindar, hırsızı, arsızı, dolandırıcıyı, yalancıyı, kul hakkına uzananı; işgalci ve sömürgeciyi savunmaz, savunamaz; vatanını, milletini, bayrağını, birliğini savunur.” demek istediğim için, okumayan, kopyalayıp-yapıştıran, yalancı, müfteri… nice kişi ve kurum tarafından “filanca düşüncenin adamı” etiketiyle damgalanmış olmak çok zoruma gidiyor.

Kanaatimce önünde sonunda geleceğimiz nokta şudur:

“Efendiler ve ey millet iyi4 biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Rüesa-yı tarikat bu dediğim hakikati bütün vüzuhiyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapayacak, müritlerinin artık vasıl-ı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir…”

 

Ekim 2018

1 2  4 5 67983

Deli Davut

1Deli Davut… Kara, kirli, kocaman eller, kir yükü, katran karası kocaman ve kel bir kafa, çok kez kabak gibi ortada şişkin bir göbek, minicik kara gözler…

Kimseye zararı yoktur. Yüzünüze bakıp ruhunuzu okumasıyla ünlüdür.

─ Suratın morarmış müdür!.. Kime ne zarar verdin kimbilir?

Yanından geçen, karşısına çıkan birilerinin yüzüne bakıp durup dururken sayıp döker. Öyle güzel yapar ki bu işi, donup kalır dinleyen.

Özellikle görüntüsü kara cahil havası veren, hayırsever esnafa takılan, “beleş”le geçinenleri; imkânı varken doğalgazla değil de bedava kömürle ısınanları veya makarna, yiyecek giyecek torbası peşinde olanları görünce öfkelenmeye başlar.

Çamaşırı fırıldak göreviyle elinde, yanından geçen Suudi kalabalığa bangır bangır bağırıyor:

─ Neye niyet, kime hizmet? Yalan dolan, yağma talan! Uyan Arap, uyan, uyan!

Araplar öfke kaynağı epeydir. Kaybolan gazeteci olayı öfkeyi sele çevirdi. Suudi grup Deli Davut’la karşılaşınca ilgilisi artmış. Yola bakan evlerin sakinleri, kadın, kız, çoluk çocuk2 balkonlara üşüşmüş. Ortalık ana baba günü.

─ Neye niyet, kime hizmet? Yalan dolan, yağma talan! Uyan Arap, uyan, uyan!

Balkonundan kendisini izleyen emekli yargıcımıza bakıyor Davut:

─ Yüreğin düşmüş amca, diyor; yüzün de kızarmış.

Yargıç dalgın, üzgün. Takılsam mı biraz?

─ Hayırdır Onur Bey? Dolar düştü diye mi bu surat?..

─ Onur… Onur lağıma düştü, diyor. Davut yine haklı. Yargıyı…

Elindeki gazeteyi sallıyor:

─ Tanıklar ifade değiştirmiş, adam çıktı, gidiyor. Utanmaz kalemşorlar, çok yüzlüler, hiçbir rezillik karşısında yüzü kızarmayanlar, hâlâ böbürlenme peşinde.

Yan komşusu emekli diplomat. Haberi okumuş ya da dinlemiş. Elini “O da bir şey mi, ohoo…” anlamında sallıyor:

─ Yalnız Onur değil ki düşen, Erdem, Uygar, Özgür, Âlim, Güven, Müslim, Adalet, Saadet… Kim düşmedi ki? Utancımızdan yurt dışına çıkamaz olduk yahu. Eskiden “Demokrasi, hukuk, adalet, uygar Türkiye” adına böbürlenen kim varsa onu gören kahkahalarla gülüyor. Daha başkan seçilmeden adamın biri: “Türkiye’nin üstünü kırmızı çizgiyle çizeceğim. Onlar kiiim, bize ortak olmak kim?!” diyor.

Sokak kalabalık. Delimiz yaşlı, ak sakallı, bordo fesli birini durduruyor:

─ Tedbir tamam, dolar düştü, ama senin yüzün de düşmüş dede, diyor.

─ Git işine, diyor bordo fesli; git işine, başımı belaya sokma benim!

─ Ne kızıyorsun dede, diyor Deli Davut; beynin de yerinde değil bak, çukuru duruyor. Sen kendine edeceğini etmişsin zaten, bana ihtiyacın yok ki!

.

 

Aynaya Bakabiliyor musunuz?

w12 Ekim 2018…

Aynaya bakabiliyor musunuz?

Gerine gerine şöyle…

Hukukçu, siyasetçi, diplomat veya gazeteci, yazar, medya kurum yöneticisi olmanızdan bahsetmiyorum yalnızca; sıradan vatandaş, işçi, patron… her neyseniz, şu sıra şöyle gerine gerine aynaya bakabiliyor musunuz?

12 Ekim 2018…

Aynaya bakabiliyor musunuz sahi?..

Gerine gerine şöyle…

Bakabiliyorsanız, neden ben utanıyorum?

Okuyan, Araştıran, Bilenler Ne Dedi?

ÇanakkalePULEkonomiye ayar verecek şirket” konusunda aktarılanları okuduğum zaman, birilerinin hatalı, yanlış tutum ve davranışları net olarak ortaya çıktığı zaman bile “Dediğim dedik, çaldığım düdük.” anlayışını değiştirmediklerini görüp üzülmüştüm. Ancak farklı kulvarların tanınmış isimlerinin doğruda birleştiklerini görünce sevindim.

Bir öyle bir böyle konuşmayı âdet hâline getirenler, “ABD teröristleri ileri boyutta silahlandırıyor.” “Krizin sebebi ya da en azından sebeplerinden biri filanca rahip…” diyenler nasıl oluyor da Amerikalı ve mimlenmiş bir şirketi…

Sahi, son Sayıştay raporunu duydunuz veya okudunuz mu?

Ekonomi yangını büyüdükçe haberler, yazılar, sözler şaşırtmaya devam ediyor. İktidarın ya da en azından liderinin yandaşı bir yazarımızın televizyon konuşması gibi.

İfadeleri çok mu ağırdı?

Öyleydi.

Peki, konuşmacı haksız mıydı?

Nereden bileyim?Atatürk

O şirketle anlaşanlar biliyordur.

 

Öff…

Gel de sevgili sanatçımızı hatırlama şimdi: “Uyan halkım, uyan, uyan…”

 

Not:

1. Tanıtım için yazmamışsam isim vermekten hoşlanmadığımı biliyorsunuz. Yazıdaki değişikliğin nedeni budur.

2. Yanlıştan dönülmesini alkışlıyorum.

 

 

 

Saklı Seçilmişler: Soner Yalçın

aElimdeki kitap, Kırmızı Kedi, 2017 basımı.

 Girişi: Saklı Seçilmişler, “Erdemi zırh gibi kuşanan, fikir namusuna inanan, iktidarlara tamah etmeyen, dilinde, kaleminde hep ölçülü, entelektüel ve yüce gönüllü iki devrimci aydın: Doğan Yurdakul… Mümtaz İdil… anısına, saygıyla.” cümleleriyle başlıyor.

 Yazarı: Tanınmış gazetecimiz, kitapta, Dekart yolu yoldaşı olduğunu söylüyor. Ne demek istediğini de açıklıyor. Özetleyelim: “Bilmiyorsa doğru kabul etmeyen, analizden senteze, küçükten büyüğe adım adım ilerleyip düşüncelerini netleştiren ve nihayet sonucunu ortaya koyup genel olarak gözden geçirenlerdenim.” diyor; ama sizi uyarmalıyım, yazarı Soner Yalçın olunca, yazılanı okurken şu hükmü baştan kabullenmelisiniz: “Sağcılar kötü, solcular iyidir.” Öyle de olsa gerçekten “81 milyon”cu iseniz, okuyan, araştıran herkes kazancınızdır. Dünya görüşü, bakış açısı belli bir yazar olması, Soner Yalçın’ı daha dikkatli okumanızı sağlayabilir; ancak asla sözde birlik yanlısı kindar ve dindar olduğunu sandığınız birilerinin söylediği gibi (Canı bir şekilde yanmış kişiler ve kalabalıklar, menfaatçi ya da solun her şeyine öfkeli gruplar diline geleni söylüyor artık kendisi gibi düşünmeyene, en sünepesinden, en yetkilisine!) şu, bu yapmaz. Kulvarlarınızın taban tabana olması, bilgiye dayalı çalışmalara ve onu hazırlayıp sunanlara saygı duymanızı engellememeli.

Konusu: Tarım, toprak, GDO’lu canlı, tohum ve ürün, kimyasal gübre, zehirli ziraî ilaç; yok edilen hayvancılığımız, zehirlenen topraklarımız; sağlıksız et, süt, yem üretimi; çay, kahve çekişmesinin perde arkası; ülkemizde endemik tohumlar, yerel ırklar konusunda çıkarılan yanlış kanun, tüzük, yönetmelikler; yemek kültürümüz, sofra adabımız; köy enstitüleri, ziraat okulları maceramız; yazara gelen konuya uygun mektuplar, Atatürk Dönemi ve sonrasının mukayesesi…

Araştıran ve sorgulayan gazetecimiz, pek çok yazısında rastladığımız şirketlerle o şirketlerin arkasındaki güç odağı vakıflardan, devletlerden ve tabii “şeytan üçgeni”nden sıkça bahsediyor bu kitabında da.

 bDeğerlendirme: Kitap, epeydir adından ve içeriğinden söz ettiriyor. Yazara göre “Gerçek amacı yoksulları yok etmek olan” dev irisi devlet, kurum, vakıf veya şirketlerin yoksul, muhtaç, cahil bırakılmış ülkelerin halklarının mahvına yönelik ürkütücü uygulamaları, tarihlere, isimlere, sayılara, belgelere dayanan açıklamalar ve tabii yorumlarla sunuluyor.

Anlatılanların hiç değilse bir bölümünde: “Kendi insanları için de yapılıyor bu çalışmalar. İyi niyetli çalışmalar ile çalışanlar lekelenmemeli.” gözlüğüyle bakamıyorsunuz kitabı okurken. Üstelik onu da denemiş yazar; ancak…

 

Kabullenilmesi zor, şaşırtıcı, etkili cümleler, paragraflar var kitapta:

“… Dünya Sigara Sağlığı ile (Sigarayla) Savaşanlar Örgütü Başkanı İngiliz David Simpson gerçeği yüzümüze vurdu: ‘Biliniz ki, ABD’de ve İngiltere’de sigara içenlerin sayısı azalıyorsa, Türkiye’de içenlerin sayısı mutlaka artacaktır.’” [Şöyle mi anlamalıydık Bay Simpson’u: “Bize yararı bulunmayan, kendi halkımıza satılması sakıncalı olan, depolandığı yerde bozulmaya başlayan her şeyi, ikili anlaşmalar, yardım, destek ya da başka adlandırmalarla, KESİNLİKLE size (Hadi yumuşatalım sözcüğü.) satarız.”]

 “Atatürk sonrasında, 1939-1969 arasında ABD ile Türkiye arasında 55 ikili anlaşma imzalandı.”

“Türkiye, Dünya Bankası ile bugüne kadar 200’e yakın anlaşma imzaladı.”

 “… DP’nin kafası karışıktı. ABD ne derse uyguluyordu.”

“’Kapsamlı planlama gereksiz.’ diyorlardı.”

“’Devletçilikten vazgeçin.’ diyorlardı.”

“Yabancı sermayenin önünü açın.’ diyorlardı.”

 “… İsmet İnönü meydanlarda:’Amasya’nın elma bahçelerini sattırmayacağız.’ diyor ve şöyle devam ediyordu: ‘…Yüzyıllarca denenmiş sakıncalı usullerin, bugün marifet gibi yeniden getirilmesini kabul edemeyiz.’

 “İnönü’yü bu derece endişelendiren tarımda ne gibi gelişmeler oldu?”

 “‘Nişasta bazlı şeker’ üretimi için 1997’de Bursa’dan 213 dönüm toprak aldı (Bir önceki paragrafta adını verdiği yabancı şirketten bahsediyor.)… Burası birinci sınıf tarım arazisiydi… Buraya fabrika nasıl olurdu? İznik Gölü’nü besleyen suları çekip, pis atıklarını göndererek su havzasını bozmaz mıydı?..”

“… Daha önce 6 Türk şirketi bu arazi için başvuru yapmış, reddedilmişti…”

“(Yabancı şirketin adı verilmiş)… vd. Trakya’yı satın almaya çalışıyor. Sebebi belli…”

“Mesele sadece süt-yoğurt değil. Kaynak ve maden suları açısından dünya üçüncüsü olan Türkiye’de şişelenmiş içme suyunun yüzde 70’i yabancıların elinde!..”

Arazi kimin olmuş dersiniz?

“Tohumumuzu koruyan tüm kurumlar tasfiye edildi. Tarımsal Araştırma Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) bağlı enstitülerde, tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) ait çiftliklerde, tohum üretip, ucuz fiyatlarla ve zamanında üreticiye ulaştırma şeklinde işleyen kamusal sistem pasifize edildi. Araştırma Enstitüleri kapatılmaya başlandı.”

“… Anadolu’yu kısır tohuma mahkûm ettiler…”

Osman Nuri Koçtürk’ten alınan bölümleri bir kez daha okumanızı öneririm.

Toprağımızın, kurumlarımızın, fabrikalarımızın, şirketlerimizin… ne kadarı bizim; paraya tapan insanlarımızın ne kadarı bizden sahi?

“Osmanlı’nın son döneminde, Avrupalıların alacaklarını toplamak için kurdukları Düyun-ı Umumiye vardı. El koydukları gelirlerden biri de tütün idi. Tütün idaresiyle ilgili Reji Dairesi’ni kurdular. Bu kurumun kendi silahlı kolcuları, vergi toplar ve vergi vermemek için kaçak tütün ekimi yapanları cezalandırırdı. Binlerce Osmanlı köylüsü bu katil sürüsü tarafından katledildi ya da hapse atıldı.”

Çok işlendi bu konu, bilginiz olmalı. Önemli olan, yaşadıklarımızdan ders alınması değil mi? Alınmış mı?!

Kitaptan aktaralım:

“TÜİK 2013 verilerine göre, Türkiye’de tütün ürünleri imalatının yüzde 89,3’ü yabancıların kontrolüne geçti.”

 “Şimdi… Bugün…”

“Dünya tohum şirketlerinin ‘tohum polisleri’ var. Sertifikalı tohumu, küresel şirketlerden aldığınızda sözleşme imzalıyorsunuz. Küresel şirketin ‘polisi’ araziye gelip tohum örnekleri alarak, kontrata uyup uymadığınızı belirleme hakkına sahip! Keza. Anlaşmanın yükümlülükleri sözleşme sahibinin bütün varislerini ve temsilcilerini bağlıyor!..”

Mutfaktaki tehlikeden kaçımızın haberi var?

İlaçtaki, aşıdaki, yiyecek içecekteki…

Kaçından haberimiz var?!

Ne demek istiyordu İngiliz, yukarıya bakınız.

“Milletin elindeki sigara paketini alıp içmeme sözü verdirmekle çözüleceğe pek benzemiyor değil mi?”

Fetvacılara da soruları var Soner Yalçın’ın:

“Sormayalım mı?”

“─ Hocam, Domuzdan yapılma yemlerle yetiştirilen hayvanları, içinde domuz katkısı bulunan GDO’lu yemleri Müslüman bir ülkeye sokmak caiz mi?”

“Ya kırmızı etleri?”

“Sahi… Kurban’da neyi kestiğinizden emin misiniz?”

“İthal hayvanların yemlerinde domuz kanı ve domuz kemiği külü olduğu sır mı? Hani Müslüman mahallesinde salyangoz satılmazdı?..”

“Yerli ırklar neden sahipsiz bırakılıp kaderine terk ediliyor?”

“Hiç tartışmıyoruz: Ne yediriliyor bu hayvanlara?”

Şarbonlu hayvanlardan kaç yurttaşımız hastalandı, biliyor muyuz? Her şeyin farkında olanlar ne karşılığında, nelere izin verdiler, veriyorlar, biliyor muyuz?!

“Ne çok yasak, ne çok gizli damgası, ne çok susturulmuş kalem…”

“Duymamışım, duyurulmamış.”

“Evet, hibrit tohumlar kısır oldukları için üreticiler her yıl bu küresel şirketlerin kapısını çalmak zorunda.”

 “Yapılanlara dayanamayıp dünya devi Syngenta’dan istifa eden Steven Smith, ölümünden önce 2003 yazında şöyle yazdı: ‘Size GDO’nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin.’…”

“Tehlikenin farkında mısınız? Ki kimyasal şekerin bu tehlikeleri sır değil, 1982’den beri biliniyor.  Peki… Niye önlem alınmıyor?”

“GDO’nun sağlık üzerindeki etkileri hakkında uzman moleküler biyolog Prof. Gilles-Eric Seralini başkanlığında bilim ekibi, 24 ay boyunca …(Şirketin adı verilmiş.)’nun ‘NK603’ genetiği değiştirilmiş mısırı ve yine …’nun yabani ot ilacının (herbisit) fareler üzerindeki etkilerini inceledi…”

“Sonuç: farelerin, karaciğer ve böbreklerinde ciddî hasarlar oluştu; hızla kansere yakalanıp öldüler.”

“Keza… Yumurta öldüren bir besine dönüştürüldü.”

“Bugün…”

“Altı milyondan fazla diyabetli hastaya on milyon gizli şeker hastasını ekleyin…”

 “… Otobur hayvanlara, hayvan leşinden dönüştürülmüş yem veriliyor. ‘Deli Dana’ hastalığının sebebi bu değil miydi?”

 “Oyun çok büyük…”

Kim imzalıyor böylesi anlaşmaları? Bunlar nasıl anlaşmadır?!

Çözüm ne? Bize ait patentler mi? Yazar o konuya da değinmiş:

“… Samsung’un bir yılda aldığı patent, Türkiye’nin 50 yılda aldığının 18 katı!”

Türkiye, Irak, Suriye, Hindistan, Pakistan… Afrika’nın yoksul halkları her yalana inanıyor, hibrit tohumları, ilaçları, zehirli her türden ürünü alıyor; ülkelerine bir şekilde yerleşen yabancı şirketler, halklarını, gelecek nesillerini, topraklarını mahvediyor öyle mi?

Bana aşırı derecede abartılı gelen, ancak yazarın ciddiyetle aktardığı şekliyle amaç, her alanda robotlaşan dünyada ‘iş ortamında gereksizleşecek emekçiye, yoksula, insana ölüm!’ olabilir mi?

“147 şirket ve onların kölesi olacak bir milyar insan”a mı hazırlıyorlar dünyamızı?

Eksiği: Bugün, Rusya ve Çin’le iyi ilişkiler içinde olmamızı elbette olumlu buluyor ve destekliyoruz; ancak sevgili yazar, ideolojisine uygun davranmış demek zorunda hissediyorum kedimi. Söylemek istediğim anlamda SSCB yok, işgal ettiği ülkeler ve o ülkelerin halklarının başına gelenler yok. Çin yok. Türk Cumhuriyetleri, Uygurlar yok. Hemen ulaşabileceği nice kaynak yok…

Mahmut Esat Bozkurt’un cevabî mektubunu koltuklarım, yüreğim kabararak okudum. Bilinsin, okunsun istediğim bu mektup için yazarımıza teşekkür etmek isterim.

İmla, noktalama: Kendi yazdıklarımı tarasam nice yanlış bulurum. Bu yüzden konuya hiç girmesek mi diyorum; çünkü Soner Yalçın imla, noktalama konusunda kurallara uygun davranmıyor, kafasına göre takılmayı seviyor. Türkiye’de hiçbir açıklamanın kurtaramayacağı türden kullanımları var. Yazının bir yerinde “Fakat, keza, ama, işte…” deyip nokta, üç nokta koyuyor, sonra kaldığı yerden devam ediyor: “Fakat. Bu kısır hibrit tohumun…”, “Keza. İlaç gibi kimyasal maddeler olmadan…”, “Kruşçev’in yetkilerini kötüye kullandığını iddia ederek, 1964’te azletti. Ama. Tarım politikalarından vazgeçmedi.”, “İşte… Tarım hayatına ‘pestisit’ böyle sokuldu.”… 

“Sonuç: farelerin, karaciğer ve böbreklerinde ciddî hasarlar oluştu; hızla kansere yakalanıp öldüler.”

İki nokta işaretinden sonra aktarılan hüküm bildiren bir cümle ise o cümleye büyük harfle başlanır. Yani “Sonuç: ‘Farelerin…’” şekli doğrudur.

Anlatım bozuklukları da var.

“1985’li yıllar” ifadesi, hatalı bir kullanımdır. Tek yıldan bahsediyorsunuz çünkü.

“Siz onları değil; onlar sizi seçti.” İfadesi kapakta kullanılmış. Ne çok görürüm bu yanlışı!

Öncelikle, yüklemi, öncesindeki cümlede yer alan “değil” sözcüğünün yanına taşıyamıyorsanız anlatım bozuktur. İki cümlenin yüklemi “seçti” fiilidir: “Siz onları (seçti) değil; onlar sizi seçti.”. Ayrıca noktalı virgülün böyle bir kullanımı yoktur. Doğrusu şöyle olmalıdır: ““Siz onları seçmediniz, onlar sizi seçti.”

Sonuç: İlginç, sürükleyici, kullanabileceğiniz bilgiler içeren önemli bir kaynak.

Okunmalı.

Utanmayanlara

DÜNYA UYANACAKTIR RACHEL[*]

Hangi çağdı unuttum.

Neredeydik hatırlamıyorum.

Yeni sömürgeler oluşturulmuştu uzak diyarlarda.

Oradan buradan gelip yerin sahibini insan saymayan, ülkeleri çiğneyen, servetleri göçüren,  insan kaçırıp pazarlayan, açlıkla tokluk arasında kıt kanaat geçinen yoksul halkların her şeyinden beslenenlere insan olanlarla birlikte direnirdik seninle.

Acımız, dünyamız ve insanlığımız çirkinleştikçe artardı. Durup bakamazdık, yerimizde de duramazdık. Bu yüzden ezerler, yakarlar, aforoz ederler, sürerler, yok ederlerdi bizi.

Çağlar geçti üstünden.

Onların devamı olanlar, atalarından farklı mı davranıyorlar, yaptıklarından utanıyorlar mı Rachel?

Ne gezer!

***

Hangi çağdı unuttum.

Neredeydik hatırlamıyorum.

“Nerede ne var?”, “Nasıl bizim olur?” tarzı sorularla on, elli, yüzyıllık planlar hazırlanıyordu bir yerlerde hani.

Her türden bilgiyi “kendisi için” kullanan, ama sözde kafatası ölçücüsü despotlara karşı birleşen ülkelerin irisi,  etkisi kalıcı bombalar yağdırmadı mı günahsız bebeklerin, çocukların, annelerin… insanların, hayvanların, bitkilerin üstüne?

Onların devamı olanlar, atalarından farklı mı davranıyorlar, yaptıklarından utanıyorlar mı Rachel?

Ne gezer!

***

“Ya bizimlesinizdir ya karşımızda!”, “Her türden ortağımız, bizim istediğimizi ya yapar ya yapar!” demiyor mu hâlâ, her devrin yok edicileri Rachel?

“Sekizinci Ordu”sunun askerleri yaşasın diye 5090 askerle katıldığımız o savaşta, 937 şehit verdik biz; 2068 de yaralımız vardı üstelik.

Dostumuzdu. Hiç şikâyet etmedik.

Bize yaptıklarına bak.

Onların devamı olanlar, atalarından farklı mı davranıyorlar, yaptıklarından utanıyorlar mı Rachel?

Ne gezer!

***

Çağ bu çağ Rachel.

Neredeyiz biliyoruz.

Dünyamızdakilerin duyuları körelmemiş olanları senin gibi: “Mademki inançlar birleştiremiyor güzel düşünenleri, o zaman ‘güzel ahlak’ta birleşelim; vicdansız, bencil, ahlaksız yanlış politikacıların hatalı hedefleri adına yok edilmeyelim artık!” diyorlar.

Umut yeşertmiştin yüreğimizde Rachel.

Dünyanın gözü önünde işkencelerle binlercesi yok edilmişti filancaların hani.

Kıyımdan ders almışlar mıydı?

Martın on altısıydı. Oraya gittin.

İki ay yaşadın orada, yapılanlara dayanamadın: “Zulüm bizdense ben bizden değilim.”, “Dünyanın korkunç bir yere dönüşmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek bana acı veriyor.”,Bu durmalı!” dedin diye, seni buldozerle ezdiler Rachel.

İnsan olduğun, insanca yaşamak isteyenlerin yanında olduğun için yok edildin.

Sana sahip çıkan olmadı Rachel.

Sen insandın!

Ülke bölücü, plan uygulayıcı din adamı, asker, sivil olamazdın!

İnsanlık adına yardıma gidenlerimizi gemilerde vurmadı mı “bugünün Filistinli, bebek, çocuk, kadın, sağlık personeli katilleri”? “Müslüman düşmanlığı” hangi boyutta geçmişte kıyıma uğrayanlarda ve onların iri ortaklarında Rachel?

Bir günde altmışı aşkın ölü, üç bine yakın yaralı…

Soykırıma uğrayanların kendileri ya da onlardan doğanlar, sana dozerle saldırırken utandılar mı, soykırım yaparken utanıyorlar mı Rachel?

Ne gezer!

***

Çağ bu çağ Rachel.

Neredeyiz biliyoruz.

Şirketler ya da para babaları ülke yönetimlerini teslim almış. Ordular kuruyor, parayla insan kılığında, fakat erdem özelliği taşımayan canlılar satın alıyor, bazı ülkelerin sınırlarını yeniden çiziyorlar. Yönetici veya insan damgalı, ama köleleşmiş emir erleri, hâlâ, onların önünde el pençe divan duruyor.

Sömürgeciler rahat. Bebekler ölüyor, öldürülüyor Rachel!

Savaştan, hastalıktan, açlıktan milyonlar ölüyor Rachel!

İnsanlar denizlerde boğuluyor Rachel!

Biz çok sayıdayız, onlar çok az; ama silah onların elinde, pasta onların önünde Rachel!

Görüyoruz…

Gördüğümüzü görüyorlar Rachel…

Çığlığımızı bir gün tüm insanlar duyacak: “Ülkeleri, insanları, insanlığı rahat bırakın artık.”, Deniz bitti!” diyeceğiz.

Diyeceğiz değil mi Rachel?

Kör kütük uyuyanlar artık görecek, duyacak, düşünecek değil mi Rachel?

2

[*] Rachel Corrie: Uluslararası Dayanışma Hareketi (ISM) gönüllüsü,  “dünya barış aktivisti”ydi. Gazze – Refah’ta, İsrailli askerlerin kullandığı buldozerlerden biriyle 16 Mart 2003’te yok edildi.

23 yaşındaydı. Üç ay kadar Gazze’de kalmış, Filistinlilere yapılanları kendi gözleriyle görmüştü.

Amacı, diğer arkadaşları gibi, Filistin’de yapılanlara karşı duyarsız kalınmasını önlemek, bebeklerin, çocukların, insanların kendi topraklarında yok edilmelerine gerekirse canlı kalkan olarak mani olmaktı..

 

Ailesinin, ABD hükümetinden talepleri reddedildi.

İsrail’de onun ölümünden sorumlu olarak kimse ceza almadı.

Rachel’ın ailesinin 2005’te, İsrail’e açtığı dava (bir dolar) da mahkeme tarafından reddedildi.

Filmler, yazılar, ailesine onun adına verilen ödüller… Rachel’i yaşatıyor, yaşatacak.

Onu yok edenler, tarihin “lanetlenenler çöplüğü”nde yerini alacaktır.

 1  3

Şair Fehmi Erdoğan

Fehmi ErdoğanÇapa Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, Eskişehir Şairler, Yazarlar ve Ozanlar Derneği (EŞYODER) üyesi Şair Fehmi Erdoğan, “Küçük yaşlarda şiir yazmaya başladım, Almanya’da bulunduğum süre zarfında şiir dünyam daha da zenginleşti.”, “Şiirlerim ilk olarak ‘Al Götür Beni’, ikinci olarak ‘Düş Yağmuru’ adlı kitaplarımda toplandı. Şiirlerimde insan, yurt güzellikleri, doğa, anne, çocuk özlemi, aile sıcaklığı ve sevgisi bulunmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında yazdığım şiirler için çeşitli resmî makamlardan ödüller ve teşekkür belgeleri aldım. Türk edebiyatında, çocuk edebiyatı üzerine ilk tezi hazırlayan şairim.”  diye tanıtıyor kendisini.

Erdoğan, Eskişehirlidir. Hayatı, edebî kişiliği ve şiirleri, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Fen Edebiyat Fakültesi’nde tez konusu oldu (Bakınız: Serhat Bayrı, ESOGÜ Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Halil Buttanrı’nın danışmanlığında 80 sahifelik tez.). Şairin Türk dünyasına bağlılığını, Türkî cumhuriyetlerimizin “şair-şiir” toplantılarına katılıp ortak kültürümüze katkıda bulunma isteğini, farklı lehçe ve şivelerimizle yaptığı denemeleri, engelli yurttaşlarımıza olan ilgisini ve sevgisini şairimizi tanıyan, hakkında yazılanları okuyanlar biliyor olmalıdır.

Fehmi Erdoğan, özellikle Türk birliği konusunda, temiz, saf Anadolu insanının ruh yapısı ve duygu derinliğiyle yazdıklarında, memleket sevgisi ya da hasretini ele alıp işlediklerinde çok başarılıdır.

Öneri:

Şiir yazıyorsanız aceleniz olmamalı; önünüzde duruyorsa, düzeltme fırsatınız varsa, her gün bir dizesine, hatta sözcüğüne dikkatle bakın; sabırla yeniden işleyin. Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı… bulunduğu yere taşıyan nedir?

Anıyı, günlüğü, romanı, hikâyeyi, makaleyi kendi hâline bırakın.

Sular seller gibi akıp gitmeyene, içinize böyle ya da şöyle işlemeyene şiir, onu söyleyene şair demeyin.

 “Önceki yazılarınıza ne oldu?”diye soran dostlarıma, öğrencilerime aynı şeyi söylüyorum: İkide bir “Yahu şu şöyle mi söylenir, yahu bu böyle mi aktarılır?” diyerek yazdıklarımı değiştirmek, yaptıklarımı yıkmak, yeniden yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

Birkaç şiirine (manzumesine) [*], yeni baskılarında dikkat edilebilir düşüncesiyle editör gözüyle ve tabii objektif davranarak bakmak istedim.

Baştan söyleyeyim, aslolan eseri ortaya çıkarmaktır, bunun farkındayım.

Türk Kızları:

Aslı 18 dörtlük olan bu şiirde şair, Türk devletlerini, boylarını, kavimlerini tek tek anıyor:

Azer kızım bal kızım

Al bayrağı al kızım

Getme getme ırağa

Karabağ’da kal kızım

Kırgız kızım yel kızım

At üstünde gel kızım

Oka benzer kirpikler

At bağrımı del kızım.

Uygur kızım ak kızım,

Ay yıldıza bak kızım

Teslim olma sen …’e

Şimşek gibi çak kızım

Fehmi der ki gardaşız

Orhun denen bir taşız

Teller ile sırdaşız

Kopuz dinler her kızım

 

Şiir güzel. Okuyanı gururlandırıyor.

Eksik hazırlık, çalışanın tulumunu bir yerinden mutlaka deler. Yazan, yazdığı konuyu iyi bilmeli. Önce çok ciddî araştırma, sonra yazı… Çalışma yarım, eksik, hatalı ise acil düzeltme…

Şair Azerî kızınaAl bayrağı al kızım” demiş, o bayrak bizimkine pek benzemez. Mavisi, yeşili daha çoktur. Ancak, “al” sözcüğünün eylem olarak da bir anlamı vardır. Bu anlamı da düşünülerek kurulmuşsa o dize, güzel bir buluştur.

Kırgız kızlarının atlılarına eyvallah. Kirpikler okçulukları için kullanılmış; doğru değerlendirme; ancak öyle de olsa, “Kırgızlar’ı anlatan eserlere baktınız mı? Kızlarının ortak özelliklerini araştırdınız mı?” diyesi geliyor insanın.

Uygur Türk’ünün sayısı, gücü, teknolojisi, desteği değerlendirildiğinde “şimşek gibi çakma” sözü beni, bizi çok etkilese de o topluluk söyleneni denedikçe, topluluğun fevrî çıkışları, onlar için biraz daha azalma, yok oluş ve acıdan öte bir anlam ifade etmiyor. Kalıcı öğütlerimizde “ortak akıl”da birleşmeliyiz; çünkü niceliğimiz bütünleştiğinde de “ortak akıl” devrede değilse kaybedenlerden oluruz. Amacımız çoğalmaktır, güçlenerek, gücümüzü arttırarak çoğalmak.

Orhun’da birlik çağrısı muhteşem. Ancak “teller” artık sırdaş değil.

Değil!

Türkiye’m

38 birimden oluşan bu şiirde şair, il il ülkemizi dolanıp bazen illerimizin, Türk’ün, Türkiye’mizin özelliklerinden, bazen güzelliklerinden aktarımlar yapıyor:

Uludağ’da Toroslarda karın var

Ardahan’da, Erzurum’da barın var

Namusun var, şerefin var arın var

 

Gezsem seni karış karış Türkiye’m

Sen cennetle yarış yarış Türkiye’m

Oğuzhan’dan gelir boyumuz bizim

Osman’la sabittir Kayı’mız bizim

Fatihler, Yavuzlar soyumuz bizim

 

Tarihinde anlı şanlı Türkiye’m

Savaşlarda delikanlı Türkiye’m

Kütahya’da çinilerin renklenmiş

Porselende Rize çayın demlenmiş

Ayrılıktan iki gözüm nemlenmiş

 

Çanakkale’n destan destan Türkiye’m

Selam sana eşten, dosttan Türkiye’m

Göllerinde balık kaynar sazanım

Minarede okunuyor ezanım

Esen yelde ses veriyor ozanım

 

Türküleri ezgi ezgi Türkiye’m

Alın yazım çizgi çizgi Türkiye’m

Şiirin planlama eksiği var: İllerimizin yeri yönü sağlam değil. Rastgele bir yerleştirme yapılmış. Acaba şiir, uzaktan yakına bir sıralamayla örneğin Malazgirt’ten, Söğüt veya Domaniç’ten başlayıp tarih; Edirne’den başlayıp coğrafya; Yunus’tan başlayıp kültür dizilimiyle sunulsaydı, örgüsü, iskeleti sağlam bir yapıya kavuşturulsaydı şehir-kültür- özellik karman çorman edilmeseydi çok daha güzel ve etkili olmaz mıydı?

Kıbrıs, Almanya, akraba, eş dost anılarını/ anmalarını da görüyorsunuz kitaplarında:

Altı dörtlükten oluşan Ey Yavru Vatan adlı şiirde şair, halk şiiri koşma tarzı ile serbest nazmı birleştirmiş.

Son dörtlüğüne bakalım:

Lefke ey Magosa ey güzel Girne

Kim demiş sınırlar Van’la Edirne

Övünsün dünyada yaşayan Türkler

Ey Yavru Vatan’ım Kıbrıs seninle

Şiirde madem konu Kıbrıs, seçilen sınırlar da ona uygun olarak kuzey güney hattında ya da yalnız güneyde olmalıydı.

Şiirde madem dörtlük birimi kullanılmış ve koşma tarzı yaklaşımı var; o halde buna uygun uyak düzeni ve hece sayısı şiire daha çok yakışırdı denilebilir.

Son dizedeki “ey” sözcüğünün yerine farklı bir sözcük kullanılmalıydı.

Dünyadan başka yaşadığımız yerden ahret kastedilmemişse, ki öyle görünüyor; o sözcüğü de değiştirmeliyiz.

Uyakları da düşünerek şöyle mi deseydik?

Lefke, ey Magosa, ey güzel Girne!

Övünsün Hakkâri, İzmir, Edirne…

Anamur, Taşucu, Mersin, Silifke…

“Yavru Vatan” Kıbrıs, yine seninle.

 

Alman Evleri

Beş dörtlükten oluşan bir memleket özlemi…

Son dörtlüğü şöyle:

Kokmuyor burnuma yabanın gülü,

Sızlıyor elimde sazımın teli,

Ne zaman dinecek gözümün seli,

Anladım gurbette yaşamak zormuş.

Son dize “Anladım gurbette yaşamak zormuş.” yerine şöyle bitseydi konuya, akışa daha uygun olmaz mıydı?

Memleket özlemi çekmek ne zormuş.

Pınar’a Ağıt

Sekiz dörtlükten oluşan bir ağıt. Anılarla acı bulamacı, dayanılmaz evlat acısı… Yedinci dörtlüğü şöyle:

Kalleşsin ey dünya, zalimsin felek,

Eridi içimde tuttuğum dilek;

Ellerim mezarda titreyen elek,

Pınar’ım avcumdan çıktın da gittin.

Şiirle ilgili bir şey demeyecek, ailece kayıplarımız olan sevgili kardeşlerim ve babam için kendiliğinden akan ve hükmedemediğim şu üç beş damlayı,  yağmura dönüşmeden durdurmaya çalışacağım.

[*] Bakınız: Düş Yağmuru, İstanbul, 2013.

Şairine sevgiyle…

Süleyman Ovacık

Em. Başkomiser Süleyman Ovacık  a  

Zor şartlarda bir çocukluk dönemi… Ortaokul ve liseyi aile desteği olmadığı için hem çalışıp hem okuyarak bitirme; kazanılan sınavlar, sıkıntılı dönemlerde “Şark”ta geçirilen namlu ucunda günler; “dişiyle, tırnağıyla” denilebilecek türden çıkılan basamaklar, radyoya uzanan ses sanatçılığı, bağlama, derleme, müzikle de iç içe bir yaşam…

Emekli Başkomiser Süleyman Ovacık, “Şairim!” diye ortaya çıkanlardan biri değil, perisi omzuna kondukça, duygu sağanağı yüreğine doldukça yazanlardan.

Editör yardımıyla kitaba dönüşürse çok sevineceğim hoş dizelerinden birkaç örnek üzerinde duralım:

 

ELBET…

 

Her zaman şen şakrak geçmez ki hayat,

Acısı, tatlısı olacak elbet;

Kimisi çok taze, kimisi bayat,

Sırası gelenler gidecek elbet.                                                                          

               

Gençken, hayatını yaşa, dboyunca,

Yarınını düşün, malın olunca.

Bak, nasıl çalışır yerde karınca,

Ağustos böceği, aç kalır elbet…

 

Bugünü yaşarken, dünü unutma,

Geleceği düşün, geleni yutma,

Küpün dolu olsun, olanı satma;

Hazır tez tükenir, tez biter elbet.

c

On birli hece kalıbıyla koşma tarzına benzeyen bir şiir (“Şiir: a. Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebî anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk. b. Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey. TDK”).

Güzel duygular hoşa gidecek, hatırda kalacak şekilde yansıtılmış.

Sorunları da var şiirin: Şair, halk şiiri tarzını denemiş; ancak bazı eksiklikleri de göze çarpıyor bu şekilde aktarımın; redifi kafiye/ uyak olarak görmek, son dizelerin kafiye/ uyak örgüsüne dikkat etmemek gibi.

Bu şiir abab/ cccb/ dddb biçiminde kafiyelense (gitmek, bit-, yit-, sat-, kat-, at-, öt-, it-, et-, yet-, yat- … Aransa ne uyaklar bulunurdu.), son dizelerdeki kafiye/ uyak uyumuna dikkat edilse (Son dizelere bakınız. Redifler çıkarılınca git-/ ol-, bit-/ kal- kalıyor geriye.) ve tabii bunların üzerine 6 + 5 durak sistemi her dizede gözetilmiş olsaydı bu şiir, çok daha güzel olurdu.

 

***

Umut kapısında dikilip durdum,

Ya düş yorumladım ya hayal kurdum,

Ne sadaka aldım, ne zekât sordum;

Bir lokma sevgiye hasretti gönlüm.

 

Şair, sevgi açlığı aktarımı konusunda başarılı görülebilir.

Di’li geçmiş zaman eki kdullanımına gelince, şairin dünü ifade edilmiş, bugünü yok. Şimdi sevgiyi bulmuş mudur? Artık mutlu mu olmuştur anlayamıyoruz. Di’li geçmiş, umuda açılan pencere olabilir mi? Belki…

***

Çirkin ile muhabbet

Değil midir, eziyet?

Var, güzelle sohbet et

Ömrüne ömür katsın…

 

***

Öfkemi kumla,

Kinimi bulutla yaz.

Yarım yapma işini ne olur, tamamla:

Silmeye, dağıtmaya bir minik esintisi sevginin,

Yetsin!

 

İki birimde aktarılan ifadeler, yaygın kullanım içinde yer alanlardan Bize ait olduğunu sandığımız, aslında defalarca kullanılmış ifadeler yani. Önemli mi? Elbette. Fakat şiirde aslolan duygu ya da olguyu daha etkili söyleyebilmektir. Duyguların, olguların, düşüncenin kaç defa söylenmiş olduğu değil, nasıl söylenmiş olduğudur daha da önemli olan. Siz en güzeli hedeflemelisiniz.

Şairin “kalıcı öfke ve kin” konusuna karşı duruşu, güzel ifade edilmiş.

 

***

Sürüldüm sevdanın ıssız çölüne,

Ne soran var ne de bilen hâlimi.

Kimsesiz yolcuyum, ruhlar gölüne,

Gelen giden, paylaşan yok derdimi.

 

İkinci ve dördüncü dizelerde şair, redifle ritmi yakalamak yerine hem uyak hem rediften faydalanmak yoluna gitseydi dörtlük daha güzel olurdu kanaatindeyim (Dert, yurt, kurt, sırt… Hâl, bal, yal, sal (gemi), dal (ağaç dalı)… düşünülebilirdi mesela.).

Denize Yağan Kar: Mustafa Eser

deniz2Yıllar önce yazdıklarımla yenilerini, “sağdan soldan, inanan inanmayan, oradan buradan, eski yeni…” ayrımı yapmadan bir araya getirmeye çalışıyorum.

Gündemin on yıllar sonra dahi değişmediği olabiliyor ülkemizde. Yazanı suçlamak gibi bir derdim yok; vebal varsa, gündemi oluşturanlarındır çünkü.

“Yazılanların yetkiyi elinde taşıyanlara bir faydası olur mu?” derdindeyim.

Hele şu ara, filanca ülkeye verilecek adalet konulu her türden tavize karşı milletçe aynı yerde olduğumuzu sanıyorum.

Kitaba geçelim:

Mustafa Eser’in “Denize Yağan Kar” adlı romanı Altın Kalem Yayınları’ndan Haziran 2007’de çıkmıştı. Ödüllü bir belediye başkanıydı yazarı. Hedefti o günlerde!

Piyasaya çıktığı gün aldım. Kitap epeyce sarsmıştı beni. Yazarı “ADALET” istiyor, adalet dağıtacak merciler arıyordu.

Anayasa değişiklik paketinin tartışıldığı günlerdi. Kendisine: “Yaptığınız hukuka uygun mu?” diye soran bir gazeteciye, iktidar partisinin üst düzey yöneticilerinden birisi: “Türkiye’de hukuk var mı ki?” demişti.

“Türkiye’de hukuk var mı ki?!”

Romanın ana kahramanı, eski belediye başkanı Cevat Bey de bir başka biçimde soruyor aynı soruyu:

“Hangi Türk adaleti? Hangi tarafsız ve bağımsız mahkeme? Yoksa benim tanık olmadığım başka bir adalet mi var?..”

Yarım paket sigara parası için (1,75 TL), bir iftiraya dayanılarak ve üstelik suçun işlendiği iddia edilen tarihten tam on beş yıl sonra, on yıl hapis cezası alan bir zamanların ünlü, ödüllü, örnek belediye başkanı, otobiyografik romanında kendince şöyle cevaplamış soruyu:

Türkiye özellikle bu son 50 yıldır iyi yönetilmemişti. En başta dış borç bataklığına saplanmış, bu nedenle İMF kanalıyla başta ABD olmak üzere borçlandığı egemenlere, para babalarına, bağımsızlığını gölgeleyecek derecede ağır ödünler vermek zorunda kalmıştı… Alınan borçlar ise yatırımlara harcanmamış, iş sahaları açılarak fakir halka iş imkânları yaratılmamış, içerideki bir avuç işbirlikçi ve vurguncu tarafından yağmalanmıştı… Ekonomi bu şekilde komaya sokulmuşken, öte yandan şeriatçılar, tarikatçılar bu müsait ortamda sosyolojik bir gerçek olarak önem kazanmış; din bezirgânları devlet yönetiminde etkin görevler üstlenme fırsatı yakalamışlardı…

Yanlış politikalar ve günlük gailelerle, zaten kurumlaşamamış hukuk sistemimiz iyice dejenere edilmiş, en acısı da bütçeden ayrılan sadaka niteliğindeki ödeneklerle, adliye, namerde muhtaç bırakılmıştı… Adaletin bu şekilde acze düşürülmesi ile köylü kurnazlarının, vurguncuların, ‘dayı’lı sünepelerin sevip de geliştiği dumanlı bir ortam yaratılmış, bu ortamda halkın derisini yüzen birçok haramzade ve kurum, pervasızca at oynatmaya başlamıştı.

Devlet aciz, adalet çaresiz ve şaşkındı…

Hele son birkaç yıl içerisinde bankacı, iş adamı kisvesiyle kendi halkını soyup soğana çevirmeyi marifet bilenlerin, yıldız politikacı yakınlarının ve dinî şerbetli sermaye gruplarının götürdükleri 50, 60 milyar dolar ise hepsinin tuzu biberi olmuş, üstelik bu gidenlerin bir senti bile geri alınamamıştı… Hâkimlerin de iç karartan bu tablodan etkilenmemeleri düşünülemezdi. Bütün bunlara sebep olanları, eskimiş, dengesi bozulmuş olsa da ellerindeki adalet terazisinde tartmak istemeleri, onların hem meslek, hem insanlık, hem de yurttaşlık görevleriydi.

Ne var ki bu vatansever ve namuslu yargıçlar, 3, 5, 10 milyar dolar götürenleri ellerine geçiremiyorlardı… Elleri o büyük balıkların yanında küçücük kalıyordu… Onlar da durumdan görev çıkarıp… bu konuyla ilgili önlerine getirilen her balığı, o eski terazilerine atarak iştahla ‘suçlu’ diye etiketlendiriyorlardı…

Ellerine iftira ile düşürülmüş… kimsesiz ve fakir eski belediye başkanını, diş biledikleri vurguncu hamisi siyasetçinin simgesel objesini, işlemediği ayan beyan belli bir suçtan mahkûm ederek… kahraman olmak istiyorlardı.”

Kaç kişi tümüne katılır, yazarın “sol” bakış açısıyla yapılmış yorumlarına, düşüncelerine bilemem. Ama en azından kendi görüşleri açısından bakıldığında, samimi dindara değil de inancı menfaati için kullanan gruplara, kesimlere yönelik ağır eleştirilerde bulunduğu söylenebilir.

Eserin konusu, Erzurum’dan İzmit’e uzanan -24 bölümlük- müthiş bir yaşam mücadelesi.

440 sayfada, hapishane ortamı, sağ-sol çatışmaları, tarikat şeyhleri veya “din baronları” ile “kirli menfaat gruplarının çürümüş eğitim, adalet, ekonomi, devlet anlayışları” aktarılıyor.

Geçmiş-hâl gidiş-dönüşleriyle, özellikle Cevat Bey’de somutlaşan adaletin ürpertici yanılgısı, dikkate değer yorumlarla sunulmuş.

Yazarı, hiç değilse adaletin yer yer yamulan terazisi konusunda desteklemeyen olmaz sanırım. Gazetelerde yer alan haberleri incelediğinizde kesin yargınız şu oluyor çünkü:

Adaletin terazisi her zaman doğru çalışmıyor!

Yazarın dediği gibi canımızı alanların, günümüzü ve geleceğimizi çalanların bazen yalancı tanıklarla, bazen zaman aşımıyla serbestçe aramızda dolaşabildiği bir ülke değil mi burası?

Hatırlıyor musunuz bilmem, “Bana mı sordun parayı verirken?” demişti en sorumlu; İslâmcı bilinen bir grup tarafından, yurt dışında dolandırıldığını söyleyen adama. Nasıl bir yönetim/ yöneticilik anlayışıydı bu? Ev alırken, bir yerlere para yatırırken o en sorumlu olması gerekeni mi aramalıydık?

Devleti yönetenlerin halkı dolandırıcılardan korumak, güçlünün değil, haklının savunulmasını sağlayacak, suçluların türlü oyunlarla kanunların açıklarından yararlanarak adaletin elinden kurtulmasını önleyecek düzenlemeleri yapmak gibi bir görevleri yok muydu?

Kaç kişinin parmağını kesmemiştir paslı, yamuk teraziler, bizimki gibi  ülkelerde?!

Aynı derneğin anlaşmalı yalancı tanık ifadeleriyle ne zulümlere uğradım geçmişte bir bilseniz. Yazarla çok farklı kulvarlarda koşmuş olmama rağmen, bu yüzden mi böylesine etkiledi bu kitap beni?

Eserin bazı bölümlerinin değiştirildiği ya da en azından yumuşatıldığı anlaşılıyor; çünkü yayımlanmadan önce eseri okuma fırsatı bulan Ruşen Hakkı*: “Sevgili Mustafa Eser’e bazı önerilerde bulunmuştum, çok ağır sözlerin yumuşatılmasını, gerçek isimlerin romandan çıkarılmasını istemiştim. Çünkü başına gelen haksızlıkları bir türlü içine sindiremeyen Mustafa Eser, kalemini fazlaca sivriltmişti. Romanı okurken gördüm ki bazı kişi ve yer adları olduğu gibi duruyor, ama daha yumuşak bir şekilde…” diyor.

16. 07. 2007’de İzmit TV 41’de romanın yazarı Mustafa Eser ile yapılan söyleşiyi izleyen ve sonrasında da kitabı alıp okuma fırsatı bulan, Milliyet blog yazarı Ömer Sebahattin Çetin**: “Kitabı, bitirene dek elimden bırakamadım.” diyor.

Yazarının bir edebiyat öğretmeni olması, kitabın okunuşunu kolaylaştırmış. Akıp giden cümlelerin nedeni yalnızca bu değil; yazanın, kendi yaşamından aktardıkları dolayısıyla oluşan duygu yoğunluğu da etkilemiş anlatımını.

Düşünce yapınıza uymasa bile suçsuz yere hapsedildiğini haykıran bu eski başkanın çığlığını duymalısınız.

Çoğunu ya da en azından bir bölümünü yazıp kullanacağınızı umduğum güzel şiirlerle süslenmiş bu romanı, ülkesi adına bir şeyler üreten herkes -öncelikle kitap, dergi, gazete ve televizyon dünyasında boy gösterenler- okumalı. (11 Aralık 2007, güncelleme 16 Haziran 2010)

Mustafa Eser’le, kitabıyla, yaşadıklarıyla ilgili öğrencileri veya tanıdıklarının yazdıkları için bakınız: Cihat Kaplan (Plevne Anadolu Lisesi’nden sonra Marmara Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu, T.C. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda Erzurum İl Müdürlüğü görevinde bulundu.)

 

*      www.ozgurkocaeli.com.tr     (Ruşen Hakkı/ Günce)

**    blog.milliyet.com.tr/omerscetin

E-mail:bilgi altinkalem.com