Galeri

9

Kategoriler

İki Darbe Arasında, İskender Pala

0a1Çok önce yazmıştım bu yazıyı.

Yeniden baktım yazdıklarıma.

I. Basımı, Şubat 2010’da, Kapı Yayınları tarafından yapılan ve 266 sayfadan oluşan kitap, yeni çıkmıştı kitapçıların vitrinlerine. Çıkar çıkmaz alıp okudum.

Kitap hakkında yazılanları, yazarın kitapla ilgili kendi yazdıklarını okuduktan, televizyon programlarında konuştuklarını dinledikten sonra, bir kez daha inceledim o kitapla ilgili eleştirimi.

Her dönemin mağduru farklı oluyor.

Çekilen acıları, yapılan zulmü… çok kez görüyor, sıkıntıları olabildiğince paylaşıyorum.  Ama bu toplumun “kindar” insanlarla varacağı yeri de görüyorum. Onları haklı görmüyor, gücü ele geçirenin yeni zalim olmasını asla onaylamıyorum.

 

Eserde görebildiklerimi -yeniden- sizlerle paylaşmak isterim:

Eşine, çocuklarına, “benzer hayatları yaşamak kaderleri olan binlerce aileye…” ithaf edilen “İki Darbe Arasında - İlginç Zamanlarda, iki amaçla yazılmış.

“Askerlik yaptığınız 15 yılın anılarını kaleme almaya nasıl karar verdiniz? Amacınız neydi?” diye soran gazeteciye şu cevabı veriyordu Sayın Pala:

“Hakikatlerin bilinmesini, görülmesini istedim. Benimle aynı kaderi paylaşan üç bin civarında insan var Türkiye’de. Bu insanlar benim kadar şanslı değillerdi. Benim elimde başka bir mesleğim ve akademik kimliğim olduğu için kendime başka bir hayat kurabildim. Ama onlar benim gibi hayatlarının ikinci kısmını anlamlandıramadılar. Kimi, çocuğunu okutamadı, kimi evine ekmek götüremedi. Bu kitabı yazmamın amaçlarından biri de ordudan uzaklaştırılan bu insanların hakkını aramaktı. Çünkü onların itibarlarının iade edilmesi gerekiyor.”

“Ayrıca askerlik mesleğine halel getirebilecek uygulamalar varsa bunlar görülsün ve ortadan kaldırılsın istedim. Kitabın buna da vesile olmasını umdum.”[1]

01 Ekim 2003’te Nakkaştepe’de yazılan önsözü, “Yüzlerce benzer öykü içinden bir öykü bu… Keşke yaşanmamış olsaydı. Yaşandı işte…” cümleleri izliyor.

Yazar, “Elinizdeki kitapta on beş yıllık askerlik hayatımı on beş bölüm halinde sizlere sundum. Bir öncesi ve bir de sonrası ile birlikte.” diyor kitabın önsözünde.

Başlıkların altında çok hoş atasözü veya vecizelere de yer verilmiş.

Romen rakamlarıyla sıralanan I. Yıl, II. Yıl, III. Yıl… tamlamalarının ardından gelen başlıklar ilginizi çekebilir:

 

a. Öncesi0a2

1. Çiçeği Burnunda, Ağzı Kulaklarında

2. Koşu Kararı Sayılacaaaak; Say:

“Herr – Şeyy – Vatann – İçinn!..”

3. Kıyı Başı Yolumuz Aşar Gideriz

Top Sesleri Altında Koşar Gideriz

4. Tomurcuğa Durmayan Ağaç Odundur

5. Eğitim-Öğretim Teftişe Feda Edilirse…

6. “Değiş ya da Öl!..”

7. Ceza-yı Sinimmar

8. Zoraki Gezgin veya Çağdaş Evliya Çelebi

9. Taş Düştüğü Yerde Ağır

10. Bavulum Hazır Dursun!..

11. “Yüzbaşı!.. Bizi Mahkemeye Verirsin Ha?!..”

12. İyi İnsanlar, Kitaplar ve Belgeler Arasında

13. Dedikodular… Asılsız Mektuplar…

14. Mutlu ve Tedirgin

15. “Ha!.. Siz Bizim İskender’den Bahsediyorsunuz!..”

 

b. Bir Şerefsiz(!) Asker

Bu son bölümü, “İsimler Dizini” ve “Belgeler” takip ediyor.

 

Kitabını ele alanlara şöyle sesleniyor Sayın Pala:

 “Öte yandan, kitabımın satır aralarında alıntılanıp üzerinde düşünülecek daha yüzlerce cümle var. Lütfen okuyanlar onlara da dikkat çeksinler!..

Mesela askeriyede dindar olduğu için disiplinsiz sayılan subaylara ilişkin cümleler… Mesela babaları/kocaları yargılanmadan TSK’dan kapı dışarı edildiği için dağılan ailelerin hikâyeleri… Mesela suçlarının ne olduğunu bilemeyen, şereflerine leke sürülerek toplumun vebalı saydığı insanların yaşamları… Mesela şerefsizce yazılmış imzasız mektupların şerefsizce mizansenleri… Mesela evine ekmek götüremeyen babaların yüreğindeki kederler… Arkadaşlarının aramaz olduğu, dostlarının kaçıp gittiği, girdiği işyerinden de kovulan ve birkaç yılda çöküveren dağ gibi insanların şakaklarında biriken hüzünler… Mesela babası askeriyeden atıldığı için sicili bozulan beşikteki bebeğin öyküsü… Mesela boğazlara düğümlenip anlatılamayan hatıralar… Mesela bir isim… Mesela bir tarih… Mesela bir… Mesela…

Beni duyan birileri var mı? [2]   

 

ORDUDAN NİÇİN ATILMIŞ?

Kitaba, yazarın anlattıklarına bakarak cevaplayalım bu soruyu:

1.Umduğunu bulamadığı için, askerliği sevmemiş-sevememiştir.

2. Başarılı bir öğretmendir, ama ordunun beklentilerini karşılamaktan uzaktır.

3. Önde olmayı sever, ancak orduda önde olmak sorun yaratmaktadır.

4. Ordunun sosyal yaşama bakış açısı, kıyafet anlayışı, imam-hatip okullarıyla ilgili kaygıları ile yazarın ve ailesinin bakış açıları, yaşama biçimleri uyumsuzdur.

5. İçinde bulunduğu kurumun sivil idareye veya halka yönelik planlarını, düşüncelerini benimsememekte, ilgili sivil mercilere (yanlış bir eylemi engellemek adına) bildirmektedir.

6. Ordunun benimsemediği bir siyasî partiyi ve düşünceyi temsil eden belediye başkanı, kendisi için “Bizim İskender” diyebilmektedir.

7. Başbakan Erbakan, YAŞ toplantısında kendisinden bekleneni verememiş, 163 askerin dosyasını, inceleme gereği bile duymadan imzalamıştır…

 

Özetle, Pala için, “Umduğunu bulamadığı için, askerliği sevmeyen-sevemeyen, hatta mesleğini sürdürmeyi ‘idam fermanı’ olarak değerlendiren, ordunun yaşam tarzına ve dünya görüşüne uygun yaşamayan, namaz kılan, eşi tesettüre uygun giyinen, kızı imam-hatipte okuyan, ordunun beklentilerini karşılamaktan uzak bulunduğu için ordu mensupları tarafından dışlanan, ordunun üst kademelerindeki komutanlarının görüş ve düşüncelerini tehlikeli bulan ve bunları etkili ve yetkili sivillere aktaran… bir binbaşı ordudan atılmış ne var bunda?” diyebilirsiniz.

Ya da ne bileyim,İnancı sağlam, vatan ve millet sevgisiyle dolu, bilen ve bilgili olmayı erdem sayan, hiçbir siyasî parti veya düşüncenin neferi olmadığı hâlde sürekli birilerinin adamı sayılan, inancına uygun şekilde yaşamak istediği için, on beş yıllık manevî işkencenin üstüne, emekliliğine azıcık bir süre kala ordudan atılan bir binbaşı…” da diyebilirsiniz onun için.

 

DİLİ DOĞRU KULLANMAK

İskender Pala, yazdıklarını düzeltmeye kalkan astsubaya şöyle diyor:

“Siz benim yazdığımı aynen temize çekin ve lütfen düzeltmeyin. Türkçe kitabı yazan biri Türkçe hatası yapmaz.” s. 23

Bu cümleyi okumasam, Türkçe hatalarını umursamaz geçerdim. Cümle fazla iddialıydı. “Yapar Sayın Pala, öyle çok yapar ki farkına varmadan, kendi de şaşar kalır yaptıklarına. Lütfen çok beğendiğim Ceza-yı Sinimmar bölümünü yeniden okuyun. Öyle çok hata var ki…” demek geçti içimden.

Türkçe kitabı da yazdım, başka kitaplar da. Hatta yazdıklarımı, yayınlanmadan önce birkaç kez inceledim. Sonradan, pek çok hata buldum; işin uzmanı, en az üç kişinin incelemesinden geçmişken her biri.

Birilerinin kitaplarını tanıtır veya eleştirirken iyi niyetliyim. Kimseyle alıp veremediğim yoktur. Kitabın yeni baskısı için değerlendirebileceği birkaç şey söyleyebilsem yazarın/ yazarların, diye düşünürüm yalnızca.

Kitaptaki birkaç cümleyi ele alalım:

Hakikat, ben neden asker olmak istiyordum?” s.1

Sözcüğün yanlış anlamda kullanılması: “Hakikaten/ Gerçekten”

 “Bir insan, tanımadığı bir başka insanın hayatına mecra çizer gibi…” s.19

Tamlama yanlışı yapılmış; sıfat tamlaması değil, isim tamlaması olmalıydı: “Bir insanın, başka bir insanın hayatına mecra çizmesi gibi…” denilmeliydi.

Yerli yersiz öyle çok “varmak” eylemi kullanılmış ki kitapta… Birkaç örnek:

“Salona varınca videoda porno film oynadığını gördüm.” s. 60

İçimden varıp sebep olanların yakasından yapışmak geliyor, tıpkı onlar gibi gücün kanunu ile bunu bir de onlar hissetsin istiyorum, ama öfkem çabuk geçiyor, kendimi toparlıyorum ve hatta dilim varıp bir beddua bile edemiyorum.” s. 227-228

 Dolaylı tümleç eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğu örneği:

“Bunun tek sebebi, bilimsel titrim olan ‘Dr.’ unvanının olumsuz rüzgârıydı ve başka yerlerde bu unvan insanlara itibar kazandırırken (burada) beni itibardan düşürüyordu.”

Cümleye “burada” sözcüğünü eklenmezse “başka yerlerde” ifadesi, “itibardan düşürülen yer”i de kapsar ki yazarın anlatmak istediği o değil.

Münzir, adamlarıyla birlikte sarayını görmek için gelmişler.” s. 95

Özne- yüklem uyumsuzluğu, çoğul eki yanlışlığı yapılmış. Bu cümlenin öznesi Münzir. Sarayı görmeye gelen adamları değil. Tümleçte yer alan kişiler dolayısıyla çoğul eki kullanılmaz.

“İlk katta harikulade döşenmiş ve duvarları nakışlanmış odalar, salonlar hepsinin gözünü almış, hayran kalmışlar.” s. 95

Özne, tümleç eksikliği, yüklemdeki çoğul eki anlatımı bozmuş. Hayran kaldıkları şeyler için odalara, salonlara denilmesi gerekirdi. Yüklemdeki hatayı da düzeltirsek, “İlk katta harikulade döşenmiş ve duvarları nakışlanmış odalar, salonlar hepsinin gözünü almış, hepsi o odalara ve salonlara hayran kalmış.” cümlesi, kitaptaki cümlenin doğru biçimi olurdu.

 “Kurnaları billurdan, suları gül kokusundan imiş”. S. 96

Ekin yanlış kullanılması anlatımı bozuyor. Suları gül kokusundan olmaz, gül kokulu olur. Cümle ikiye bölünmeliydi: “Kurnaları billûrdanmış. Suları gül kokulu imiş.”

 “Sinimmar’ın bedeni Dicle’nin sularında parçalandığı o günden itibaren, ödül yerine ceza alan insanların durumunu anlatabilmek için ‘Ceza-yı Sinimmar (Sinimmar’a verilen ödül) tamlaması bir deyim olarak anılmaya başlanmış.” S. 97.

Parantezin görevi nedir? Açıklama doğru değil! Sinimmar’ın cezası olmalıydı. ANMAK sözcüğü yanlış kullanılmış ve deyim değil, olay kastedilmiş.

“Ama araştırmaya başlayınca anladım ki küçücük bir düğme üzerinde koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinin (NESİ?) tabakalanıyordu. Makalenin boyutu arttı ve (MAKALE) birdenbire görsel bir kitaba dönüştü.”  s. 176

Öğe eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğu oluşmuş. Belirtilen yerlere eksik olan sözcükler konmazsa cümlede anlatım bozukluğu oluşur. Belki de ek yanlışlığı yapılmıştır: “Ama araştırmaya başlayınca anladım ki küçücük bir düğme üzerinde koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi tabakalanıyordu.”

Yani, Türkçe kitabı yazan birileri de Türkçe hatası yapar. Öyle çok yapar ki Sayın Pala, inanın bu sıraladıklarım devede kulak kalır.

 

OKUYABİLECEĞİNİZ BİRKAÇ YAZI DAHA

Ertuğrul Özkök: “Nehrin başında oturan insanlar bazen ilginç tesadüflerle karşılaşır.

Hatta bunlara ilginç değil, ‘İlahi tesadüfler’ bile denilebilir.

Önceki akşam, Hürriyet’in taşra baskısı geldiğinde, elimde yukarıdaki kitap vardı.

Hürriyet’in manşeti, ‘Keşke yaşanmasaydı…’ diyordu.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Başbakan’ın eşinin GATA’ya alınmaması ile ilgili duygusunu bu cümleyle dile getiriyordu.

Kitabın kapağını açtım, girişindeki ilk cümle şuydu:

‘Keşke yaşanmasaydı…’

28 Şubat döneminde ordudan uzaklaştırılan bir asker ile onu uzaklaştıran ordunun şimdi başında olan komutan, aşağı yukarı aynı gün, ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyordu.

Bugün olup bitenlere, Ergenekon davası adı altında bazı kişilere yapılan haksızlıklara baktığımda, ilerde bazı insanların ağzından, bu cümleyi daha epey işiteceğimizi hissediyorum.

Ama bir ülkede, bir dönemin mağduru ile bir başka dönemin mağruru, ‘Keşke yaşanmasaydı’ cümlesini aynı gün telaffuz ediyorsa, bu cümle umut verici bir slogana dönüşebilir.

Yaşadığımız son yıllar bize şunu gösterdi.

‘Mağrurluk’ ve ‘mağdurluk’; ‘mezalim’ ile ‘zulüm’ bazen 5-6 yıl içinde yer değiştirebiliyor.

Her ikisinin de olmaması için böyle kitapları okumak lazım.”[3]

Sanırım şu satırları siz de ilginç bulacaksınız:

 “… Türkiye’de, Divan edebiyatını en iyi bilen ve sevdirmek için, en gazla çalışan edebiyatçıların başında gelmektedir.”

“Bana göre, İskender Pala’nın kitaplarını okumamış olmak, (özellikle ‘Katre-i Matem ve Babil’de Ölüm- İstanbul’da Aşk’ isimli romanlarını) büyük bir eksikliktir. Zira bu kadar akıcı bir üslûbu, zengin bir kelime hazinesini, her kitapta bulmak mümkün değildir.”

“Kendisinin, ‘İki Darbe Arasında’ isimli, yeni çıkan kitabını; sık sık akan gözyaşlarımı silerek, soluksuz biçimde okudum. Ve çok etkilendim. Zira yazılanlar ile ilgili olarak kendi hayatım ve Türkiye Gazetesi’nde ‘Dış Politika’ konularında yazan, emekli albay ağabeyim M. Necati Özfatura’nın hayatı ile ilgili, benzerlikleri düşündüm.”[4]

 

MÜJGÂN HALİS’in “Bizim İskender” başlıklı röportajı için bakınız: MÜJGÂN HALİS, eSabah, 14.02.2010.

Milli Gazete’deki, “İki Darbe Arasında…” başlıklı yazı için 12 NİSAN 2010 tarihli gazeteye bakınız.

Edebi fikir adına Prof. Dr. İskender PALA ile yapılan söyleşi için WEB.

 

“İskender Pala gerek şahsiyeti, yaşayışı ve düşünce yapısı itibarı ile gerekse vücuda getirdiği eserleri ve verdiği konferansları ile bilhassa üniversite gençliği arasında çok iyi tanınmış ve oldukça sevilmiş, ülkemizin ender yetiştirdiği edebiyatçılarından birisidir.”

“Büyükşehir Belediyesinde Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptığım dönemde, İskender Pala’yı birkaç kez davet ederek Konya’mızda misafir etmiş ve konferans vermesini sağlamıştık. Bu münasebetle kendisini yakından tanıma ve birebir sohbet etme imkânı da bulmuştum.”[5] diyen ve görevden alınınca yalnız bırakılışını aktaran Konya Büyükşehir Belediyesi (eski) Genel Sekreter Yardımcısı Salih Sedat Ersöz’ün yazdıkları için bakınız: Keyif Haber, 17 Haziran 2010.

 

İskender Pala ve Dreyfus davası başlıklı yazı için bakınız: Mevlana Çakıral [email protected] – 09.04.2010.

Oğuzhan Saygılı’nın “İskender Pala’nın Askerî Yüzü” başlıklı yazısı: Haber 46, 15 Mart 2010.

 

SONUÇ

Sağcılara haksızlık etmiş Sayın Pala.

Görüşlere bağlı genellemeler kesinlikle yanlış.  

Menfaati söz konusu olduğunda her görüşten insan, şekil değiştirebiliyor.

Şu birkaç cümleyi de aktarmadan kitabı kapatmayayım:

“Kendi başıma gelenlere ve o günlerde yaşadıklarıma bakarak neredeyse bu ülkenin çoktan beri bir 28 Şubat sürecine ihtiyacı olduğunu(!) bile düşünmeye başlamıştım. Bu dönemde İslamî konular ve uygulamalarda belli bir denge yaratıldığı ve dinin yozlaştırılmış kısımlarının törpülendiği kesindi… Bunun sosyal yaptırımını daha sonra ben de kendi ailemde görecektim. Söz gelimi ben asker iken –göze batsa ve bize zarar eriştirme ihtimali olsa da- pardösü giymekten taviz vermeyen eşim, artık –askerliğimiz bittiği için pardösüden ayrılmasına hiçbir mecburiyeti yokken- etek ceket de giyebiliyor. İmam-Hatip okulunda vaktiyle omuzlara dökülen eşarpla okuyan kızım şimdi pantolon üzeri tunik ile gezebiliyor. Geriye dönüp baktığımda, askeriyeden atılmamda en belirgin fişlenme ve o dönemde birer sembol ve gösterge olarak algılanan eşimin pardösüsü ile kızımın İmam-Hatip’te okuması konusunda, eğer şimdiki gibi düşünüyor olsaydım, nasıl davranırdım ve o süreci nasıl yaşardım, bilemiyorum. Çünkü din adına dayatılan pek çok şeyin aslında gelenek olduğunu, hatta bazen hurafe olduğunu keşfetmek uzun zaman ve büyük acılara sebep oldu… 28 Şubat’tan sonra tesettür kıyafetinin bir örf meselesi olduğunu söyleyen din adamları önceleri nerelerdeydiler?!..” s. 217-218

 

[1] İskender Pala, Taraf (Özlem Ertan), 8 Şubat 2010.

[2] İskender Pala, 23 Şubat 2010, Salı; Zaman.

[3] Ertuğrul Özkök, kitap hakkında Hürriyet’te, 6 Şubat’ta “Sanki İlahi Bir Tesadüf” başlıklı bu yazısına ilaveten iki yazı daha yazdı. Onları da okursanız, İskender Pala’nın bu yazılar için yazdıklarını da okumayı unutmayınız.

[4] Dr. Burhan ÖZFATURA.

[5] 20 Şubat 2010 tarihli yazısından alınmıştır.