Galeri

04

Kategoriler

Hân-ı Yağma: Tevfik Fikret

dolunay   II. Abülhamit Dönemi, önceki şiirler vasıtasıyla özetleyerek anlatıldı.

Taha Akyol, Hürriyet gazetesinde Lozan’ı irdelediği yazılarının birinde: “Muhafazakârların bir kısmı, karmaşık gerçekliği araştırmadan, siyasi propaganda için işlerine gelen birkaç olayı seçip ona göre ‘bütün’ hakkında hüküm veriyor.”

“Tabii sadece onlar değil, hemen bütün ana akımlarımızda bu yaygındır: Atatürk’ü, İnönü’yü, Menderes’i… Yahut Tanzimatçıları, Abdülhamid’i, İttihat ve Terakki’yi araştırmak yerine övmek veya yermek için birkaç olayı ya da vecizeyi seçerek kocaman hükümler inşa ederiz.diyordu.

Kimseye haksızlık etmek niyetinde değilim. Yazılanı değerlendirmek okuyucunun işidir, ama yazanın kendi fikrini belirtmesi de doğaldır.

 

HÂN-I YAĞMA’ya Doğru

“31 Mart Olayı” gerçekleşmiş, II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, V. Mehmet Reşat Dönemi (Gerçekte bu dönem, Enver, Talat ikilisinin, nispeten Cemal Paşa’nın yönlendirmesiyle götürülmüştür.) başlamıştır.

Daha başlangıcında, saray yağmalarının (Bir başka yazının konusudur.) haddi hesabı yoktur.

17 Aralık 1908’de, III. Meclis-i Mebusan (1908 – 1912) açılır. Meclis farklı gruplardan oluşmaktadır. En güçlü grup, İttihat ve Terakki Fırkası’dır ve 60 civarında vekilin desteğine sahiptir. Bu Meclis, 18 Ocak 1912’de, V. Mehmet Reşat tarafından kapatılır.

IV.’sü, 18 Nisan 1912’de açılır. Balkan Savaşları (8 Ekim 1912’de başlar, 1913 yazına kadar devam eder.) Dönemi öncesidir.

“Gelen gideni aratmıştır.” II. Abdülhamit’in İstibdat Dönemi’ni bile aratacak uygulamalar görülmeye başlanmıştır.

 

Bakın ünlü tarihçimiz ne diyor II. Abdülhamit Dönemi için:

“Onun zamanında Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Balkanlar’da Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın kuzey kısmını, Ege adalarını, Ortadoğu’da bütün Maşrık (Doğu) Arap dünyasını, sadece sözde değil, dominyon statüsünde bağlı Mısır ve iki sancak olarak bugünkü Libya’yı kapsıyordu.” (“… da sonra ne oldu peki?” diyorsanız şu kitaba bakmalısınız: İlker Başbuğ: Osmanlıdan Cumhuriyete Güç Odaklarının Mücadelesi, Kırmızı Kedi Yayını, 2018.)

Devamında şöyle diyor ünlü tarihçimiz:

“II. Abdülhamid saltanatı, her şeye rağmen uzun bir barış dönemi sayılır. Osmanlı eğitiminde, sağlık kuruluşlarında, Anadolu’da, Suriye’de tarımın kalkınmasında atılımcı bir dönem sayılmalıdır.”

Aşağıdaki kitapları okumamızı da öneriyor:

“İlber Hoca öneriyor:

II. Abdülhamit ve Dönemini Anlamak için Okumanız Gereken Kitaplar:

Sultan Abdülhamid/ François Georgeon,

Abdülhamid’in Valileri: Osmanlı Vilayet İdaresi 1895-1908  / Abdulhamit Kırmızı,

Enver Paşa (1. cilt) / Şevket Süreyya Aydemir,

The Problems of External Pressures, Power Struggles, and Budgetary Deficits in Ottoman Politics Under Abdulhamid II (1876-1909): Origins and Solutions, Engin Deniz Akarlı.”

 

 

Şiire geçelim:

 2

HÂN-I YAĞMA

(Asıl metnin hemen altında yer alan açıklamaları; dizelerin kalıbını bozmadan, anlatılanı aktarma düşüncesi; sözcük ve tamlamaların günümüz halk diliyle karşılıklarının dizelerde, yerli yerinde ve anlaşılacak biçimde kullanılması gibi düşüncelerle, “bazı bölümlerde” yazının kalınlığı ve karakteri, ayrıca altılı birimlerin açıklamalarının yeri içeriye doğru kaydırılmıştır.)

Bu sofracık, efendiler – ki iltikâma muntazır,

Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayatıdır;

Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır,

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu sofracık, efendiler – ki yutulmayı bekliyor,

Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayatıdır;

Şu milletin ki acı içinde, şu milletin ki can çekişiyor…

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır!..

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 1

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir,

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Şu nadi-i ni’am, bakın kudûmunuzla müftehir,

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hakk da eldebir…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zî-safa sizin!

Doyunca, tıksırınca, (ç)atlayıncaya[*] kadar yiyin!

 

Efendiler pek açsınız, bu yüzünüzden bellidir,

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Şu nimetlerin çağrısına bakın, ayak basmanızla iftihar ediyor!

Bu hakkıdır din uğruna savaşınızın, evet, o hakk da eldebir…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu keyif veren yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, (ç)atlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta, say:

Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray;

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay…

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay;

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta, say:

Hısım, akraba, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray…

Bütün sizin efendiler, konak, saray, gelin, alay…

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikamı var…

Bu sofra iltifatınızdan, işte ab u tab umar;

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin!

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

Gösterişin gururu var, intikam sevinci var…

Bu sofra ilginizden, işte güzellik umar;

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu cana can katan yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını,

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini,

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini…

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini;

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını;

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini…

Bütün mal ve mülkünü, gönlünün olanca isteklerini…

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak;

Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak.

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak…

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin!

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler dayanıklı, güçlü, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu ahenkli, müzikli, eğlenceli yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Haziran 1912.

[*] Tevfik Fikret’in Hân-ı Yağma adlı bu şiirinin nakarat beyitlerinde, farklı kaynaklarda, “patlayıncaya, çatlayıncaya” uyumsuzluğu var. Sanırım şair denemelerde bulunmuş. Benim seçtiğim kaynakta altı çizili bölümlere dikkat edilirse, nakarat olması gereken beyit, ilk dizede değişiyor ve sonraki dizede ise “çatlayıncaya” ifadesi kullanılıyor.

İkinci birimde, “eserin basımı sırasında gözden kaçmış olabileceği düşüncesiyle” sonraki beyitlerin doğru olacağını varsaydım, “o bölümde de” “ç(p)atlayıncaya” sözcüğünü kullandım. Kitapta “patlayıncaya” sözcüğü yer alıyor.

Bakınız: Rübab-ı Şîkeste ve Tevfik Fikret’in Bütün Diğer Eserleri; Fahri Uzun, İnkılâp ve Aka,  Nurgök Matbaası, İstanbul, 1962.

 

Tevfik FİKRET (1867-1915)

Mehmet Tevfik (Fikre3t), 1867′de (24 Aralık) İstanbul’da doğar. Mahmudiye Rüştiyesi’ni bitirir, Galatasaray Sultanisi’ne girer. “Muallim Naci” ve “Recaizade Ekrem”in öğrencisi olur.

1888′de, maaşını hak etmediği gerekçesiyle “Hariciye İstişare Kalemi”nden ayrılır. “Ticaret Mekteb-i Âlîsi”nde öğretmenlik yapar.

Mirsad dergisinin açtığı bir şiir yarışmasında birinci olur (1891).

1892′de Galatasaray Sultanisi öğretmenidir, 1894′te ona ilaveten, Malûmat dergisi çalışanıdır; 1896′da, Robert Kolej’de öğretmendir, ona ilaveten Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri müdürüdür.

1895′te, II. Abdülhamit’in memur maaşlarını ödeyememesi, hazinemizin boşalması, dış borçlar, memur maaşlarında kesinti yapılacağı haberleri üzerine, sarayın, üst tabaka devlet görevlilerinin çocuklarının daha çok Fransızca eğitimi almaları amacıyla gönderildiği Galatasaray Sultanisi’ndeki görevinden ayrılmasıyla dikkati çeker.

Baskılar, sansür, sürgün ve jurnal korkusu, halkı da bezdirmiştir, “Servet-i Fünûn”cuları da…

Önce Servet-i Fünun yazarlarından birkaçıyla birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi, sonra, arkadaşı Hüseyin Kâzım’ın Manisa’nın bir köyünde bulunan çiftliğine yerleşmeyi düşünür.

Yapamaz.

16 Ekim 1901’de eleştirmen Hüseyin Cahit’in Fransızcadan tercüme ettiği “Adalet ve Hukuk” makalesi yüzünden kapatılan “Servet-i Fünûn” dergisinden ayrılır.

O okulda görev yapması karşılığında, Robert Kolej yakınındaki Aşiyan’ı yaptırır (şimdiki Tevfik Fikret Müzesi).

“Güçlü muhalif”tir! Şiirleri dilden dile dolaşır.

Seveni de olur, kızanı da…

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yazmadan duramaz, arkadaşlarıyla Tanin gazetesini kurar.

Gazete İttihad ve Terakki’nin yayın organına dönüşünce, oradan da ayrılır.

Galatasaray Sultanisi’nin müdürü olur.

31 Mart Olayları sırasında zarar görmemesi için kendini, okulun kapısına zincirler; ancak ertesi gün istifa eder.

Millî Eğitim Bakanı Nail Bey’in ısrarıyla döner.

Nail Bey’den sonra Millî Eğitim Bakanı olan Emrullah Efendi’yle anlaşamaz, Galatasaray’dan ayrılır.

Aşiyan’a çekilir.

“Tarih-i Kadim”, “Tarih-i Kadim’i Zeyl”, Sis, “Doksan Beşe Doğru”, “Han-ı Yağma” gibi şiirleri, tartışma yaratır.

Modern bir anaokulu/ ilkokul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkarmak gibi tasarıları olursa da bunları gerçekleştiremez.

Şeker hastasıdır.4

19 Ağustos 1915′te İstanbul’da ölür.

 

Eserleri: Rübab-ı Şîkeste, Haluk’un Defteri, Şermin, Tarih-i Kadim, Tarih-i Kadim’i Zeyl…