Galeri

7

Kategoriler

Denize Yağan Kar: Mustafa Eser

deniz2Yıllar önce yazdıklarımla yenilerini, “sağdan soldan, inanan inanmayan, oradan buradan, eski yeni…” ayrımı yapmadan bir araya getirmeye çalışıyorum.

Gündemin on yıllar sonra dahi değişmediği olabiliyor ülkemizde. Yazanı suçlamak gibi bir derdim yok; vebal varsa, gündemi oluşturanlarındır çünkü.

“Yazılanların yetkiyi elinde taşıyanlara bir faydası olur mu?” derdindeyim.

Hele şu ara, filanca ülkeye verilecek adalet konulu her türden tavize karşı milletçe aynı yerde olduğumuzu sanıyorum.

Kitaba geçelim:

Mustafa Eser’in “Denize Yağan Kar” adlı romanı Altın Kalem Yayınları’ndan Haziran 2007’de çıkmıştı. Ödüllü bir belediye başkanıydı yazarı. Hedefti o günlerde!

Piyasaya çıktığı gün aldım. Kitap epeyce sarsmıştı beni. Yazarı “ADALET” istiyor, adalet dağıtacak merciler arıyordu.

Anayasa değişiklik paketinin tartışıldığı günlerdi. Kendisine: “Yaptığınız hukuka uygun mu?” diye soran bir gazeteciye, iktidar partisinin üst düzey yöneticilerinden birisi: “Türkiye’de hukuk var mı ki?” demişti.

“Türkiye’de hukuk var mı ki?!”

Romanın ana kahramanı, eski belediye başkanı Cevat Bey de bir başka biçimde soruyor aynı soruyu:

“Hangi Türk adaleti? Hangi tarafsız ve bağımsız mahkeme? Yoksa benim tanık olmadığım başka bir adalet mi var?..”

Yarım paket sigara parası için (1,75 TL), bir iftiraya dayanılarak ve üstelik suçun işlendiği iddia edilen tarihten tam on beş yıl sonra, on yıl hapis cezası alan bir zamanların ünlü, ödüllü, örnek belediye başkanı, otobiyografik romanında kendince şöyle cevaplamış soruyu:

Türkiye özellikle bu son 50 yıldır iyi yönetilmemişti. En başta dış borç bataklığına saplanmış, bu nedenle İMF kanalıyla başta ABD olmak üzere borçlandığı egemenlere, para babalarına, bağımsızlığını gölgeleyecek derecede ağır ödünler vermek zorunda kalmıştı… Alınan borçlar ise yatırımlara harcanmamış, iş sahaları açılarak fakir halka iş imkânları yaratılmamış, içerideki bir avuç işbirlikçi ve vurguncu tarafından yağmalanmıştı… Ekonomi bu şekilde komaya sokulmuşken, öte yandan şeriatçılar, tarikatçılar bu müsait ortamda sosyolojik bir gerçek olarak önem kazanmış; din bezirgânları devlet yönetiminde etkin görevler üstlenme fırsatı yakalamışlardı…

Yanlış politikalar ve günlük gailelerle, zaten kurumlaşamamış hukuk sistemimiz iyice dejenere edilmiş, en acısı da bütçeden ayrılan sadaka niteliğindeki ödeneklerle, adliye, namerde muhtaç bırakılmıştı… Adaletin bu şekilde acze düşürülmesi ile köylü kurnazlarının, vurguncuların, ‘dayı’lı sünepelerin sevip de geliştiği dumanlı bir ortam yaratılmış, bu ortamda halkın derisini yüzen birçok haramzade ve kurum, pervasızca at oynatmaya başlamıştı.

Devlet aciz, adalet çaresiz ve şaşkındı…

Hele son birkaç yıl içerisinde bankacı, iş adamı kisvesiyle kendi halkını soyup soğana çevirmeyi marifet bilenlerin, yıldız politikacı yakınlarının ve dinî şerbetli sermaye gruplarının götürdükleri 50, 60 milyar dolar ise hepsinin tuzu biberi olmuş, üstelik bu gidenlerin bir senti bile geri alınamamıştı… Hâkimlerin de iç karartan bu tablodan etkilenmemeleri düşünülemezdi. Bütün bunlara sebep olanları, eskimiş, dengesi bozulmuş olsa da ellerindeki adalet terazisinde tartmak istemeleri, onların hem meslek, hem insanlık, hem de yurttaşlık görevleriydi.

Ne var ki bu vatansever ve namuslu yargıçlar, 3, 5, 10 milyar dolar götürenleri ellerine geçiremiyorlardı… Elleri o büyük balıkların yanında küçücük kalıyordu… Onlar da durumdan görev çıkarıp… bu konuyla ilgili önlerine getirilen her balığı, o eski terazilerine atarak iştahla ‘suçlu’ diye etiketlendiriyorlardı…

Ellerine iftira ile düşürülmüş… kimsesiz ve fakir eski belediye başkanını, diş biledikleri vurguncu hamisi siyasetçinin simgesel objesini, işlemediği ayan beyan belli bir suçtan mahkûm ederek… kahraman olmak istiyorlardı.”

Kaç kişi tümüne katılır, yazarın “sol” bakış açısıyla yapılmış yorumlarına, düşüncelerine bilemem. Ama en azından kendi görüşleri açısından bakıldığında, samimi dindara değil de inancı menfaati için kullanan gruplara, kesimlere yönelik ağır eleştirilerde bulunduğu söylenebilir.

Eserin konusu, Erzurum’dan İzmit’e uzanan -24 bölümlük- müthiş bir yaşam mücadelesi.

440 sayfada, hapishane ortamı, sağ-sol çatışmaları, tarikat şeyhleri veya “din baronları” ile “kirli menfaat gruplarının çürümüş eğitim, adalet, ekonomi, devlet anlayışları” aktarılıyor.

Geçmiş-hâl gidiş-dönüşleriyle, özellikle Cevat Bey’de somutlaşan adaletin ürpertici yanılgısı, dikkate değer yorumlarla sunulmuş.

Yazarı, hiç değilse adaletin yer yer yamulan terazisi konusunda desteklemeyen olmaz sanırım. Gazetelerde yer alan haberleri incelediğinizde kesin yargınız şu oluyor çünkü:

Adaletin terazisi her zaman doğru çalışmıyor!

Yazarın dediği gibi canımızı alanların, günümüzü ve geleceğimizi çalanların bazen yalancı tanıklarla, bazen zaman aşımıyla serbestçe aramızda dolaşabildiği bir ülke değil mi burası?

Hatırlıyor musunuz bilmem, “Bana mı sordun parayı verirken?” demişti en sorumlu; İslâmcı bilinen bir grup tarafından, yurt dışında dolandırıldığını söyleyen adama. Nasıl bir yönetim/ yöneticilik anlayışıydı bu? Ev alırken, bir yerlere para yatırırken o en sorumlu olması gerekeni mi aramalıydık?

Devleti yönetenlerin halkı dolandırıcılardan korumak, güçlünün değil, haklının savunulmasını sağlayacak, suçluların türlü oyunlarla kanunların açıklarından yararlanarak adaletin elinden kurtulmasını önleyecek düzenlemeleri yapmak gibi bir görevleri yok muydu?

Kaç kişinin parmağını kesmemiştir paslı, yamuk teraziler, bizimki gibi  ülkelerde?!

Aynı derneğin anlaşmalı yalancı tanık ifadeleriyle ne zulümlere uğradım geçmişte bir bilseniz. Yazarla çok farklı kulvarlarda koşmuş olmama rağmen, bu yüzden mi böylesine etkiledi bu kitap beni?

Eserin bazı bölümlerinin değiştirildiği ya da en azından yumuşatıldığı anlaşılıyor; çünkü yayımlanmadan önce eseri okuma fırsatı bulan Ruşen Hakkı*: “Sevgili Mustafa Eser’e bazı önerilerde bulunmuştum, çok ağır sözlerin yumuşatılmasını, gerçek isimlerin romandan çıkarılmasını istemiştim. Çünkü başına gelen haksızlıkları bir türlü içine sindiremeyen Mustafa Eser, kalemini fazlaca sivriltmişti. Romanı okurken gördüm ki bazı kişi ve yer adları olduğu gibi duruyor, ama daha yumuşak bir şekilde…” diyor.

16. 07. 2007’de İzmit TV 41’de romanın yazarı Mustafa Eser ile yapılan söyleşiyi izleyen ve sonrasında da kitabı alıp okuma fırsatı bulan, Milliyet blog yazarı Ömer Sebahattin Çetin**: “Kitabı, bitirene dek elimden bırakamadım.” diyor.

Yazarının bir edebiyat öğretmeni olması, kitabın okunuşunu kolaylaştırmış. Akıp giden cümlelerin nedeni yalnızca bu değil; yazanın, kendi yaşamından aktardıkları dolayısıyla oluşan duygu yoğunluğu da etkilemiş anlatımını.

Düşünce yapınıza uymasa bile suçsuz yere hapsedildiğini haykıran bu eski başkanın çığlığını duymalısınız.

Çoğunu ya da en azından bir bölümünü yazıp kullanacağınızı umduğum güzel şiirlerle süslenmiş bu romanı, ülkesi adına bir şeyler üreten herkes -öncelikle kitap, dergi, gazete ve televizyon dünyasında boy gösterenler- okumalı. (11 Aralık 2007, güncelleme 16 Haziran 2010)

Mustafa Eser’le, kitabıyla, yaşadıklarıyla ilgili öğrencileri veya tanıdıklarının yazdıkları için bakınız: Cihat Kaplan (Plevne Anadolu Lisesi’nden sonra Marmara Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu, T.C. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda Erzurum İl Müdürlüğü görevinde bulundu.)

 

*      www.ozgurkocaeli.com.tr     (Ruşen Hakkı/ Günce)

**    blog.milliyet.com.tr/omerscetin

E-mail:bilgi altinkalem.com