Galeri

32

Kategoriler

Şair Fehmi Erdoğan

Fehmi ErdoğanÇapa Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, Eskişehir Şairler, Yazarlar ve Ozanlar Derneği (EŞYODER) üyesi Şair Fehmi Erdoğan, “Küçük yaşlarda şiir yazmaya başladım, Almanya’da bulunduğum süre zarfında şiir dünyam daha da zenginleşti.”, “Şiirlerim ilk olarak ‘Al Götür Beni’, ikinci olarak ‘Düş Yağmuru’ adlı kitaplarımda toplandı. Şiirlerimde insan, yurt güzellikleri, doğa, anne, çocuk özlemi, aile sıcaklığı ve sevgisi bulunmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında yazdığım şiirler için çeşitli resmî makamlardan ödüller ve teşekkür belgeleri aldım. Türk edebiyatında, çocuk edebiyatı üzerine ilk tezi hazırlayan şairim.”  diye tanıtıyor kendisini.

Erdoğan, Eskişehirlidir. Hayatı, edebî kişiliği ve şiirleri, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Fen Edebiyat Fakültesi’nde tez konusu oldu (Bakınız: Serhat Bayrı, ESOGÜ Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Halil Buttanrı’nın danışmanlığında 80 sahifelik tez.). Şairin Türk dünyasına bağlılığını, Türkî cumhuriyetlerimizin “şair-şiir” toplantılarına katılıp ortak kültürümüze katkıda bulunma isteğini, farklı lehçe ve şivelerimizle yaptığı denemeleri, engelli yurttaşlarımıza olan ilgisini ve sevgisini şairimizi tanıyan, hakkında yazılanları okuyanlar biliyor olmalıdır.

Fehmi Erdoğan, özellikle Türk birliği konusunda, temiz, saf Anadolu insanının ruh yapısı ve duygu derinliğiyle yazdıklarında, memleket sevgisi ya da hasretini ele alıp işlediklerinde çok başarılıdır.

Öneri:

Şiir yazıyorsanız aceleniz olmamalı; önünüzde duruyorsa, düzeltme fırsatınız varsa, her gün bir dizesine, hatta sözcüğüne dikkatle bakın; sabırla yeniden işleyin. Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı… bulunduğu yere taşıyan nedir?

Anıyı, günlüğü, romanı, hikâyeyi, makaleyi kendi hâline bırakın.

Sular seller gibi akıp gitmeyene, içinize böyle ya da şöyle işlemeyene şiir, onu söyleyene şair demeyin.

 “Önceki yazılarınıza ne oldu?”diye soran dostlarıma, öğrencilerime aynı şeyi söylüyorum: İkide bir “Yahu şu şöyle mi söylenir, yahu bu böyle mi aktarılır?” diyerek yazdıklarımı değiştirmek, yaptıklarımı yıkmak, yeniden yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

Birkaç şiirine (manzumesine) [*], yeni baskılarında dikkat edilebilir düşüncesiyle editör gözüyle ve tabii objektif davranarak bakmak istedim.

Baştan söyleyeyim, aslolan eseri ortaya çıkarmaktır, bunun farkındayım.

Türk Kızları:

Aslı 18 dörtlük olan bu şiirde şair, Türk devletlerini, boylarını, kavimlerini tek tek anıyor:

Azer kızım bal kızım

Al bayrağı al kızım

Getme getme ırağa

Karabağ’da kal kızım

Kırgız kızım yel kızım

At üstünde gel kızım

Oka benzer kirpikler

At bağrımı del kızım.

Uygur kızım ak kızım,

Ay yıldıza bak kızım

Teslim olma sen …’e

Şimşek gibi çak kızım

Fehmi der ki gardaşız

Orhun denen bir taşız

Teller ile sırdaşız

Kopuz dinler her kızım

 

Şiir güzel. Okuyanı gururlandırıyor.

Eksik hazırlık, çalışanın tulumunu bir yerinden mutlaka deler. Yazan, yazdığı konuyu iyi bilmeli. Önce çok ciddî araştırma, sonra yazı… Çalışma yarım, eksik, hatalı ise acil düzeltme…

Şair Azerî kızınaAl bayrağı al kızım” demiş, o bayrak bizimkine pek benzemez. Mavisi, yeşili daha çoktur. Ancak, “al” sözcüğünün eylem olarak da bir anlamı vardır. Bu anlamı da düşünülerek kurulmuşsa o dize, güzel bir buluştur.

Kırgız kızlarının atlılarına eyvallah. Kirpikler okçulukları için kullanılmış; doğru değerlendirme; ancak öyle de olsa, “Kırgızlar’ı anlatan eserlere baktınız mı? Kızlarının ortak özelliklerini araştırdınız mı?” diyesi geliyor insanın.

Uygur Türk’ünün sayısı, gücü, teknolojisi, desteği değerlendirildiğinde “şimşek gibi çakma” sözü beni, bizi çok etkilese de o topluluk söyleneni denedikçe, topluluğun fevrî çıkışları, onlar için biraz daha azalma, yok oluş ve acıdan öte bir anlam ifade etmiyor. Kalıcı öğütlerimizde “ortak akıl”da birleşmeliyiz; çünkü niceliğimiz bütünleştiğinde de “ortak akıl” devrede değilse kaybedenlerden oluruz. Amacımız çoğalmaktır, güçlenerek, gücümüzü arttırarak çoğalmak.

Orhun’da birlik çağrısı muhteşem. Ancak “teller” artık sırdaş değil.

Değil!

Türkiye’m

38 birimden oluşan bu şiirde şair, il il ülkemizi dolanıp bazen illerimizin, Türk’ün, Türkiye’mizin özelliklerinden, bazen güzelliklerinden aktarımlar yapıyor:

Uludağ’da Toroslarda karın var

Ardahan’da, Erzurum’da barın var

Namusun var, şerefin var arın var

 

Gezsem seni karış karış Türkiye’m

Sen cennetle yarış yarış Türkiye’m

Oğuzhan’dan gelir boyumuz bizim

Osman’la sabittir Kayı’mız bizim

Fatihler, Yavuzlar soyumuz bizim

 

Tarihinde anlı şanlı Türkiye’m

Savaşlarda delikanlı Türkiye’m

Kütahya’da çinilerin renklenmiş

Porselende Rize çayın demlenmiş

Ayrılıktan iki gözüm nemlenmiş

 

Çanakkale’n destan destan Türkiye’m

Selam sana eşten, dosttan Türkiye’m

Göllerinde balık kaynar sazanım

Minarede okunuyor ezanım

Esen yelde ses veriyor ozanım

 

Türküleri ezgi ezgi Türkiye’m

Alın yazım çizgi çizgi Türkiye’m

Şiirin planlama eksiği var: İllerimizin yeri yönü sağlam değil. Rastgele bir yerleştirme yapılmış. Acaba şiir, uzaktan yakına bir sıralamayla örneğin Malazgirt’ten, Söğüt veya Domaniç’ten başlayıp tarih; Edirne’den başlayıp coğrafya; Yunus’tan başlayıp kültür dizilimiyle sunulsaydı, örgüsü, iskeleti sağlam bir yapıya kavuşturulsaydı şehir-kültür- özellik karman çorman edilmeseydi çok daha güzel ve etkili olmaz mıydı?

Kıbrıs, Almanya, akraba, eş dost anılarını/ anmalarını da görüyorsunuz kitaplarında:

Altı dörtlükten oluşan Ey Yavru Vatan adlı şiirde şair, halk şiiri koşma tarzı ile serbest nazmı birleştirmiş.

Son dörtlüğüne bakalım:

Lefke ey Magosa ey güzel Girne

Kim demiş sınırlar Van’la Edirne

Övünsün dünyada yaşayan Türkler

Ey Yavru Vatan’ım Kıbrıs seninle

Şiirde madem konu Kıbrıs, seçilen sınırlar da ona uygun olarak kuzey güney hattında ya da yalnız güneyde olmalıydı.

Şiirde madem dörtlük birimi kullanılmış ve koşma tarzı yaklaşımı var; o halde buna uygun uyak düzeni ve hece sayısı şiire daha çok yakışırdı denilebilir.

Son dizedeki “ey” sözcüğünün yerine farklı bir sözcük kullanılmalıydı.

Dünyadan başka yaşadığımız yerden ahret kastedilmemişse, ki öyle görünüyor; o sözcüğü de değiştirmeliyiz.

Uyakları da düşünerek şöyle mi deseydik?

Lefke, ey Magosa, ey güzel Girne!

Övünsün Hakkâri, İzmir, Edirne…

Anamur, Taşucu, Mersin, Silifke…

“Yavru Vatan” Kıbrıs, yine seninle.

 

Alman Evleri

Beş dörtlükten oluşan bir memleket özlemi…

Son dörtlüğü şöyle:

Kokmuyor burnuma yabanın gülü,

Sızlıyor elimde sazımın teli,

Ne zaman dinecek gözümün seli,

Anladım gurbette yaşamak zormuş.

Son dize “Anladım gurbette yaşamak zormuş.” yerine şöyle bitseydi konuya, akışa daha uygun olmaz mıydı?

Memleket özlemi çekmek ne zormuş.

Pınar’a Ağıt

Sekiz dörtlükten oluşan bir ağıt. Anılarla acı bulamacı, dayanılmaz evlat acısı… Yedinci dörtlüğü şöyle:

Kalleşsin ey dünya, zalimsin felek,

Eridi içimde tuttuğum dilek;

Ellerim mezarda titreyen elek,

Pınar’ım avcumdan çıktın da gittin.

Şiirle ilgili bir şey demeyecek, ailece kayıplarımız olan sevgili kardeşlerim ve babam için kendiliğinden akan ve hükmedemediğim şu üç beş damlayı,  yağmura dönüşmeden durdurmaya çalışacağım.

[*] Bakınız: Düş Yağmuru, İstanbul, 2013.

Şairine sevgiyle…