Galeri

04

Kategoriler

Nasıl Bu Hâle Geldik?

xTürkiye’nin son yıllarında medyamızda yaygınlaşan çürümeyi okuyup anlamak istiyorsanız, “Cemiyet”in, “tarafsız sivil toplum örgütleri”nin, “uluslarası basın kuruluşları”nın, “tarafsız uluslarası medya eleştirmenleri”nin değerlendirmelerine de bakmalısınız.

Kaç “gazete” kaldı bu ülkede, kaç “gazeteci” bilemiyorum; ama binlercesinin işsiz kaldığını, onlarcasının “içeride” (Özgür Gazeteciler İnisiyatifi Şubat 2019 raporuna göre -internetteki son rakamı onlar vermişti- 163 gazeteci) olduğunu biliyorum.

Nelere parmak kaldırdı vekâletimizi alanlar, unuttuk mu? Kimlere saldırdı bizi hırsızdan, rüşvetçiden koruması gerekenler? Kimleri tutuklamaları gerekiyordu, kimleri içeri tıktı hukuk adına yola çıkanlar, unuttuk mu sahi?

Nasıl bu hâle geldik biz?

Medya onurlu davransa, onursuzluk bu derece yaygınlaşabilir miydi?

 

Beni en çok etkileyen birkaç yazıyı, beynime kazınan üç beş cümleyi aktarmak istiyorum sizlere. Sonuncudan başlayayım:

“12 yılı Cumhuriyet’te, 27 yılı Hürriyet’te olmak üzere yaklaşık 39 yıl” “gazetecilik” yapan Faruk Bildirici de “veda edenler” kervanına katılırken:

“GAZETECİLİĞE başlarken kendime söz vermiştim. 100 metre koşucusu olmayacak, maraton koşacaktım. Yalansız, dolansız, dürüst, şeffaf, tutarlı ve ilkeli olacaktım. Düşüncelerimden ödün vermeyecek, kimseye özenmeyecek, bedeli ya da ödülü ne olursa olsun özgün, bağımsız ve kırıksız bir çizgi izleyecektim…”

“Ben hep gazetecilik, sessizlerin sesi, mağdurların savunucusu, kamu yararının yılmaz bekçisi olsun; bağımsızlığından ödün vermesin; çıkar gruplarına aracılık etmesin; gerçekleri deforme etmeden aktaran, her konuya ve herkese eleştirel yaklaşan bir güç olsun istedim. Ben hep gazetecilik kazansın istedim.”

“Bugün olmamış olabilir ama yarın mutlaka…” (Bakınız: Ayrılık Zamanı, Hürriyet, 4 Mart 2019) dedi.

Yüreğim parçalanıyor yazdıklarını aktarırken (Onu, dürüst bir gazeteci olarak görmüşümdür hep.), yaşlılıktan mı bilmem.  

eTMSF, 1 Nisan 2007′de Sabah ve ATV’ye el koymuştu, hatırlayanınız kaldı mı bilmem; “Bir Nisan” şakası da değildi üstelik. Sonrasında medyanın yıldızları el değiştirmeye başladı.

Aradan uzun zaman geçti.

Baskılar, zorlamalar, kovulmalar, istifalar… artarak, hızlanarak sürdü.

Fatih Altaylı: “… Bu, bugün, Türkiye’deki herkes için geçerli. Hükümetin kendine yakın hissetmediği, hükümetle aynı fikirleri paylaşmayan, hükümete saygı duysa bile onun yaptığı işlerin bir kısmının doğru, bir kısmının yanlış olduğunu düşünen herkes, iktidarla eğer koşulsuz bir işbirliği içinde değilse, sıkıntı yaşıyor…”

O günlerde “… ‘Alo Fatih’ ile karıştırılmak bana çok dokundu.” (Bakınız: Hürriyet, 27.01.2015 – 22.06, Son Güncelleme: 27.01.2015 – 06.49, C. Özdemir’le konuşma, gazeteler, TV haberleri, C. Kalyoncu’yla röportaj…) dediğinde, “Amma da abartıyor.” diyeniniz olmuş muydu?

Sanmıyorum.

Ancak gazete, TV satın almalar, kovmalar, istifalar… bu olaydan sonra da sürdü.

Liberal olduğu söylenen bir gazeteci: “ , …’a “Çok insancılsınız, çok tatlısınız, bal gibisiniz.”  (Bakınız: 24 Mayıs 2015, gazeteler) bile dedi.

Alışılmış bir yaklaşım, söylem değildi. “Gazeteci” dediğiniz, bir siyasetçiye böyle şeyler söyleyemezdi çünkü. Hele o siyasetçi “Alo Fatih”le ünlenmişse… yakışık almazdı bu.

 

Destekçi (ve nice önemli görevler üstlenmiş olan) Aydın Ünal da veda yazısında:

“…

Kaçıyor muyum? Evet, kaçıyorum…”

“Bilen bilir: Hırsızla, arsızla, haşeratla, asalakla, hainle, münafıkla, yetimin hakkını yiyen yüzsüzle, dönekle kavgadan hiç kaçmadım, kaçmam…”

“Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.”

“Kaçışımız Rahmet-i Rahman’adır (Allah’ın, merhamet edenin bağışlayıcılığınadır).”

“Okur da bilir ki, elin ve kalemin naçar (çaresiz) kaldığı zor zamanlarda dervişane sükût (susma, sessizlik) eylemden evladır (daha iyi, yeğ).” (Bakınız: 22 Ocak 2018, Yeni Şafak) dediğinde de çok sarsılmıştım.

 

Gazete, TV satın almalar, kovulmalar, istifalar…

Ülkede olan biteni, doğruyu, yanlışı, hatalıyı… nasıl anlar bir yönetici?

Görevliyseniz bir yerlerde, uyarmanız mümkünse birilerini, hemen her konuda, yönetenleri kimler önceden uyarmış bir bakınız.

Yağdanlıklar mı? Kalemşorlar mı?

Kimler neden içeride, kim, neyle, nasıl suçlanmış, tutuklanmış; dosya içeriği dökümü yapılıyor mu? Neden içeride ve dışarıda ayyuka çıkmış bu konu?!

 

Sıra “Ombudsman” Faruk Bildirici’ye kadar geldi öyle mi?

Kaç “gazeteci” kaldı bu ülkede sahi?

Nasıl bu hâle geldik biz?