Galeri

8

Kategoriler

Hân-ı Yağma: Tevfik Fikret

dolunay   II. Abülhamit Dönemi, önceki şiirler vasıtasıyla özetleyerek anlatıldı.

Taha Akyol, Hürriyet gazetesinde Lozan’ı irdelediği yazılarının birinde: “Muhafazakârların bir kısmı, karmaşık gerçekliği araştırmadan, siyasi propaganda için işlerine gelen birkaç olayı seçip ona göre ‘bütün’ hakkında hüküm veriyor.”

“Tabii sadece onlar değil, hemen bütün ana akımlarımızda bu yaygındır: Atatürk’ü, İnönü’yü, Menderes’i… Yahut Tanzimatçıları, Abdülhamid’i, İttihat ve Terakki’yi araştırmak yerine övmek veya yermek için birkaç olayı ya da vecizeyi seçerek kocaman hükümler inşa ederiz.diyordu.

Kimseye haksızlık etmek niyetinde değilim. Yazılanı değerlendirmek okuyucunun işidir, ama yazanın kendi fikrini belirtmesi de doğaldır.

 

HÂN-I YAĞMA’ya Doğru

“31 Mart Olayı” gerçekleşmiş, II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, V. Mehmet Reşat Dönemi (Gerçekte bu dönem, Enver, Talat ikilisinin, nispeten Cemal Paşa’nın yönlendirmesiyle götürülmüştür.) başlamıştır.

Daha başlangıcında, saray yağmalarının (Bir başka yazının konusudur.) haddi hesabı yoktur.

17 Aralık 1908’de, III. Meclis-i Mebusan (1908 – 1912) açılır. Meclis farklı gruplardan oluşmaktadır. En güçlü grup, İttihat ve Terakki Fırkası’dır ve 60 civarında vekilin desteğine sahiptir. Bu Meclis, 18 Ocak 1912’de, V. Mehmet Reşat tarafından kapatılır.

IV.’sü, 18 Nisan 1912’de açılır. Balkan Savaşları (8 Ekim 1912’de başlar, 1913 yazına kadar devam eder.) Dönemi öncesidir.

“Gelen gideni aratmıştır.” II. Abdülhamit’in İstibdat Dönemi’ni bile aratacak uygulamalar görülmeye başlanmıştır.

 

Bakın ünlü tarihçimiz ne diyor II. Abdülhamit Dönemi için:

“Onun zamanında Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Balkanlar’da Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın kuzey kısmını, Ege adalarını, Ortadoğu’da bütün Maşrık (Doğu) Arap dünyasını, sadece sözde değil, dominyon statüsünde bağlı Mısır ve iki sancak olarak bugünkü Libya’yı kapsıyordu.” (“… da sonra ne oldu peki?” diyorsanız şu kitaba bakmalısınız: İlker Başbuğ: Osmanlıdan Cumhuriyete Güç Odaklarının Mücadelesi, Kırmızı Kedi Yayını, 2018.)

Devamında şöyle diyor ünlü tarihçimiz:

“II. Abdülhamid saltanatı, her şeye rağmen uzun bir barış dönemi sayılır. Osmanlı eğitiminde, sağlık kuruluşlarında, Anadolu’da, Suriye’de tarımın kalkınmasında atılımcı bir dönem sayılmalıdır.”

Aşağıdaki kitapları okumamızı da öneriyor:

“İlber Hoca öneriyor:

II. Abdülhamit ve Dönemini Anlamak için Okumanız Gereken Kitaplar:

Sultan Abdülhamid/ François Georgeon,

Abdülhamid’in Valileri: Osmanlı Vilayet İdaresi 1895-1908  / Abdulhamit Kırmızı,

Enver Paşa (1. cilt) / Şevket Süreyya Aydemir,

The Problems of External Pressures, Power Struggles, and Budgetary Deficits in Ottoman Politics Under Abdulhamid II (1876-1909): Origins and Solutions, Engin Deniz Akarlı.”

 

 

Şiire geçelim:

 2

HÂN-I YAĞMA

(Asıl metnin hemen altında yer alan açıklamaları; dizelerin kalıbını bozmadan, anlatılanı aktarma düşüncesi; sözcük ve tamlamaların günümüz halk diliyle karşılıklarının dizelerde, yerli yerinde ve anlaşılacak biçimde kullanılması gibi düşüncelerle, “bazı bölümlerde” yazının kalınlığı ve karakteri, ayrıca altılı birimlerin açıklamalarının yeri içeriye doğru kaydırılmıştır.)

Bu sofracık, efendiler – ki iltikâma muntazır,

Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayatıdır;

Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır,

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu sofracık, efendiler – ki yutulmayı bekliyor,

Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayatıdır;

Şu milletin ki acı içinde, şu milletin ki can çekişiyor…

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır!..

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 1

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir,

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Şu nadi-i ni’am, bakın kudûmunuzla müftehir,

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hakk da eldebir…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zî-safa sizin!

Doyunca, tıksırınca, (ç)atlayıncaya[*] kadar yiyin!

 

Efendiler pek açsınız, bu yüzünüzden bellidir,

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Şu nimetlerin çağrısına bakın, ayak basmanızla iftihar ediyor!

Bu hakkıdır din uğruna savaşınızın, evet, o hakk da eldebir…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu keyif veren yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, (ç)atlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta, say:

Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray;

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay…

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay;

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta, say:

Hısım, akraba, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray…

Bütün sizin efendiler, konak, saray, gelin, alay…

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikamı var…

Bu sofra iltifatınızdan, işte ab u tab umar;

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin!

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

Gösterişin gururu var, intikam sevinci var…

Bu sofra ilginizden, işte güzellik umar;

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu cana can katan yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını,

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini,

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini…

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini;

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını;

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini…

Bütün mal ve mülkünü, gönlünün olanca isteklerini…

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu iştah açıcı yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak;

Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak.

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak…

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak!

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin!

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler dayanıklı, güçlü, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu ahenkli, müzikli, eğlenceli yemek sofrası sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Haziran 1912.

[*] Tevfik Fikret’in Hân-ı Yağma adlı bu şiirinin nakarat beyitlerinde, farklı kaynaklarda, “patlayıncaya, çatlayıncaya” uyumsuzluğu var. Sanırım şair denemelerde bulunmuş. Benim seçtiğim kaynakta altı çizili bölümlere dikkat edilirse, nakarat olması gereken beyit, ilk dizede değişiyor ve sonraki dizede ise “çatlayıncaya” ifadesi kullanılıyor.

İkinci birimde, “eserin basımı sırasında gözden kaçmış olabileceği düşüncesiyle” sonraki beyitlerin doğru olacağını varsaydım, “o bölümde de” “ç(p)atlayıncaya” sözcüğünü kullandım. Kitapta “patlayıncaya” sözcüğü yer alıyor.

Bakınız: Rübab-ı Şîkeste ve Tevfik Fikret’in Bütün Diğer Eserleri; Fahri Uzun, İnkılâp ve Aka,  Nurgök Matbaası, İstanbul, 1962.

 

Tevfik FİKRET (1867-1915)

Mehmet Tevfik (Fikre3t), 1867′de (24 Aralık) İstanbul’da doğar. Mahmudiye Rüştiyesi’ni bitirir, Galatasaray Sultanisi’ne girer. “Muallim Naci” ve “Recaizade Ekrem”in öğrencisi olur.

1888′de, maaşını hak etmediği gerekçesiyle “Hariciye İstişare Kalemi”nden ayrılır. “Ticaret Mekteb-i Âlîsi”nde öğretmenlik yapar.

Mirsad dergisinin açtığı bir şiir yarışmasında birinci olur (1891).

1892′de Galatasaray Sultanisi öğretmenidir, 1894′te ona ilaveten, Malûmat dergisi çalışanıdır; 1896′da, Robert Kolej’de öğretmendir, ona ilaveten Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri müdürüdür.

1895′te, II. Abdülhamit’in memur maaşlarını ödeyememesi, hazinemizin boşalması, dış borçlar, memur maaşlarında kesinti yapılacağı haberleri üzerine, sarayın, üst tabaka devlet görevlilerinin çocuklarının daha çok Fransızca eğitimi almaları amacıyla gönderildiği Galatasaray Sultanisi’ndeki görevinden ayrılmasıyla dikkati çeker.

Baskılar, sansür, sürgün ve jurnal korkusu, halkı da bezdirmiştir, “Servet-i Fünûn”cuları da…

Önce Servet-i Fünun yazarlarından birkaçıyla birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi, sonra, arkadaşı Hüseyin Kâzım’ın Manisa’nın bir köyünde bulunan çiftliğine yerleşmeyi düşünür.

Yapamaz.

16 Ekim 1901’de eleştirmen Hüseyin Cahit’in Fransızcadan tercüme ettiği “Adalet ve Hukuk” makalesi yüzünden kapatılan “Servet-i Fünûn” dergisinden ayrılır.

O okulda görev yapması karşılığında, Robert Kolej yakınındaki Aşiyan’ı yaptırır (şimdiki Tevfik Fikret Müzesi).

“Güçlü muhalif”tir! Şiirleri dilden dile dolaşır.

Seveni de olur, kızanı da…

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yazmadan duramaz, arkadaşlarıyla Tanin gazetesini kurar.

Gazete İttihad ve Terakki’nin yayın organına dönüşünce, oradan da ayrılır.

Galatasaray Sultanisi’nin müdürü olur.

31 Mart Olayları sırasında zarar görmemesi için kendini, okulun kapısına zincirler; ancak ertesi gün istifa eder.

Millî Eğitim Bakanı Nail Bey’in ısrarıyla döner.

Nail Bey’den sonra Millî Eğitim Bakanı olan Emrullah Efendi’yle anlaşamaz, Galatasaray’dan ayrılır.

Aşiyan’a çekilir.

“Tarih-i Kadim”, “Tarih-i Kadim’i Zeyl”, Sis, “Doksan Beşe Doğru”, “Han-ı Yağma” gibi şiirleri, tartışma yaratır.

Modern bir anaokulu/ ilkokul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkarmak gibi tasarıları olursa da bunları gerçekleştiremez.

Şeker hastasıdır.4

19 Ağustos 1915′te İstanbul’da ölür.

 

Eserleri: Rübab-ı Şîkeste, Haluk’un Defteri, Şermin, Tarih-i Kadim, Tarih-i Kadim’i Zeyl…

 

İki Darbe Arasında, İskender Pala

0a1Çok önce yazmıştım bu yazıyı.

Yeniden baktım yazdıklarıma.

I. Basımı, Şubat 2010’da, Kapı Yayınları tarafından yapılan ve 266 sayfadan oluşan kitap, yeni çıkmıştı kitapçıların vitrinlerine. Çıkar çıkmaz alıp okudum.

Kitap hakkında yazılanları, yazarın kitapla ilgili kendi yazdıklarını okuduktan, televizyon programlarında konuştuklarını dinledikten sonra, bir kez daha inceledim o kitapla ilgili eleştirimi.

Her dönemin mağduru farklı oluyor.

Çekilen acıları, yapılan zulmü… çok kez görüyor, sıkıntıları olabildiğince paylaşıyorum.  Ama bu toplumun “kindar” insanlarla varacağı yeri de görüyorum. Onları haklı görmüyor, gücü ele geçirenin yeni zalim olmasını asla onaylamıyorum.

 

Eserde görebildiklerimi -yeniden- sizlerle paylaşmak isterim:

Eşine, çocuklarına, “benzer hayatları yaşamak kaderleri olan binlerce aileye…” ithaf edilen “İki Darbe Arasında - İlginç Zamanlarda, iki amaçla yazılmış.

“Askerlik yaptığınız 15 yılın anılarını kaleme almaya nasıl karar verdiniz? Amacınız neydi?” diye soran gazeteciye şu cevabı veriyordu Sayın Pala:

“Hakikatlerin bilinmesini, görülmesini istedim. Benimle aynı kaderi paylaşan üç bin civarında insan var Türkiye’de. Bu insanlar benim kadar şanslı değillerdi. Benim elimde başka bir mesleğim ve akademik kimliğim olduğu için kendime başka bir hayat kurabildim. Ama onlar benim gibi hayatlarının ikinci kısmını anlamlandıramadılar. Kimi, çocuğunu okutamadı, kimi evine ekmek götüremedi. Bu kitabı yazmamın amaçlarından biri de ordudan uzaklaştırılan bu insanların hakkını aramaktı. Çünkü onların itibarlarının iade edilmesi gerekiyor.”

“Ayrıca askerlik mesleğine halel getirebilecek uygulamalar varsa bunlar görülsün ve ortadan kaldırılsın istedim. Kitabın buna da vesile olmasını umdum.”[1]

01 Ekim 2003’te Nakkaştepe’de yazılan önsözü, “Yüzlerce benzer öykü içinden bir öykü bu… Keşke yaşanmamış olsaydı. Yaşandı işte…” cümleleri izliyor.

Yazar, “Elinizdeki kitapta on beş yıllık askerlik hayatımı on beş bölüm halinde sizlere sundum. Bir öncesi ve bir de sonrası ile birlikte.” diyor kitabın önsözünde.

Başlıkların altında çok hoş atasözü veya vecizelere de yer verilmiş.

Romen rakamlarıyla sıralanan I. Yıl, II. Yıl, III. Yıl… tamlamalarının ardından gelen başlıklar ilginizi çekebilir:

 

a. Öncesi0a2

1. Çiçeği Burnunda, Ağzı Kulaklarında

2. Koşu Kararı Sayılacaaaak; Say:

“Herr – Şeyy – Vatann – İçinn!..”

3. Kıyı Başı Yolumuz Aşar Gideriz

Top Sesleri Altında Koşar Gideriz

4. Tomurcuğa Durmayan Ağaç Odundur

5. Eğitim-Öğretim Teftişe Feda Edilirse…

6. “Değiş ya da Öl!..”

7. Ceza-yı Sinimmar

8. Zoraki Gezgin veya Çağdaş Evliya Çelebi

9. Taş Düştüğü Yerde Ağır

10. Bavulum Hazır Dursun!..

11. “Yüzbaşı!.. Bizi Mahkemeye Verirsin Ha?!..”

12. İyi İnsanlar, Kitaplar ve Belgeler Arasında

13. Dedikodular… Asılsız Mektuplar…

14. Mutlu ve Tedirgin

15. “Ha!.. Siz Bizim İskender’den Bahsediyorsunuz!..”

 

b. Bir Şerefsiz(!) Asker

Bu son bölümü, “İsimler Dizini” ve “Belgeler” takip ediyor.

 

Kitabını ele alanlara şöyle sesleniyor Sayın Pala:

 “Öte yandan, kitabımın satır aralarında alıntılanıp üzerinde düşünülecek daha yüzlerce cümle var. Lütfen okuyanlar onlara da dikkat çeksinler!..

Mesela askeriyede dindar olduğu için disiplinsiz sayılan subaylara ilişkin cümleler… Mesela babaları/kocaları yargılanmadan TSK’dan kapı dışarı edildiği için dağılan ailelerin hikâyeleri… Mesela suçlarının ne olduğunu bilemeyen, şereflerine leke sürülerek toplumun vebalı saydığı insanların yaşamları… Mesela şerefsizce yazılmış imzasız mektupların şerefsizce mizansenleri… Mesela evine ekmek götüremeyen babaların yüreğindeki kederler… Arkadaşlarının aramaz olduğu, dostlarının kaçıp gittiği, girdiği işyerinden de kovulan ve birkaç yılda çöküveren dağ gibi insanların şakaklarında biriken hüzünler… Mesela babası askeriyeden atıldığı için sicili bozulan beşikteki bebeğin öyküsü… Mesela boğazlara düğümlenip anlatılamayan hatıralar… Mesela bir isim… Mesela bir tarih… Mesela bir… Mesela…

Beni duyan birileri var mı? [2]   

 

ORDUDAN NİÇİN ATILMIŞ?

Kitaba, yazarın anlattıklarına bakarak cevaplayalım bu soruyu:

1.Umduğunu bulamadığı için, askerliği sevmemiş-sevememiştir.

2. Başarılı bir öğretmendir, ama ordunun beklentilerini karşılamaktan uzaktır.

3. Önde olmayı sever, ancak orduda önde olmak sorun yaratmaktadır.

4. Ordunun sosyal yaşama bakış açısı, kıyafet anlayışı, imam-hatip okullarıyla ilgili kaygıları ile yazarın ve ailesinin bakış açıları, yaşama biçimleri uyumsuzdur.

5. İçinde bulunduğu kurumun sivil idareye veya halka yönelik planlarını, düşüncelerini benimsememekte, ilgili sivil mercilere (yanlış bir eylemi engellemek adına) bildirmektedir.

6. Ordunun benimsemediği bir siyasî partiyi ve düşünceyi temsil eden belediye başkanı, kendisi için “Bizim İskender” diyebilmektedir.

7. Başbakan Erbakan, YAŞ toplantısında kendisinden bekleneni verememiş, 163 askerin dosyasını, inceleme gereği bile duymadan imzalamıştır…

 

Özetle, Pala için, “Umduğunu bulamadığı için, askerliği sevmeyen-sevemeyen, hatta mesleğini sürdürmeyi ‘idam fermanı’ olarak değerlendiren, ordunun yaşam tarzına ve dünya görüşüne uygun yaşamayan, namaz kılan, eşi tesettüre uygun giyinen, kızı imam-hatipte okuyan, ordunun beklentilerini karşılamaktan uzak bulunduğu için ordu mensupları tarafından dışlanan, ordunun üst kademelerindeki komutanlarının görüş ve düşüncelerini tehlikeli bulan ve bunları etkili ve yetkili sivillere aktaran… bir binbaşı ordudan atılmış ne var bunda?” diyebilirsiniz.

Ya da ne bileyim,İnancı sağlam, vatan ve millet sevgisiyle dolu, bilen ve bilgili olmayı erdem sayan, hiçbir siyasî parti veya düşüncenin neferi olmadığı hâlde sürekli birilerinin adamı sayılan, inancına uygun şekilde yaşamak istediği için, on beş yıllık manevî işkencenin üstüne, emekliliğine azıcık bir süre kala ordudan atılan bir binbaşı…” da diyebilirsiniz onun için.

 

DİLİ DOĞRU KULLANMAK

İskender Pala, yazdıklarını düzeltmeye kalkan astsubaya şöyle diyor:

“Siz benim yazdığımı aynen temize çekin ve lütfen düzeltmeyin. Türkçe kitabı yazan biri Türkçe hatası yapmaz.” s. 23

Bu cümleyi okumasam, Türkçe hatalarını umursamaz geçerdim. Cümle fazla iddialıydı. “Yapar Sayın Pala, öyle çok yapar ki farkına varmadan, kendi de şaşar kalır yaptıklarına. Lütfen çok beğendiğim Ceza-yı Sinimmar bölümünü yeniden okuyun. Öyle çok hata var ki…” demek geçti içimden.

Türkçe kitabı da yazdım, başka kitaplar da. Hatta yazdıklarımı, yayınlanmadan önce birkaç kez inceledim. Sonradan, pek çok hata buldum; işin uzmanı, en az üç kişinin incelemesinden geçmişken her biri.

Birilerinin kitaplarını tanıtır veya eleştirirken iyi niyetliyim. Kimseyle alıp veremediğim yoktur. Kitabın yeni baskısı için değerlendirebileceği birkaç şey söyleyebilsem yazarın/ yazarların, diye düşünürüm yalnızca.

Kitaptaki birkaç cümleyi ele alalım:

Hakikat, ben neden asker olmak istiyordum?” s.1

Sözcüğün yanlış anlamda kullanılması: “Hakikaten/ Gerçekten”

 “Bir insan, tanımadığı bir başka insanın hayatına mecra çizer gibi…” s.19

Tamlama yanlışı yapılmış; sıfat tamlaması değil, isim tamlaması olmalıydı: “Bir insanın, başka bir insanın hayatına mecra çizmesi gibi…” denilmeliydi.

Yerli yersiz öyle çok “varmak” eylemi kullanılmış ki kitapta… Birkaç örnek:

“Salona varınca videoda porno film oynadığını gördüm.” s. 60

İçimden varıp sebep olanların yakasından yapışmak geliyor, tıpkı onlar gibi gücün kanunu ile bunu bir de onlar hissetsin istiyorum, ama öfkem çabuk geçiyor, kendimi toparlıyorum ve hatta dilim varıp bir beddua bile edemiyorum.” s. 227-228

 Dolaylı tümleç eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğu örneği:

“Bunun tek sebebi, bilimsel titrim olan ‘Dr.’ unvanının olumsuz rüzgârıydı ve başka yerlerde bu unvan insanlara itibar kazandırırken (burada) beni itibardan düşürüyordu.”

Cümleye “burada” sözcüğünü eklenmezse “başka yerlerde” ifadesi, “itibardan düşürülen yer”i de kapsar ki yazarın anlatmak istediği o değil.

Münzir, adamlarıyla birlikte sarayını görmek için gelmişler.” s. 95

Özne- yüklem uyumsuzluğu, çoğul eki yanlışlığı yapılmış. Bu cümlenin öznesi Münzir. Sarayı görmeye gelen adamları değil. Tümleçte yer alan kişiler dolayısıyla çoğul eki kullanılmaz.

“İlk katta harikulade döşenmiş ve duvarları nakışlanmış odalar, salonlar hepsinin gözünü almış, hayran kalmışlar.” s. 95

Özne, tümleç eksikliği, yüklemdeki çoğul eki anlatımı bozmuş. Hayran kaldıkları şeyler için odalara, salonlara denilmesi gerekirdi. Yüklemdeki hatayı da düzeltirsek, “İlk katta harikulade döşenmiş ve duvarları nakışlanmış odalar, salonlar hepsinin gözünü almış, hepsi o odalara ve salonlara hayran kalmış.” cümlesi, kitaptaki cümlenin doğru biçimi olurdu.

 “Kurnaları billurdan, suları gül kokusundan imiş”. S. 96

Ekin yanlış kullanılması anlatımı bozuyor. Suları gül kokusundan olmaz, gül kokulu olur. Cümle ikiye bölünmeliydi: “Kurnaları billûrdanmış. Suları gül kokulu imiş.”

 “Sinimmar’ın bedeni Dicle’nin sularında parçalandığı o günden itibaren, ödül yerine ceza alan insanların durumunu anlatabilmek için ‘Ceza-yı Sinimmar (Sinimmar’a verilen ödül) tamlaması bir deyim olarak anılmaya başlanmış.” S. 97.

Parantezin görevi nedir? Açıklama doğru değil! Sinimmar’ın cezası olmalıydı. ANMAK sözcüğü yanlış kullanılmış ve deyim değil, olay kastedilmiş.

“Ama araştırmaya başlayınca anladım ki küçücük bir düğme üzerinde koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinin (NESİ?) tabakalanıyordu. Makalenin boyutu arttı ve (MAKALE) birdenbire görsel bir kitaba dönüştü.”  s. 176

Öğe eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğu oluşmuş. Belirtilen yerlere eksik olan sözcükler konmazsa cümlede anlatım bozukluğu oluşur. Belki de ek yanlışlığı yapılmıştır: “Ama araştırmaya başlayınca anladım ki küçücük bir düğme üzerinde koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi tabakalanıyordu.”

Yani, Türkçe kitabı yazan birileri de Türkçe hatası yapar. Öyle çok yapar ki Sayın Pala, inanın bu sıraladıklarım devede kulak kalır.

 

OKUYABİLECEĞİNİZ BİRKAÇ YAZI DAHA

Ertuğrul Özkök: “Nehrin başında oturan insanlar bazen ilginç tesadüflerle karşılaşır.

Hatta bunlara ilginç değil, ‘İlahi tesadüfler’ bile denilebilir.

Önceki akşam, Hürriyet’in taşra baskısı geldiğinde, elimde yukarıdaki kitap vardı.

Hürriyet’in manşeti, ‘Keşke yaşanmasaydı…’ diyordu.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Başbakan’ın eşinin GATA’ya alınmaması ile ilgili duygusunu bu cümleyle dile getiriyordu.

Kitabın kapağını açtım, girişindeki ilk cümle şuydu:

‘Keşke yaşanmasaydı…’

28 Şubat döneminde ordudan uzaklaştırılan bir asker ile onu uzaklaştıran ordunun şimdi başında olan komutan, aşağı yukarı aynı gün, ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyordu.

Bugün olup bitenlere, Ergenekon davası adı altında bazı kişilere yapılan haksızlıklara baktığımda, ilerde bazı insanların ağzından, bu cümleyi daha epey işiteceğimizi hissediyorum.

Ama bir ülkede, bir dönemin mağduru ile bir başka dönemin mağruru, ‘Keşke yaşanmasaydı’ cümlesini aynı gün telaffuz ediyorsa, bu cümle umut verici bir slogana dönüşebilir.

Yaşadığımız son yıllar bize şunu gösterdi.

‘Mağrurluk’ ve ‘mağdurluk’; ‘mezalim’ ile ‘zulüm’ bazen 5-6 yıl içinde yer değiştirebiliyor.

Her ikisinin de olmaması için böyle kitapları okumak lazım.”[3]

Sanırım şu satırları siz de ilginç bulacaksınız:

 “… Türkiye’de, Divan edebiyatını en iyi bilen ve sevdirmek için, en gazla çalışan edebiyatçıların başında gelmektedir.”

“Bana göre, İskender Pala’nın kitaplarını okumamış olmak, (özellikle ‘Katre-i Matem ve Babil’de Ölüm- İstanbul’da Aşk’ isimli romanlarını) büyük bir eksikliktir. Zira bu kadar akıcı bir üslûbu, zengin bir kelime hazinesini, her kitapta bulmak mümkün değildir.”

“Kendisinin, ‘İki Darbe Arasında’ isimli, yeni çıkan kitabını; sık sık akan gözyaşlarımı silerek, soluksuz biçimde okudum. Ve çok etkilendim. Zira yazılanlar ile ilgili olarak kendi hayatım ve Türkiye Gazetesi’nde ‘Dış Politika’ konularında yazan, emekli albay ağabeyim M. Necati Özfatura’nın hayatı ile ilgili, benzerlikleri düşündüm.”[4]

 

MÜJGÂN HALİS’in “Bizim İskender” başlıklı röportajı için bakınız: MÜJGÂN HALİS, eSabah, 14.02.2010.

Milli Gazete’deki, “İki Darbe Arasında…” başlıklı yazı için 12 NİSAN 2010 tarihli gazeteye bakınız.

Edebi fikir adına Prof. Dr. İskender PALA ile yapılan söyleşi için WEB.

 

“İskender Pala gerek şahsiyeti, yaşayışı ve düşünce yapısı itibarı ile gerekse vücuda getirdiği eserleri ve verdiği konferansları ile bilhassa üniversite gençliği arasında çok iyi tanınmış ve oldukça sevilmiş, ülkemizin ender yetiştirdiği edebiyatçılarından birisidir.”

“Büyükşehir Belediyesinde Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptığım dönemde, İskender Pala’yı birkaç kez davet ederek Konya’mızda misafir etmiş ve konferans vermesini sağlamıştık. Bu münasebetle kendisini yakından tanıma ve birebir sohbet etme imkânı da bulmuştum.”[5] diyen ve görevden alınınca yalnız bırakılışını aktaran Konya Büyükşehir Belediyesi (eski) Genel Sekreter Yardımcısı Salih Sedat Ersöz’ün yazdıkları için bakınız: Keyif Haber, 17 Haziran 2010.

 

İskender Pala ve Dreyfus davası başlıklı yazı için bakınız: Mevlana Çakıral [email protected] – 09.04.2010.

Oğuzhan Saygılı’nın “İskender Pala’nın Askerî Yüzü” başlıklı yazısı: Haber 46, 15 Mart 2010.

 

SONUÇ

Sağcılara haksızlık etmiş Sayın Pala.

Görüşlere bağlı genellemeler kesinlikle yanlış.  

Menfaati söz konusu olduğunda her görüşten insan, şekil değiştirebiliyor.

Şu birkaç cümleyi de aktarmadan kitabı kapatmayayım:

“Kendi başıma gelenlere ve o günlerde yaşadıklarıma bakarak neredeyse bu ülkenin çoktan beri bir 28 Şubat sürecine ihtiyacı olduğunu(!) bile düşünmeye başlamıştım. Bu dönemde İslamî konular ve uygulamalarda belli bir denge yaratıldığı ve dinin yozlaştırılmış kısımlarının törpülendiği kesindi… Bunun sosyal yaptırımını daha sonra ben de kendi ailemde görecektim. Söz gelimi ben asker iken –göze batsa ve bize zarar eriştirme ihtimali olsa da- pardösü giymekten taviz vermeyen eşim, artık –askerliğimiz bittiği için pardösüden ayrılmasına hiçbir mecburiyeti yokken- etek ceket de giyebiliyor. İmam-Hatip okulunda vaktiyle omuzlara dökülen eşarpla okuyan kızım şimdi pantolon üzeri tunik ile gezebiliyor. Geriye dönüp baktığımda, askeriyeden atılmamda en belirgin fişlenme ve o dönemde birer sembol ve gösterge olarak algılanan eşimin pardösüsü ile kızımın İmam-Hatip’te okuması konusunda, eğer şimdiki gibi düşünüyor olsaydım, nasıl davranırdım ve o süreci nasıl yaşardım, bilemiyorum. Çünkü din adına dayatılan pek çok şeyin aslında gelenek olduğunu, hatta bazen hurafe olduğunu keşfetmek uzun zaman ve büyük acılara sebep oldu… 28 Şubat’tan sonra tesettür kıyafetinin bir örf meselesi olduğunu söyleyen din adamları önceleri nerelerdeydiler?!..” s. 217-218

 

[1] İskender Pala, Taraf (Özlem Ertan), 8 Şubat 2010.

[2] İskender Pala, 23 Şubat 2010, Salı; Zaman.

[3] Ertuğrul Özkök, kitap hakkında Hürriyet’te, 6 Şubat’ta “Sanki İlahi Bir Tesadüf” başlıklı bu yazısına ilaveten iki yazı daha yazdı. Onları da okursanız, İskender Pala’nın bu yazılar için yazdıklarını da okumayı unutmayınız.

[4] Dr. Burhan ÖZFATURA.

[5] 20 Şubat 2010 tarihli yazısından alınmıştır.

Muavenet, Muavenet-i Milliye ve Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet (Ohkay)

  1909…

Osmanlı “Hasta Adam”dır.

II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşat[1] getirilmiştir.

Yunanistamuavenetn, dünyada her planın saman altı oyuncusu ve bu yüzden adı kötüye çıkmış ülkesi tarafından şımartıldıkça şımartılmaktadır.

Süper zengini Georgios Averof: “Bireylerin para kazanmasının zamanı geçti, şimdi devletimiz kazanmalıdır. Bize düşen görev, gücümüz oranında bu tarihî döneme damgamızı vurmaktır.” diyerek kesenin ağzını açar.

Hazinenin ayırdığı paraya ilaveten 280. 000 sterlin olduğu söylenen katkısıyla İtalya’dan bir dretnot[2] satın alır.

10.160 tonluk bu zırhlının hızı ve ateş gücü, İstanbul’da dillere destandır:

─ Bizim “en az beş” savaş gemimize bedelmiş!

İşin kötü yanı, Averof dretnotu[3], söylentileri haklı kılacak niteliktedir!

Osmanlı hazinesi boştur, öylesi modern savaş gemilerini alacak para yoktur; ama nice Averofları cebinden çıkaracak cömert bir halkı ve 28 fedakâr iş adamı vardır.

Muavenet- I[*]

14 Temmuz 1909’da, Yağcızade Şefik Bey’in başkanlığında, iş adamlarımızın toplandığı Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti[4] (Donanma Cemiyeti) kurulur.

Kurulur da ne mi olur?

Kayıtlara bakınız:

Mercan Ticaret Hanı, 9 numaralı oda sakini Artin Beremyan Efendi tarafından 739 kuruş. Cemiyetimize bağışlanan 311 adet fes bedeli.

Erenköy İttihat Bakkaliye Mağazası’nda müzayede olunmuş bir okka şeker bedeli 1362 kuruş, 10 para.

Tarsuslu Mustafa Oğlu Bayram’ın vasiyeti üzerine, bütün serveti olan 213 kuruş, 30 para (Trablusgarp savaş esiridir, ölünce mal varlığı cemiyete kalır.).

Anadolu Kavağı’nda Kahveci Tevfik Efendi’nin müzayede olunan çay bedeli 200 kuruş.

Teke ilçesi sakinlerinden Salih Oğlu Emrullah Ağa’nın Kızı Zekiye Hanım’ın çeyiz sandığı satışından elde edilen 192 kuruş, 20 para.

Kız okulu öğrencilerinin el işlemelerinin müzayede ile satış bedeli toplamı 987 kuruş, 10 para.

Adapazarı Rüsumat (Vergi) Memuru Nurettin Efendi’nin Cemiyet namına müzayedeye çıkardığı dövüş birincisi olan horozunun satış bedeli olarak 116 kuruş, 30 para.

Selanik Eski Valisi Hüseyin Kadri Bey’in yayınlanan iki kitabının satış bedeli olarak 1143 kuruş.

Kadıköy Kız Ortaokulu ikinci sınıf öğrencilerinden 5220 kuruş.

İnebolu kayıkçı esnafının her günkü kazançlarının %20’si 6009 kuruş, 10 para…

Üçe beşe bakmadan yağmur gibi para yağar İstanbul’a!

“Benim de bir katkım olmalı!” yarışı başlamıştır: miras, çeyiz sandığı, el işleri, öğrenci harçlıkları, kahveci, balıkçı, terzi gibi küçük esnafın günlük, aylık kazancı…

Muavenet-i Milliye

Damlalar göl oluGoliath-ar, deniz olur. Bağışlar, çığ gibi büyür.

Cemiyetin parasıyla, Almanya’dan, 765 ton kapasiteli, 72 metre boyunda ve üç torpidolu bir muhribi satın almak için çalışmalara başlanır (Donanma Cemiyeti başka zırhlılar da alır. Geniş bilgi için kaynakçada yer alan eserlere bakınız.). Tarihe not düşmek için de anlaşması tamamlanan bu savaş gemisinin adı, bağışın sahibiyle bütünleştirilir: Muavenet-i Milliye!

1910…

V. Mehmet Reşat, kıymetli mücevherlerle, pırlantalarla süslü bir madalyayı, kendi eliyle Şefik Bey’in göğsüne takar.

Madalya, cömert iş adamının onurudur. Paha biçilmez manevî değeri vardır. Cemiyeti kurması, bağışları başlatması, savaş gemisinin alınmasına ön ayak olması dolayısıyla bireysel olarak hak ettiği bir ödüldür aslında. Ancak önemli bir ayrıntı daha vardır: O madalya, maddî olarak da çok değerlidir. Şefik Bey, madalyanın değerini kuyumculara sordurup öğrenir ve bedelini cemiyetin kasasına koyar; çünkü kendi düşüncesine göre madalya, cemiyetin yaptıkları adına verilmiştir.Goliath-bGoliath-c

Çanakkale Geçilemedi

İtilaf Devletleri donanmaları, 3 Kasım 1914′te düzenledikleri kısa bir hücumla Türk savunma gücünü kontrol eder, korumayı zayıf bulur ve “Çanakkale Boğazı’nı donanma ile geçip İstanbul’u işgâl etme planı”, 25 Kasım 1914′te İngiltere Harp Meclisi’nde, 13 Ocak 1915 tarihinde de İngiliz Savaş Meclisi’nde onaylanır.

İtilâf Devletleri’nin donanması ve orduları, Bouvette, Vengeance, Triumph, Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Ocean, Suffren, Goliath, Majestic, Conwallis, Inflexible, Irresistible… adlı dev savaş gemileriyle, Çanakkale Boğazı’nın iki yanında, bomba düşmedik toprak parçası bırakmaz; düşman, görebildiği her yapıyı, her kıpırtı noktasını yakıp yıkar.

18 Mart 1915, o kutlu gün yazılan kahramanlık destanlarının cesur savaşçıları, “Çanakkale Boğazı’nı donanma ile geçme planı”nı yırtıp işgâlcilerin utanmaz yüzlerine çarpar!

Artık yeni karar uygulanacaktır: “Karadan İstanbul’a!”

General Von Sanders[5], İtilaf Devletleri’nin Bolayır ve Anadolu Yakası’na; Mustafa Kemal, Seddülbahir ve Kabatepe bölgesine çıkarma yapacağı görüşünü savunur; Alman generalinin görüşüne uygun tertiplenme kabul edilir. Yazık ki düşman, 25 Nisan 1915 sabahı Mustafa Kemal’in belirttiği bölgeye yönelir.

Askerin azaldığı veya yetişemediği yere, mahalle mektebinden Galatasaray Lisesi’ne öğrenciler, gelinlik kızlar, dedeler ve torunlar, analar, nineler… koşar. Conkbayırı, Anafartalar, Seddülbahir, Arıburnu, Kabatepe, Kumkale, Bolayır ya da bilmem hangi cephede, çoğu tek mermi atamadan şehit olur!

Toprak, şehit kokar Çanakkale’de; ağaçlar, kan kırmızısı çiçekler açar. Onlarca destan konusudur 1915 baharı!

10 Mayıs 1915…

Muavenet-i Milliye muhribi, Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet (Ohkay) komutasında, Çanakkale’ye demirlemiştir. 1912’den bu yana zırhlının komutanı olan Yüzbaşı Ahmet Saffet, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Miralay Cevat (Çobanlı) Bey’den “görev emri”ni almaktadır.

─ Hedefiniz Bouvet! 700 veya 750 asker taşıdığını sanıyoruz. 13.160 tonluk bir zırhlı. 4 adet 30’luk, iki adet 26’lık topu var.

Kumandan, gemisini aşağılamak niyetiyle söylemese de, yaptığı açıklama Ahmet Saffet’i gerer; çünkü Muavenet-i Milliye, 765 tondur, yani 17 kat küçüktür hedefinden!

─ Bu bir üstünlük sağlar mı onlara bilmem, ama bizim onlardan 128 üstünlüğümüz var kumandanım!

─ ?..

─ Gözünü budaktan sakınmayan 125 levent[6], her biri nice zırhlı gemiyi batırmaya hazır üç adet torpido kovanı!

─ Allah muvaffak etsin yüzbaşım!

Muhripte yapılacak toplantı öncesi, nemli gözleri cam gibi ışılamaktadır Yüzbaşı Ahmet Saffet’in. Avuç içleri göğe açılmıştır, yüreği yangın yeridir: “Beni milletime, askerime, kumandanıma mahçup etme!”

12 Mayıs 1915

Keşifler, batarya komutanlarıyla görüşmeler, gidiş-dönüş güzergâhları, aydınlatma veya karartma zamanlamaları, işaret fişekleri ve anlamları, yedek güzergâhlar ve tabii “görev emri” bildirimleri, iki gün içinde tamamlanır.

12 Mayıs gecesidir. Günün son demleridir.

Goliath, Morto Koyu’nda avcısını beklemekte, Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet, son denetlemesini yapmaktadır:

─ Durum raporu?!

Alman Torpido Uzmanı, Müşavir Rudolf Firle ve iki yardımcısı üç Alman subay[7], selam dururlar:

─ Hazırız Kumandan!

Muavenet, Soğanlıdere’dedir. En uygun saatte, geminin ve gündüzden uyarılan tüm kıyı bataryalarının ışıkları söndürülür. Baştan ayağa karalara bürünen muhrip, Domuzdere’den Morto’ya, kıyıya en yakın noktalardan, hedefine doğru süzülür.

13 Mayıs 1915

Goliath’a yanaşma sırasında şu ışıldak macerası[8] yaşanmış mıdır bilmem. Aynı hikâye, Nusrat ve başkaları için de aktarılmaktadır çünkü. Ama değişmeyecek gerçek şudur: Kendisinden 17 kat daha büyük, asker sayısı altı kat fazla olan Goliath zırhlısı, Muavenet muhribi tarafından vurulur ve o dev savaş gemisi, çırpına çırpına batar. Kaptanı, askeri, o gemiden denize atlayanların yardımına koşanların büyük bölümü, Boğaz girişinde denize gömülür.

Muavenet-i Milliye, kayıpsız döner İstanbul’a. Yüzbaşı Ahmet Saffet, Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından takdirname ve binbaşılık rütbesiyle; mürettebatı, madalya ve hediyelerle ödüllendirilir.

İstanbul’a denizden de karadan da yürünemez!

İngilizler, “iki planı”da çöpe atarlar.

Önce Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher, sonra Lord W. Churchill, ardından 25 Mayıs 1915’te de İngiltere Hükümeti istifa eder.

1916 kışı Avrupa’nın plancısına yaramaz.

Acısını İstanbul’da, mütarekenin hemen ertesinde güneyimizde çıkaracaktır!

 

Muavenet-i Milliye’ye gelince,1923’te hizmet dışı kalır, otuz yıl bir kenarda çürümeye terk edilir ve nihayet 1953‘te hurdaya ayrılarak sökülür.

 

Geniş bilgi için bakınız:

Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti, Selahattin Özçelik, Türk Tarih Kurumu, 2000.

Osman Önder, Donanma Cemiyeti, Hayat Tarih Mecmuası, sayı:6,Temmuz 1966.

Rıza Lebib Asal, Deniz Ortasında Ölümü Yenen Adamlar, İstanbul, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1976.

Erol Mütercimler, Destanlaşan Gemiler, Kastaş A.Ş. Yayınları, 1987.

Prof. Dr. Metin Ayışığı, “Çanakkale Savaşları ve Sonuçları” Balıkesir-Erdek, Panel, 1998.

Prof. Dr. İsmail Kayabalı, Çanakkale Savaşı, Ankara, 1975.

İhsan Ilgar, Esat Paşa’nın Çanakkale Anıları, İstanbul, Baha Matbaası, 1975.

Öğr. Yzb. Ömer Çekmeceligil, Çanakkale Zaferi’nin 68. Yıl Dönümü, Dz. Kuv. K. Krh. Basımevi, Ankara, 1983.

Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, 1915’te Çanakkale’de Türk, Deniz Basımevi, 1957.

Binbaşı Halis Bey, Çanakkale Raporu, İstanbul, Arma Yayınları, 2003.

Ian Hamilton, Gelibolu Hatıraları 1915, Çev. M. A Yalman, N. Uğurlu, Örgün Yayınları, İstanbul, 2005.

Çevre ve Orman Bakanlığı, Gelibolu Tarihî Millî Parkı, Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü, Ankara, 2004.

Uluğ İğdemir, Mustafa Kemal, Anafartalar Muherabatı’na Ait Tarihçe, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1962.

Fikret Güneşen, Çanakkale Savaşları, İstanbul, Kastaş A.Ş. Yayınları, 1986.

Çanakkale’nin Kahraman Mekteplileri, İsmail Çolak, Lamure Yayınevi, İstanbul, İstanbul, 2007.

[*] Dört Muavenet’imiz oldu:

I. Muavenet-i Milliye: Donanma Cemiyeti tarafından alınmış ve 1910’da donanmamıza katılmıştır. 765 ton kapasiteli, 72 metre boyunda ve üç torpidolu bir zırhlıdır ve anlattığımız destanı yazan muhribimizdir.

II. Muavenet (TCG): 1939′da İngiltere’ye sipariş edilir. Parası nice zorluk ve zorlamayla son kuruşuna kadar ödenir; ancak İkinci Dünya Savaşı nedeniyle İngilizler tarafından alıkonulur bize teslim edilmez. HMS Inconstant (H49) adı altında savaşta kullanılır. 1946′da “leşi” Türkiye’ye iade edilir, 1960′ta hizmetten çekilir.

III. Muavenet (TCG, DM-33): 1971′de devralınır. Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılır, 1992′de Ege Denizi’nde meydana gelen olayda Saratoga Uçak Gemisi’nden atılan Sea Sparrow füzesi tarafından vurulur!

VI. Muavenet (TCG, F-250): 1992 olayından sonra Amerikalılar tarafından Türkiye’ye verilen Knox sınıfı firkateynlerden biridir. Açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü; ama lütfen aşağıdaki yazılardan hiç değilse birini okuyunuz.

Bir acı hikâyedir!

Tuncer Bahçıvan, www.gazeteci.tv, MUAVENET FIRKATEYNİNİ VE ŞEHİTLERİNİ YİNE UNUTACAK MIYIZ?

 

Bakınız:

Melih Aşık, Açık Pencere, [email protected], 04 Ekim 2008.

Muavenet Faciası, Hurriyet.com.tr 02 Ekim 2009.

15.07.2008 22:24, İki Derin Devlet Olayı: Çuval ve Muavenet, Can Ataklı, [email protected]

 

[1] V. Mehmet Reşat (02 Kasım 1844 – 03 Temmuz 1918), 35. Osmanlı padişahı. Annesi Gülcemal Kadın Efendi; eşleri: 1. Kamres Başkadın Efendi, 2. Dürr-i And İkinci Kadın Efendi, 3. Mihrengiz İkinci Kadın Efendi, 4. Nazperver, Üçüncü Kadın Efendi, 5. Dilfirib Dördüncü Kadın Efendi; oğulları: 1. Şehzade Mehmet Ziyaeddin Efendi, 2. Şehzade Mehmed Necmettin Efendi, 3. Şehzade Ömer Hilmi Efendi’dir.

[2] dretnot: XX. yüzyılın başlarında kullanılan bir zırhlı tipi.

[3] 10.160 tonluk zırhlı, dönemin en hızlı ve ateş gücü yüksek dretnotlarından biridir. Averof dretnotu,1912’de başlayan Balkan Savaşları’nda başımıza bela olur.

[4] Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye: Osmanlı Donanmasına Millî Yardım Kurumu.

[5] General Von Sanders: 1913 yılında General Otto Liman von Sanders, bir askerî heyetle birlikte İstanbul’a gelir ve bu ziyaret, kısa sürede bir krize neden olur; çünkü general, 1. Ordu Komutanlığı’na, yanındakiler de Osmanlı ordularının kilit noktalarına atanır (Yazık ki öyle! Ne yazık ki öyle! Ordularımız, askerlerimiz, Almanya’nın emrine verilir!). Dünyada “Liman von Sanders krizi” adı verilen bir kriz patlar. Rusya, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının kapanacağını düşünüp dellenir. Verdiği notayla kararı protesto eder. Fransa ve İngiltere, Rusya’nın tehditlerine yenilerini ekler. Kriz, generalin “Başmüfettiş” rütbesiyle görevlendirilmesiyle bir şekilde atlatılır. I. Dünya Savaşı’nda saflar belirlendikten sonra, neredeyse tüm bölgelerde Almanları görürüz. Liman von Sanders, Çanakkale’yi de kapsayan 5. Ordu Komutanlığı’na getirilir.

[6] levent: Osmanlı donanmasında ve kıyılarında görev yapan asker sınıfı.

[7] Osmanlı Ordusunda Alman Subaylar: Birinci Dünya Savaşı’na katılma kararı alındıktan sonra, aslı ifade edilmeyen veya millî refleksle saklanan Alman asker, sivil görevli sayısı hızla artar.

“Osmanlı ordusunda görev alan ve ordulara, birliklere komuta eden Alman subayların sayısı yüzlerle ifade edilir. Almanya’dan büyük miktarda para, kredi ve savaş malzemesi gelir. Almanlar askerî eğitimimizi tamamen değiştirirler. ‘Prusya Okulu’ anlayışı, ordu içine tamamen yerleşir. İkmal, İstihkâm, demiryolu, tıp, eczacılık gibi geri hizmetlerinde de büyük değişimler yaparlar.”

“Yapılan anlaşmaya göre Alman subaylar, Osmanlı ülkesinde Almanya’da aldıkları rütbelerin bir üstü ile çalışırlar. Generaller ‘Paşa’ adıyla anılır. Almanlar Türkiye’yi, kendilerinin gelecekteki koloni bölgesi olarak görmektedirler.”

Haklarını teslim edelim. Her biri elinden geleni yapar bu subayların.

Nusrat ve Muavenet’teki torpil uzmanları, bataryalarımızdaki uzman topçular tarih yazmışlardır.

[8] Işıldakla parola sorma hikâyesi: Düşman zırhlı savaş gemisi filanca, muhribimizi fark eder. Işıldakla (O) işareti verir, yani parolayı sorar. Bizim ışıldakçı şimşek hızıyla soruya, soruyla karşılık verir: (O). Tekrarlanan soruya da soruyla cevap verilince düşman şaşırır. Geçen zaman, muhribimizin uygun atış mesafesine gelmesine veya tehlikeli bölgeden uzaklaşmasına yeter.

 

Osmanlı Nasıl Yıkıldı?

osm- arma Neresinden, neyinden başlasam?

Rahmetli hocam İbrahim Kafesoğlu’nun “Umumî Türk Tarihi” notlarından ve tabii Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın (O zamanlar etiketi farklıydı.) Osmanlıyla ilgili metin aktarımlarından mı başlasam? Osmanlı devlet kuruluşlarının yozlaşmasıyla mı, Fatih Sultan Mehmet’le mi, son yılların ünlü dizisi ve moda tabiriyle “Muhteşem Yüzyıl”la mı?

“Kısa yaz.” diyor dostlarım.

Öyle yapayım.

Dileyen birkaç yüzyıl gerisinden başlasın.

İlgilisine: Koçi Bey Risalesi, Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını.

 

19. yüzyıl, dayanıbakircilar Bayezitlmaz acılarla son çeyrektedir.

Osmanlı, yatak döşek “hasta”dır. Öksürdükçe ciğerleri, topak topak dökülür bedeninden.

Dönemin padişahı II. Abdülhamit’tir. Hatalarını zulümle kapatma seçimi, jurnallere dayanan baskıcı yönetimi, ordusuyla vesayet savaşı, elindeki gücü kendisine karşı kullanmaları korkusu ve ihtimali yüzünden çürüttüğü Osmanlı donanması (sayıya kanmayın), sürgünleri, yok ettikleri…

 “Daha önceki iki padişahın hal‘ine ve birinin ölümüne şahit olan II. Abdülhamid kendisinin de tahttan indirileceği endişesini taşıyordu. Mason teşkilâtlarının, Çırağan Sarayı’nda göz hapsinde tutulan V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmak için giriştikleri birkaç teşebbüs (bk. ÇIRAĞAN VAK‘ASI) padişahın bu endişesini bir fikr-i sâbit haline getirdi ve esasen mizacında bulunan şüpheciliğini arttırdı. Avrupa devletlerinin Osmanlı devlet adamlarını çeşitli şekillerII. Abdulhamitde elde ederek politikalarını bu yolla yürütmeleri de onu birtakım tedbirler almaya sevk etti…” diyor İslam Ansiklopedisi. (Bakınız: TDV- İslam Ansiklopedisi, jurnalciler ve II. Abdülhamit’le ilgili bölümler.)

Doğrudur. Gördükleri, yaşadıkları, zaten “şüpheci yapı”daki padişahı tedbir almaya zorlamış olmalıdır; ancak “Yaptıkları doğrudur.” diyenlerdenseniz; size katılmam mümkün olmaz.

Sonrası

Yirminci yüzyıl, elinde çatal- bıçak, aç gözlü, sözde medenî (!) yamyamların tamtamlarıyla gelir:

Avusturya, Bosna-Hersek’i;

Yunanistan, Girit’i;

Fransa, Fas ve Tunus’u;

İtalya, Trablusgarp’i;

İngiltere, Mısır’ı;

Bulgaristan, bağımsızlık ilanıyla Trakya’nın verimli arazilerini alacak;

Ruslar ise sıcak denizlere ulaşacaktır.

İngiltere ve Rusya, Haziran 1908’de Reval’de bir araya gelerek Makedonya’nın özerkliğine karar verir.

Tuzu biberi de tamamdır, “Hasta Adam” ziyafetinin.

“Beka sorunudur!”

İttihatçılar, harekete geçer.

Rumeli’deki ayaklanma, İstanbul’a taşınır.

Hürriyet Taburları’nın kurulması, Resneli Niyazi ve Enver Paşa’nın baskıları, Hareket Ordusu’nun Yeşilköy’e gelişi, II. Abdülhamit’in kardeş kanı döktürmeyen, ülkeyi iç savaşa sürüklemeyen kararıyla, Meşrutiyet’in 2. kez ilanı kabul edilir.

“Kanun-i Esâsî” yeniden yürürlüktedir.

1909’da, II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşat[1] getirilir.

İlgilisine: Abdülhamid’e Verilen Jurnaller (50 Yıldır Neşredilmeyen Vesikalar), İstanbul 1955; Tahsin Paşa, Abdülhamid ve Yıldız Hatıraları, İstanbul 1931, İkinci Meşrutiyetin İlânı ve Otuz Bir Mart Hadisesi-II. Abdülhamid’in Son Mâbeyn Başkatibi Ali Cevat Bey’in Fezlekesi, Faik Reşit Unat, Ankara 1985; Sultan Abdülhamid, Siyasî Hatıratım, İstanbul 1984; Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İsmet Bozdağ, İstanbul 1992; II. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Mütareke Devri Hatıraları, F. Rezzan Hürmen, İstanbul 1993; Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, İstanbul 1967; Bir Devlet Adamının Mehmet Tevfik Bey’in (Biren), Faiz Demiroğlu; Âsaf Tugay, İbret: Abdülhamid’e Verilen Jurnaller ve Jurnalciler, İstanbul 1964; İsmail Hâmi Danişmend, Sadrıâzam Tevfik Paşa’nın Dosyasındaki Resmî ve Husûsî Vesikalara Göre 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1974; Orhan Koloğlu, Abdülhamit Gerçeği, İstanbul 1987; Hüseyin Kılıç, “Hafiyeliğin İlgası Hakkında İrâde-i Seniye”, 1985; R. Ekrem Koçu, “Abdülhamid II Devrinde Hafiye Teşkilâtı ve Hafiyelik”;  Necdet Sakaoğlu, “Hafiyelik”…

1914…

Osmanlıda gelen gideni aratmaktadır!

Dışarıda ise, Batı’nın sanayi hamlesi, sömürgecilik yarışını hızlandırmıştır.

Almanya ile İngiltere arasında, ham madde ve pazar rekabeti başlar.

Fransa, Almanya’ya kaptırdığı kömür havzasının (Alsas – Loren) peşine düşer.

İtalya, Afrika’da yeni sömürgeler hayal etmektedir.

Rusya, sıcak denizlere ulaşmak ve Slav ırkını kendi idaresi altında birleştirmek istemektedir.

Almanya, Osmanlı topraklarına, İpek Yolu’na yayılma idealine engel olarak gördüğü Rusya’yı bertaraf etmeyi düşünmektedir.

Avusturya – Macaristan İmparatorluğu, savaşı, kendi birliğini korumanın tek yolu olarak görmektedir. Balkanlara hâkim olma yarışı da -Rusya ile- sürmektedir.

Savaşın bahanesi de hazırlanır: Avusturya – Macaristan veliahtı, bir Sırp tarafından Saraybosna’da öldürülür!

Olayın ardından, taraflar iyice belirginleşir: Osmanlı, 28 Ekim 1914’te, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya (sonradan saf değiştirecektir!) ve Bulgaristan’dan oluşan güç birliğine katılır. Karşılarında İngiltere, İrlanda, İskoçya, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Fransa, Sudan, Somali, Senegal, Cezayir, Mısır, Hindistan, bugünkü adıyla Pakistan, Nepal, Filistin’den (Avrupalı devletlerden ve onların sömürgelerinden) getirilen askerler, Yahudiler ve Ruslar vardır.

Rusya’ya yardım için Çanakkale üzerinden İstanbul’a yürüme planı yürürlüğe konur; ancak, Çanakkale denizden geçilemez!

Aşağı yukarı bir yıl1a sonra İngilizler, “Çanakkale’den İstanbul’a karadan yürüme planı”nı da çöpe atmak zorunda kalır.

15 Mayıs 1915’te Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher, 17 Mayıs’ta Lord W. Churchill, 25 Mayıs 1915’te de İngiltere Hükümeti istifa eder.

3 Kasım 1914 günü başlayan bu mücadele, yarısını sömürgeci kirli ayakların sahiplerinin oluşturduğu yarım milyonu aşkın insanın ölümünün ardından, 1916 yılı kışında sona erer.

“Saka, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ya da Türk” -adına ne derseniz deyin- bir çentik daha atar, kılıcının/tabancasının/tüfeğinin/tankının/topunun/torpil kovanının/ artık her nesi var ise elinde, onun üstüne.

De… Dünya Savaşı kendisine yaramaz.

Almanya ve diğer ortakları yenilir. Son padişah Vahdettin[2] teslim olur, Osmanlı toprakları yağmalanır. Mondros’un uğursuz yedinci maddesi ile de geriye, “Şurası bize kaldı.” diyebileceğimiz vatan toprağı kalmaz!

İttihat ve Terakki Partisi, kendisini fesheder. Yerini Teceddüt Partisi alır. Üç “Paşa”ya gelince… Ayrı bir yazı ve değerlendirme konusudur.

Sonuç

Evet, yıkımın başlangıcı çok daha gerilerde kalan art arda gelen yenilgilerdir, hazineye yeni kaynak girişi oluşturamamaktır, orduyu geleneksel yapısından uzaklaştırmaktır, askerî alanda yeniyi hemen alamamak, uygulayamamaktır…

Tümüne peki.

Ama doğru teşhise şunu mutlaka eklemeliyiz: Yıkım II. Abdülhamit’le hızlanır.

Ordusuna, halkına, Babıâli’ye, yakın çevresine güvenemeyen, onları belli bir hedefe yönlendiremeyen, doğruyu bulup tartışıp muhatabını ikna edemeyen -dönemi anlatan pek çok yazar ve tarihçiye göre “zalim, despot…”- padişah, yıkımı hızlandırmıştır. Yerine tahta oturtulan V. Mehmet Reşat’ın Enver, Talat, Cemal Paşa üçlüsüne dahi gücü yetmez ki sömürgeciye yetsin!

Mondros Mütarekesi ve Sevr

Boğazları teslim, polisiye küçük bir güç dışında orduyu terhis veya tasfiye, savunma mevzilerinin yeri hakkında bilgi, mevzi kaldırma işlemine yardım, esirlerin iadesi, savaş gemlerimizin teslimi… Hangi birini sayayım:  haberleşme ağı, telsiz ve kablolar; tersaneler, limanlar, demiryolları, tamir bakım atölyeleri; Toros Tünelleri…

Ve tabii ünlü 7. Madde…

“İtilaf DevletleVahdettin Kaçışri, güvenliklerini tehdit edici bir durum olduğunda herhangi bir stratejik noktayı işgal hakkına sahip olacaktır.”

Padişah Vahdettin’e ise Mondros ve Sevr’i imzalatmak, devamında yurdu terk etmek kalır.

“Atatürk”ümüz ve onun can yoldaşları olmasa Türkiye de olmayacaktır!

Elimizde kalana şükrederiz sonuçta, elimizde kalana!

Ya Şimdi?

İki süper güç, sözde ortağımız olacak Batı, Müslüman olan ya da öyle olduğunu sandığımız ülkeler bizi ve yöneticilerimizi konuşuyor, açık – gizli toplantılarında. Medyanın aktardığı veya medyaya aktarılan kadarını biliyoruz bunların.

Neredeyse 15 Türkiye’den elimizde kalan bu!

Derdimiz kalanı korumak, yüceltmek ve elbette bölünmemektir!

Kendisi gibi düşünmüyor diye halkımızın neredeyse yarısını “hain, terörist, filancanın uşağı… ya da bağnaz, yobaz, koyun sürüsü…” ilan eden, milletimizi bölen herkese karşı durmamız bundandır.

İçi boş kucaklamalara inanacak saflıkta değiliz.

Söze değil, yapılana bakıyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimize ne bıraktığımıza…

Söze değil, yapılana…

[1] V. Mehmet Reşat (02 Kasım 1844 – 03 Temmuz 1918), 35. Osmanlı padişahı. Annesi Gülcemal Kadın Efendi; eşleri: 1. Kamres Başkadın Efendi, 2. Dürr-i And İkinci Kadın Efendi, 3. Mihrengiz İkinci Kadın Efendi, 4. Nazperver, Üçüncü Kadın Efendi, 5. Dilfirib Dördüncü Kadın Efendi; oğulları: 1. Şehzade Mehmet Ziyaeddin Efendi, 2. Şehzade Mehmed Necmettin Efendi, 3. Şehzade Ömer Hilmi Efendi’dir.

[2] Vahdettin [Mehmed Vahidüddin (2 Şubat 1861- 15 Mayıs 1926)]: 36. Osmanlı padişahı (1918 – 1922). Osmanlı Hanedanının son padişahıdır. 1922’de ülkeyi terk etti. Avrupa’da bulundu. İtalya’nın San Remo şehrinde oturmaya karar verip vefatına kadar orada yaşadı. 15 Mayıs 1926’da vefat etti. Şam’da Sultan Selim Camii avlusuna defnedildi.

Geniş bilgi için aşağıdaki kaynaklara da bakınız:

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi ( 1914–1980 ), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1984.

Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkilâbı Tarihi, II. Cilt, Trablusgarp ve Balkan Savaşları, Osmanlı Asyası’nın Paylaşılması için Anlaşmalar, T.T.K. Yayınları, Ankara, 1991.

KARAL, Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, IX. Cilt, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908–1918), T.T.K. Yayınları, Ankara,1999.

Stanford J. Shaw, Ezel Kural, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, C. II. Cilt, E Yayınları, İstanbul, 1983.

Veli Yılmaz, Birinci Dünya Harbinde Türk-Alman İttifâkı ve Askerî Yardımlar, Cem Ofset Matbaacılık Sanayi A.Ş., İstanbul, 1993.

Çanakkale Savaşlarında Hayatlarını Yitirenlerin Anısına, Dr. Mete Soytürk, Kaiserslautern-Almanya, 3. Bölüm, Web.

İzzettin Çalışlar, İsmet Görgülü, Atatürk’le İkibuçuk Yıl, Orgeneral Çalışlar’ın Anıları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.

İzzettin Çalışlar, İsmet Görgülü, On Yıllık Savaşın Günlüğü: Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşları, Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın Günlüğü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.

İzzettin Çalışlar, “Gün Gün, Saat Saat İstiklal Harbi’nde Batı Cephesi”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.

Mim. Kemal Öke; Sultan Osman, E Yayınları, İstanbul,1991.

 

Not: Yazı, 14 Mart 2011’de yayınlanmış, bu yıl nispeten güncellenmiştir. Yeni kaynaklara da bakınız.

 

 

 

 

MEHMET AKİF: İSTİBDAD

dolunayBaskıya boyun eğmeyenlerin anlatıldığı bir kitapta -devir tamamlandıktan sonra yazılmış olsa da- Akif’in “İstibdad” adlı şiirinin bulunmaması düşünülemez. Gerçi, Âkif’i bayrak edinenler, II. Abdülhamit’in hayranı olunca, ortalık biraz karışmıyor değil.

Milletimizin en azından önemli bir bölümünün okumadan, araştırmadan fikir sahibi olma, denetimsiz çamur yığını içinden ve doğruyu arayıp bulmadan kopyalayıp yapıştırma yoluyla, yalanı yanlışı kullanma, hazıra konma huyu kadar kötülüğü, kötüyü genelleme, kendine göre iyiyi ulaşılmaza çevirme, büyütme, balonlaştırma, onu, onları “hatasız kul” yapmaya çalışma… huyu da var.

İnsanlarımızı rahatça kandırabiliyorlar da üstelik.

Hoşgörüsüz, acımasız, bilgisiz, hırsız, dolandırıcı, düşman nesiller yetişiyor. Bu yüzden gecelere, karanlıklara, bölünmüşlüklere, tek yönlü değerlendirmelere bağırıp çağıran huysuz bir ihtiyara dönüştüm.

Uzun bir yazı olacak.

Sabrınızı zorlamaya değer bulursanız, yazıyı lütfen sonuna kadar, hatta gerekli görürseniz bölerek okuyunuz ve nedeni ne olursa olsun bir despotu savunmaya kalkmayınız:

SAFAHAT, I. Kitap, “İSTİBDAD[1]

                                  -Kardeşim Midhat Cemal’e-

Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd,

Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!

Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefil ahfad,

Niçin binlerce mâsum öldürürken her gelen cellâd,

Hurûş etmezdi, mezbûhâne olsun, kimseden feryad?

 

Ey kirli “İstibdad (despotluk, baskı, zulüm) Dönemi”, yıkıldın gittin ama

Milletin kalbinde çıkmaz kirli bir hatıra bıraktın!

Atalarımız mezarlarından diyor: “Ey alçak oğullar, torunlar,

Niçin her gelen cellât, binlerce suçsuz, günahsızı öldürürken,

Boğazlanırcasına (nefretle coşup, kabarıp taşarak) da olsa kimseden bir feryat çıkmazdı?

 

Otuz milyon ahâli, üç şakînin böyle mahkûmu

Olup çeksin hükûmet namına bir bâr-ı meş’umu!

Utanmaz mıydınız bir saysalar, zâlimle mazlûmu?

Siz, ey insanlık isti’dâdının dünyâda mahrûmu,

Semalardan da yüksek tuttunuz bir “zıll-i mevhûm”u!

 

Otuz milyon insan üç eşkıyanın böyle mahkûmu

Olup hükümet diye böyle uğursuz bir yükü çeksin!

Zulmü yapanla zulme uğrayanı bir tutsalar utanmaz mıydınız?

Siz ey bu dünyanın insanlık yeteneğinden yoksun çocukları!

Kuruntuya dayanan, gerçekte var olmayan bir gölgeyi göklerden de yüksek tuttunuz!

 

O birkaç hayme halkından cihangirâne bir devlet

Çıkarmış, bir zaman dünyâyı lerzân eylemiş millet;

Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet,

Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet…

Bu bir ibrettir ama olmıyaydık böyle biz ibret!

 

O, birkaç çadır halkından, göçebeden, dünyayı ele geçirircesine bir devlet

Çıkarmış, bir zaman dünyayı titretmiş olan millet;

Zaman gelsin de böyle dünyalar kadar aşağılanma görsün,

Otuz üç yıl devam etsin, (33 yıl) başından felaket gitmesin…

Bu ibret (ders) alınacak bir şeydir, ama keşke biz böyle (başkalarına) ibret olmasaydık!

 

Sema-peymâ iken râyâtımız tuttun zelil ettin;

Mefâhir bekleyen âbâdan evlâdı hacîl ettin;

Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefîl ettin;

Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîl ettin;

Rezil olduk… Sen ey kâbûs-i hûnî, sen rezîl ettin!

 

Gökte dalgalanırken bayraklarımız, sancaklarımız, tuttun aşağıladın;

Çocuklarıyla övünmek isteyen büyükleri, çocuklarından utandırdın;

Ne yüce kavim idik, yazık ki sen geldin alçalttın;

Bütün gelecek ümidini artık imkânsız, boş kıldın;

Rezil olduk… Sen ey kanlı karabasan, sen rezil ettin!

 

Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,

“Bu bir câni!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.

Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse,

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!

 

Her kimde haysiyet belirtisi gösteren bir temiz alın gördüysen,

“Bu bir cani!” dedin ya sürdün, ya da hapse mahkûm ettin.

Senin adına vekil eyleyip ajanları, her vicdana her hisse,

Milletin en kahraman evlatlarını (bile) ümitsizliğe düşürdün…

Ne lânetlenmiş birisin ki Şeytan’ın ruhuna rahmetler okuttun!

 

Değil kâbusun artık, devr-i devlet intibâhındır.

Gel ey nâzende hürriyyet ki canlar ferş-i râhındır.

Emindir mevki’in: En pak vicdanlar penâhındır.

Serâpâ mülk-i Osmânî müeyyed taht-gâhındır.

Serîr-ârâ-yı ikbâl ol ki: Bir millet sipâhındır.

 

Şimdi artık devletin kâbusunun, karabasanının değil, uyanışın devridir.

Gel ey nazlı hürriyet ki canlar yolunun yaygısı, halısıdır.

Yerin güvenilirdir, emindir; çünkü en temiz vicdanlar sığınağın, barınağındır.

Osmanlı mülkü baştan ayağa sana bağlı kalacak, olacaktır ve senin başkentindir.

Tahta oturmayı kabul et ki: Bir millet senin ordundur.

 

NOT: Metin ve imla ve noktalama farklılığı, kitabın baskısına bağlı kalınması nedeniyledir.

[1] Safahat, Ömer Rıza Doğrul, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1980.

 

istibdat: Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm.

mülevves:1. Kirli, pis. 2. Karışık, düzensiz.

yâd: (yâ: d): 1. Anma. 2. Hatır, zihin.

sefil: 1. Sefalet çeken, yoksul. 2. Alçak. 3. Yoksul veya alçak bir biçimde.

masum: Suçsuz, günahsız.

ecdat: Geçmişteki büyükler, atalar.

Açıklamalar vasıtasıyla sözcüklerin anlamlarını vermiştim zaten. Öğretmen değilseniz aşağıdaki bölümü geçiniz.

ahfad, ahfat: Erkek torunlar, oğullar, sonrakiler.

hurûş: Çağlayarak, coşarak, coşma, coşup taşma.

mezbuhane: Boğazlanır gibi. Kurban edilircesine.

bâr: 1. Ağırlık, yük. 2. Ateşten, mide bozukluğundan, ağızda, dil ve dişlerde meydana gelen acılık, pas. 3. Değersiz, kötü, adi, sefil, pis, berbat.

meşum (meşu:m), meşʾûm: Uğursuz.

cihangirane: Dünyayı ele geçirircesine.

istidat: Yetenek.

lerzan: Titrek.

zillet: Hor görülme, aşağılanma.

mefahir: Övünülecek şeyler, övünceler.

hayfa, ḥayfâ: “Eyvah, yazık, heyhat” anlamlarında kullanılan bir söz.

zıll: Gölge.

mevhum: Gerçekte olmayıp var sanılan, var diye düşünülen, kuruntuya dayanan.

hayme: 1. Çadır. 2. Çadırda yaşayan. 3. Göçebe (çadırda yaşayanlar). 4. Bostan, bağ vb. yerler için yapılan basit kapı.

nikbet (Ar. nekbet): 1. Talihsizlik, felaket.

zelil: Hor görülen, aşağı tutulan, aşağılanan.

râyât: 1. Bayraklar. 2. Sancaklar.

hâcil: Utanmış, utanan, mahcup.

âbâ: 1. Abla, büyük kız kardeş. 2. Anne. 3. Üvey anne, analık. 4. Büyükanne, nine, anneanne. 5. Kaynana. 6. Yenge. 7. Teyze. 8. Hala. 9. Yetişmiş, bulûğa ermiş küçük kız kardeş. 10. Hanım, hanımefendi. 11. Baba.

müstahil: 1. İmkânsız, olmayacak şey. 2.Boş.

kâbus: 1. Karabasan:  2. Acı, sıkıntı, korku veren olay.

hûn (hu:nu): Kan.

hûnî: Kana ait, kanla ilgili, kanlı.

hamiyet: Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası.

yeis: Umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü.

müvekkil : Birini kendine vekil olarak seçen erkek.

intibah: Uyanma, uyanış.

nazende:1. Naz eden, nazlanan, nazlı. 2. Sevgili.

ferş: 1) Döşeme, yayma. 2) Halı, taşa serilen yaygı.

penah, melce: Sığınak, barınak.

serâpâ: Baştan ayağa.

müeyyed, müeyyet: 1. Güçlendirilmiş, sağlam. 2. Yardım gören.

tahtgâh: Başşehir, başkent.

serirara. (Serir-ârâ): Tahtı süsleyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.

ikbal: 1.. Baht açıklığı veya yüksek bir makama, duruma erişmiş olma durumu.

sipah (Sipâhan): Asker, leşker, nefer.

 

Âkif bu şiirde yazdıklarından pişmanlık duymuş mudur?

Evet!

“Gelen gideni aratınca” pek çokları gibi II. Abdülhamit’le ilgili önceki yazdıklarından pişmanlık duyduğunu ifade eden şiir ya da dizeleri olmuştur.

Ancak, ülkenin başından geçenleri yeniden değerlendirenler, o şiirde yazılanları ortadan kaldırabilecek sonraki pişmanlıklarının doğru olmadığını da söylemişlerdir.

Bakın Süleyman Nazif ne diyor:

“Bu satırlar Mütareke’nin karanlık günlerinde yazıldı. Düşman askerlerinin çizmesi, tabiatıyla bize Kızıl Sultan’ın tüfekçilerinden daha ağır, daha haysiyet kırıcı gelmişti. Hakikatte bu izmihlali, o istibdat hazırlamış ve doğurmuştu. Fakat biz o sıralar bunu (başa gelenlerde Abdülhamit’in payını) düşünemeyecek kadar perişan ve ümitsiz bir durumdaydık.” [2]

[2] M. Ertuğrul Düzdağ, Safahat, 2015, 2016; bakınız: Âkif Beki, Ya Abdülhamid ya Mehmet Âkif, Hürriyet, 23 Nisan 2016.

 

M. Akif Ersoy

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 1986’da yayımlanan, “Ölümünün 5Mehmet Akif E-20. Yıldönümünde M. Akif Ersoy” adlı kitaptan kısa bir alıntıyla mı başlasak diyorum:

“… Zaferden sonra, Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun bütün yakın ve uzak köşelerine, Çanakkale zaferini müjdelemeye başladı. Enver Paşa, ‘Teşkilatı mahsusa’ Reisi Kuşçubaşı Eşref’i de aradı. Kuşçubaşı Eşref Bey, Anadolu-Bağdat demiryolunun en son istasyonu olan EL MUAZZAM’DA bulunuyordu. Enver Paşa, Kuşçubaşı’na, telsiz başında şu telgrafı yazdırdı: ‘Çanakkale Savaşı’nda ordumuz muzaffer oldu. Düşman kuvvetleri perişan ve mağlup bir şekilde geri çekiliyorlar!’ Haber Hicaz yolunda, El Muazzam İstasyonu’nda bomba gibi patladı. Orada bulunanlardan biri Kuşçubaşı Eşref Bey’in boynuna atılarak, hıçkıra hıçkıra ağladı…”

“Akif’i ağlatan, büyük vatan sevgisidir, Türk istiklal ve hürriyetine olan karasevdasıdır.”

Bu olayın devamını Kuşçubaşı Eşref Bey şöyle anlatıyor:

“Ay bedir hâlindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevî ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar… İşte o Çanakkale’ye layık destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi:

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor

 Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor

Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı. ‘Artık ölebilirim Eşref!’ dedi, ‘Gözlerim açık gitmez.’…” (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ölümünün 50. Yıldönümünde M. Akif Ersoy, Ankara, 27 Aralık 1986. Hazırlayan: Yavuz Bülent Bakiler.) 

 

“O Arnavut’tu.” diyen şişkin etiketli, kelli felli öğretim görevlilerine,  hocalara, öğretmenlere ne desem?

İnsan doğumunda anne babasının etnik kimliğini, inancını, yaşadığı yeri, ortamı seçemez; ancak olgunluğa eriştiğinde elbette seçimini belirleyebilir:

Yukarıya bakınız. Lütfen o birkaç paragrafı bir kez daha okuyunuz.

Kendisi borç içindeyken, kış günü üstüne giyecek paltosu yokken, İstiklal Marşı yarışmasında kendisine verilmek istenen 500 liralık ödülün, “hastahanedeki gazilere, yoksul, kimsesiz kadınlara örgü öğreterek meslek kazandıran hayır kurumuna” bağışlanmasını şart koşan Akif [Ertuğrul Düzdağ: Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, üç cilt, (812 s.) İstanbul, 2006.] , o İstiklal Marşı’nda: “Kahraman ırkıma bir gül…” ya da Mısır’da yazdığı VII. Safahat, s. 480’de “Sözü sağlam, özü sağlam adam ol; ırkına çek” (Fevziye Abdullah Tansel: M. Akif) derken Mehmet Akif kimlerden bahsediyor sevgili eğitimciler? Arnavutlardan mı?

“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih: Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının sentezi bir çocuk.” diye tanımlıyor onu, ünlü bir şairimiz [Sezai Karakoç: Mehmet Akif (Hayatı Aksiyonu, Düşünceleri ve Şiiri)] .

M. Akif’in babasının Arnavut olması (I. Safahat, s. 82 ve III. Safahat, s. 187–190. Fevziye Abdullah Tansel: M. Akif, Hayatı, Sanatı ve Eserleri, İstanbul, 1973.) neyi değiştirir?

 

CNN, Pazartesi 10.38, 2006 veya 2007 (Yılını not almamışım.). Bir İsrailli… Ağlıyor. “Ben de naçizane olarak İsrail asıllıyım; ama senenin yedi ayı İzmir’de yaşıyorum. İzmir’in karasevdalısıyım. Daha ne diyeyim. Ben İzmir için ağlarım. Daha ne söyleyeyim…”

Gözyaşları içinde devam edemiyor konuşmasına.

Geçmişin soykırım mağdurlarının gemide bizimkilere, yıllardır Filistinlilere yaptıkları sizi öfkelendirebilir; fakat şu İsrailliye yakınlık duymanızı engellememelidir!

Diyap Ağa geldi aklıma. Meclis kürsüsünden kükreyişi geldi.

Diyap Ağa’nın dağa çıkan veya sokaklara bombalı tuzaklar döşeyen torunlarına baktım, baktım… İçim acıdı.

“Fransız milletini bin yılda Fransa’nın toprağı yarattı.” diyor, Fransız tarihçi, Profesör Camille Julian.

Yahya Kemal, Julian’ın bu cümlesini aktardıktan sonra şöyle diyor: “Düşünmeğe başladım: Acaba bizi de Malazgirt’ten, 1071’ten sonraki sekiz yüz senede, Türkiye’nin toprağı yaratmamış mıydı?” ( Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, s. 46 ve 47, İstanbul, 1960.)

 

Kuzeyimizde, insanı bir tarafa bırakın, denizler donuyor, denizler!

Güneyimizde, kızgın kumlu çöllerde, yakıcı güneşin altında bunalıyor canlılar.

Doğu deseniz, dağ bayır.

Batı’nın şemsiyeyi aksesuar edinmiş insanları, güneşi doğru dürüst göremiyor.

Ülkemize bakar mısınız?

“Sizin ülkenizde her mevsim, hatta neredeyse her gün, güneşi görmek mümkünmüş öyle mi?” diye soruyor,  bir İngiliz, televizyonda muhabire, şaşkınlıkla.

 

Türkiye, hepimizin cenneti değil mi?

Altı üstü çalışkan bireylerimizce işlense, değerlendirilse, birlikte kazanıp paylaşsak akıllıca…

Ne çok hata yaptık biz!

“Laf”a geldi mi “81 milyon” diyenlere bakınız, sözünün samimiyeti yok, özünün içi boş!

O Arnavut, bu Kürt, şu Laz, diğeri Çerkez, öteki Ermeni…

Sünnî, Alevî, deist, ateist, kâfir…

Sağcı, solcu, dinci, imansız…

O partinin yobazı, bu partinin haini, şu partinin ırkçısı…

Ne çok söylendi ülkemizde, lanet olası ayrılık şarkıları!

Bir Arnavut, bir Kürt, bir İsrailli, bir Laz, bir Adige Türk… Bir Roman, bir Rum, bir Ermeni Türk…

Sağınıza, solunuza bakınız, öyle çok örneği var ki…

Birlikten, paylaşmaktan, hatalardan ders almaktan konuşsak artık.

 

Akif’le ilgili ciddî bir araştırma: M. Ertuğrul Düzdağ, Fevziye Abdullah Tansel, Ahmet Kabaklı, Beşir Ayvazoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan-Doç. Dr. Nurettin Topçu, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil, Orhan Seyfi Orhon, Eşref Edip Fergan, Mithat Cemal Kuntay, Hilmi Yücebaş, Hasan Basri Çantay, Cemal Kutay, Vehbi Vakkasoğlu, Mehmet Akif Sempozyumu (27–28 Aralık 1976), Hacettepe Üniversitesi ve İdarî Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Prof. Dr. Doğan Karan, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Millî Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem, Zeynep Korkmaz, Abdülkadir Karahan, Erol Güngör, Nihat Nirun, Mehmet Kaplan’ın konuşmaları… başvurulacak eserler arasında yer almalıdır (İstanbul kütüphane kaynıyor.) .

 

Mehmet Akif ve Safahat

Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) “İpek”li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmet Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili, annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir Efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.

Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif, babasını,

“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak

Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.” diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kız kardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi… Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)

Akif, annesini ise şöyle anlatır:

“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî salâbetleri (manevî kuvvetleri) vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tatmışlardı.”

1911’de birincisi yayınlanan “Safahat”, tümünü içeren şekliyle 1933 yılında tamamlandı. Ömer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy’un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek eseri, 1943 yılında tekrar yayımladı. 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ, eserin önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını yaptı.

1. Safahat: İçinde 44 manzume vardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır.

2. Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde: Süleymaniye Camii’ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim’i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir.

3. Safahat, Hakkın Sesleri: Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır.

4. Safahat, Fatih Kürsüsünde. İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü’ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır.

5. Safahat, Hatıralar. Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah’a yakarılmakta, İslamiyet’i gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif’in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır.

6. Safahat, Asım. 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif’in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade (Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir.

7. Safahat, Gölgeler. Akif’in 1918–1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41′dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.

8. “Son Safahat” : Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif’in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943′teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat’ın daha sonraki basımlarında “Son Eserleri” başlığı altında verilmiştir. M. Ertuğrul Düzdağ’ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir.

9. Safahat (Toplu Basım) : 6 Safahat’ın ve Son Safahat’ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur.

 

Geniş bilgi için bakınız:

Abidin Sönmez (hazırlayan ve sadeleştiren), Mehmet Akif, İstiklal Savaşı Hitabeleri, Manastırlı İsmail Hakkı, Vaizler.

Abdullah Çınar,  Mehmet Akif ve Gençlik, Kültür Edebiyatı Dergisi Yayınları, Ankara.

Abdülkerim (Prof. Dr.) -Nuray Abdülkadiroğlu, Mehmet Akif Hakkında, Yazılanlar, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı.

Abdülkerim Abdülkadiroğlu (hazırlayan), Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri.

Adalet Ergenekon Çil, Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı.

Adil Yılmazoğlu,  Milli Şair Mehmet Akif.

Ahmet Cerrahoğlu, Bir İslam Reformatörü Mehmet Akif, İstanbul,1964.

Ahmet Cevat, Mehmet Akif, Hayatı ve Seçme Şiirleri.

Ahmet Kabaklı, Mehmet Akif Bibliyografyası.

Ahmet Kabaklı (1924–2001) Mehmet Akif.

Ahmet Öksüz, Açıklamalı İstiklal Marşı.

Ali Kaytancı, İstiklal Marşımız ve Milli Ruh 1972 Malatya.

A. Metin Çalı, Hüseyin Ceylan, Duran Durulmuş, Milli Şairimiz Mehmet Akif, Çorum.

Ali Nihat Tarlan (1848–1978), Mehmet Akif, Ölümünün 2. Yılı nedeniyle yazarın verdiği konferans.

Ali Nihat Tarlan (Prof. Dr), Mehmet Akif ve Safahat,  İstanbul, 1971.

Ali Nihat Tarlan [Prof. Dr. (1848–1978), Nurettin Topçu, Doç. Dr. (1909–1975)], Mehmet Akif, 20. Ölüm Yıldönümü, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı.

Aydın Milli Eğitim Gençlik ye Spor Müdürlüğü, Milli Şair Mehmet Akif Ersoy, Ölümünün 50. Yılında.

Ayral Alparslan. Açıklamalı İstiklal Marşı’mız, Balıkesir.

Beşir Ayvazoğlu, İstiklal Marşı ve Tarihi Manası, İstanbul,1986.

Beşir Ayvazoğlu, Mehmet Akif ve Safahat, Tercüman Gazetesi.

Cemal Kutay, Mehmet Akif, İstanbul, 1939.

Cemal Kutay, Necit Çöllerinde Mehmet Akif, İstanbul, 1978.

Cemil Sena Ongun, Mehmet Akif Hayatı ve Eserleri, Şahsiyeti, İstanbul, 1947.

Divan, Mehmet Akif Özel Sayısı, Ankara, 1979.

Emek Basım ve Yayınevi, Mehmet Akif Ersoy, Güvercin Kitaplar Şiir Serisi.

Emin Erişirgil, İslamcı Bir Şairin Romanı Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1986.

Esat Adil Müstecaplıoğlu, Mehmet Akif, Ferdi ve içtimai Karakteri, Vatanperverliği, Milliyetçiliği, Şairliği.

Eşref Edip (Fergan) (1882–1971), Mehmet Akif, Hayatı, Eserleri ve 70 Muharriri Yazıları, I.cilt.

Eşref Edip (Fergan), Mehmet Akif, Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları 2.Cilt.

Eşref Edip, (Fergan) İnkılap Karşısında Akif-Fikret-Gençlik- Tancılar.

Fahir İz, Mehmet Akif- Bir Biyografi.

Faruk Kadri Timurtaş (Prof. Dr.), Mehmet Akif ve Cemiyetimiz.

Fehmi Cumalıoğlu, Mehmet Akif’ in Hayatı ve İstiklal Marşı.

Fehmi Cumalıoğlu, Mehmet Akif’in Hayatı ve Tefekkür Cephesi.

Ferit Ragıp Tuncor, Selahattin Arıkan (hazırlayanlar), Mehmet Akif, Jan Jak Ruso, İbrahim Müteferrika, Şarl Darvin.

Fethi Bolayır, Mehmet Akif Ersoy, Gazi Üniversitesi 93. izzet Kaçar, Eğitimci Yönüyle Mehmet Akif, Konya.

Fevziye Abdullah Tansel(1912-…} Mehmed Akif, Hayatı ve Eserleri, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı.

Gerger Kaymakamlığı (Adıyaman Valiliği) Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif.

Gülendam Yılmaz, Enver Yavuz, Şenol Bağcı, Mehmet Akif, Konya.

Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Mehmet Akif (Anonim), 1976.

Hakkı Gürey, Mehmet Akif’ te Deyimler.

Hasan Basri Çantay, Akifname, İstanbul, 1966.

Hasan Boşnakoğlu, Mehmet Akif’in İstiklal Savaşı’ndaki Yeri, İstanbul, 1981.

Hasan Duman, Mehmet Akif ve Bir Mecmua’ nın Anatomisi.

Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Mehmet Akif, İstanbul, 1938.

Hüseyin Çakar, İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Aziz Hatırası’na, Ölümünün 50. Yılında, Erzincan.

Hüseyin Uğur, İstiklal Marşımız, Malatya.

İsmail Hakkı Şengüler, Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmet Akif Külliyatı, İstanbul.

İsmet Aksal, İstiklal Marşı’mızın Esasları(İstiklal Marşı’nın Açıklaması) .

İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Türk Gençliği ve Mehmet Akif.

Kadınhanı İlçe Milli Eğitimden Mehmet Akif Ersoy’a Vefatının 52. Yılı Armağanı.

Kasım Göçmenoğlu, İstiklal Marşı Yazılıyor, Mehmet Akif’in Romanı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü, Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un Ölümünün 50. Yıldönümünde Anma Faaliyetleri.

Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul, 1975.

Marmara Üniversitesi, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, 1986.

Mehmet Akif Sempozyumu (27–28 Aralık 1976), Hacettepe Üniversitesi ve İdari Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Prof. Doğan Karan, Prof. İhsan Doğramacı, Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem, Zeynep Korkmaz, Abdülkadir Karahan, Erol Güngör, Fevziye Abdullah Tansel, Nihat Nirun, Mehmet Kaplan’ın konuşmaları.

Mehmet Akif Ersoy, Vaazlar, İstanbul, 1975.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, Mehmet Akif Araştırmaları Dergisi.

Mehmet Akif Ersoy, Ölümünün 50. Yılı, Antakya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü.

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli – Mehmet Çetin, TBMM’de İstiklal Marşı ve Mehmet Akif, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı.

Mehmed Doğan, Camideki Şair Mehmet Akif.

Mehmet Selim Karaca, Akif ve Fikret’e Dair.

M. Emin Erişirgil (1891–1965) Mehmet Akif, İslamcı Bir Şairin Romanı.

M. Ertuğrul Düzdağ, Safahat Tetkikleri, 1979.

M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar, Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi, İstanbul.

Milli Eğitim ve Spor Bakanlığı İl Müdürlüğü Yayınları, Milli Şair Mehmet Akif Ölümünün 50. Yılında, Aydın, 1986.

Milliyetçiler Derneği, Mehmet Akif. Akif’in 20. Ölüm yıldönümü (1956) nedeniyle.

Mithat Cemal Kuntay (1885–1956), Mehmet Akif.

Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif ve Şiirleri

Mithat Cemal Kuntay, İstiklal Şairi Mehmet Akif.

Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif’in Hayatı, Seciyesi, Sanatı, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1986.

Mehmet Kaplan, Mehmet Akif ve Çanakkale Savaşı.

M. Kaya Bilgegil (Prof. Dr.), Mehmet Akif, Resmi Hal Tercümesi Basılmamış Bazı Mektup ve Manzumeleri.

Mehmet Muhittin Nalbantoğlu, Mehmet Akif ve İstiklal Marşı.

M. Muhittin Nalbantoğlu, İstiklal Marşımızın Tarihi.

M. Sencer, M. Salih (toplayanlar), Mehmet Akif.

MTTB, Mehmet Akif Ölümünün 10. Yılı, 1946.

MTTB, Mehmet Akif Armağanı ( Büyük Düşünce Adamına, Doğumunun 101.Yıldönümünde Türk Gençliğinin Armağanıdır) .

Mustafa Eski, Milli Mücadelede Mehmet Akif Kastamonu’da, İstanbul, 1983.

Muzaffer Uyguner, Mehmet Akif Ersoy.

Müfide Öner, Bayrağımız Sancağımız ve İstiklal Marşı, Ankara, 1985.

Neriman Malkoç Öztürkmen, Mehmet Akif, Safahat ve Mekân.

Neriman Malkoç Öztürk, Mehmet Akif ve Dünyası, Ankara, 1969.

Niğde Valiliği, Ölümünün 50. Yılında Milli Şair Mehmet Akif, Niğde, 1986.

Nihat Sami Banarlı, Kültür Köprüsü Süleyman Çelebi’den Mehmet Akif’e, İstanbul, 1985.

Nurettin Topçu (Doç. Dr.), Mehmet  Akif.

Nusret Karanlıktagazar, İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy.

N. Mehmet Solmaz, Mehmet Akif’ten Seçmeler.

Orhan Okay (Prof. Dr.), Mehmet Akif- Bir Karakter Heykelinin Anatomisi.

Orhan Seyfi Orhon (1890–1972), Mehmet Akif, Hayatı ve Eserleri.

Osman Nuri Ekiz, Mehmet Akif, Toker Yayınları, İstanbul, 1985.

Sabiha-Zekeriya Sertel, Tevfik Fikret- Mehmet Akif Kavgası.

Sabiha-Zekeriya Serte l, Tevfik Fikret- Mehmet Akif Meselesi Hakkında.

Selahattin Yaşar, Mehmet Akif, Hayatı Sanatı, Fikirleri.

Semih Topçu, Akif i Yaşamak İstiyoruz.

Sezai Karakoç (1933-…) Mehmet Akif (Hayatı Aksiyonu, Düşünceleri ve Şiiri) .

Süleyman Afazi/(l871–1927), Mehmet Akif Şairin Zatı ve Asarı Hakkında Bazı Malumat ve Tetkikat.

Süleyman Nazif, Mehmet Akif, İstanbul, 1971.

Şanlıurfa İl Halk Kütüphanesi Müdürlüğü, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif.

Şükran Tunaçar,  Mehmet Akif ten Bir Demet.

Türk Edebiyatı, Mehmet Akif Ersoy Özel Altın Sayısı, İstanbul, 1986.

Türkiye İslam Enstitüleri Talebe Federasyonu Yayını, Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Mehmet Akif.

Vehbi Vakkasoğlu, İslam Şairi Mehmet Akif, İstanbul, 1983.

Veteriner Fakültesi Talebe Cemiyeti, Mehmet Akif’in Kabri İçin, hazırlayan: İkinci Ölüm Yılı Münasebetiyle Mehmet Akif.

Veli Ertan, Mehmet Akif (Hayatı, Sanatı, Tesirleri), İstanbul.

Yakup Hamzaçebi, Büyük Vatansever, Milli Şair Mehmet Akif Ersoy.

Yaşar Köksal, Mehmet Akif Ersoy.

Yaşar Selahattin, Mehmet Akif’in Hayatı Sanat’ı Mücadelesi, İstanbul, 1985.

Yavuz Bülent Bakiler, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ölümünün 50. Yıldönümünde M. Akif Ersoy, Ankara, 27 Aralık 1986.

Yüksek Ziraat Enstitüsü Talebe Cemiyeti, Mehmet Akif.

Zahir Güvendi, Mehmet Akif, Hayatı, Sanatı, Şiirleri.

Zeki Sarıhan. Vatan Türküsü- istiklal Marşı, Tarihi ve Anlamı.

 

 

SULTAN HAMİT’E: İsmail Safa

dolunayII. Abdülhamit’in bugüne taşınacak olumlu bir örnek olamayacağını söylemiştim.

Neden?

İmparatorluğu yönetemiyordu. Toprak kayıpları inanılmaz boyutlara varmıştı. İmparatorlukta güven yerle bir olmuştu. Kendisi kimseye güvenmez, kendisine kimse güvenmezdi, demeyeyim hadi. İsteyen araştırır, bulup okur. Hatası çoktu. Bu yüzden baskıcı bir rejim kurmuştu. Jurnalcileri, milleti canından bezdirmişti

“Neden tek yönlü yazıyorsunuz? Hiç mi iyi yanı yoktu II. Abdülhamit’in?” diyebilirsiniz.

Olmaz olur mu vardı elbette.

Ve yazdıklarım tek yönlü olsun istemem.

Eğitim konusunda çok başarılı hizmetleri olmuştur. Kadınların iş dünyasına girmesinde, nitelikli subay yetiştirme konusunda, hayır kurumu faaliyetlerinde… Ama “Artısı eksisinden çoktur.” derseniz, işte orada durun biraz, diyecek olanlardanım.

Yazılarımın çoğunu yıllar önce yazmıştım (Örneğin Sansür, rahmetli Demirel döneminde yazılmıştı.). Bugünlerde bir araya topluyor, onları geleceğe uğurluyorum.

Kimseyle alıp veremediğim yok!

 

Gelelim şiire.

Bakın Peyami Safa’nın babası ne diyor II. Abdülhamit için:

 

Topladın etrafına birkaç denî ahaddan

Anların reyiyle hâli kalmadın bîdaddan

Bir nifak âvâzesi çıkmaktadır efraddan

Kardeşi kardeşten ettin vâlidi evlâddan

Bağrı yandı milletin artık bu istibdaddan

 

Topladın etrafına birkaç kişi alçaklardan,

Onların fikriyle uzak durmadın zulümden.

Bir bozuşma, kavga haykırışı çıkmaktadır fertlerden,

Kardeşi kardeşten ettin, babayı evlâttan,

Bağrı yandı milletin bu keyfî idareden artık, bu baskıdan.

 

Mürtekib, cahil, hamiyetsizler ikdar eyledin

Millete casusluğu sermaye-i kâr eyledin

En büyük âdemleri menfada gamhâr eyledin

En büyük bir zâtın idamında ısrar eyledin

Ey halife söyle farkın var mıdır cellâddan

 

Yiyici, cahil, yurdunu ve ailesini korumayanlara güç verdin,

Millete casusluğu, servet kapısı bellettin,

En değerli insanlara sürgünde sıkıntı çektirdin,

En büyük bir zâtın idamında ısrar eyledin,

Ey halife söyle, farkın var mıdır cellâttan?!

 

Haksız icraatı ihbar ettiler aldırmadın

Bendegânın ızrar ettiler aldırmadın

En büyük bir zâtın idamında ısrar ettiler aldırmadın

Dostlar her şeyi ihtar ettiler aldırmadın

Sence evlâ geldi jurnal hutbe-i irşâddan

 

Haksız icraatı haber verdiler, aldırmadın,

Kölelerin şuna buna zarar verdiler, aldırmadın,

En büyük bir zâtın idamında ısrar ettiler, aldırmadın,

Dostlar her şeyi ihtar ettiler, aldırmadın!

Sence üstün geldi ispiyon, doğru yolu gösteren duadan.

 

Taşra memurini vahşilerle hemhâlet bugün

Kaldı birkaç hırsıza sermaye-i devlet bugün

Âdeta etti taammüm fakr ile zillet bugün

Memleket viraneler hâlinde, aç millet bugün

Fazladır hâlâ sarayın masrafı iraddan

 

Taşra memurları, vahşilerle aynı hâlde bugün,

Kaldı birkaç hırsıza, devletin hazinesi bugün,

Âdeta genelleşti, yayıldı fakirlik ile hor görülme bugün,

Memleket viraneler hâlinde, millet aç bugün,

Fazladır hâlâ sarayın masrafı, millî gelirden!

 

Aylık almaz her kalemde yan gelir seksen kişi

Birçok erbab-ı mesâlih toplanır erkek, dişi

Kurtarır evrakını her kim verirse bahşişi

Pâresiz bîkeslerin Allah’a kalmış işi

Zevk alan yok Hasbetenlillâh olan imdaddan

 

Aylık almaz, her kalemde yan gelir seksen kişi,

Birçok iş takipçisi toplanır, erkek, dişi,

Kurtarır evrakını, her kim verirse bahşişi!

Parasız kimsesizlerin Allah’a kalmış işi!

Zevk alan yok, Allah rızası için, tehlikede olana yardımdan.

 

Yirmi yıldır ettiğin elverdi âlemden sıkıl

Ehline terk-i şerir et, bir saraya var tıkıl

Böyle bir masum kavmin hâline insaf kıl

Devleti yıktın behey Allah’tan korkmaz yıkıl

Düştüğün gün halk için mabâd olur a’yaddan

 

Yirmi yıldır ettiğin elverdi; dünyadan, eğlenceden sıkıl,

Ehline kötülükten ayrıl, bir saraya var tıkıl!

Böyle bir günahsız, suçsuz kavmin hâline insaf kıl,

Devleti yıktın behey Allah’tan korkmaz, yıkıl!

Düştüğün günün halk için, farkı olmaz bayramdan!

 

Bil ki mâtemdir sonu, pür-neşe-i sûr olma pek

Hep mükedderdir kulub-ı nâs mesrur olma pek

 

Bil ki mâtemdir sonu; neşe dolu, şenlik içinde olma pek,

Hep üzgündür, kederlidir insan kalpleri; sevinçli olma pek,

Ey Süleyman-baht tac ü tahta mağrur olma pek

Elhazer her sû çıkan vaveylden feryaddan

Ey Süleyman-bahtlı, taç ve tahtınla gururlanma pek,

Sakın, çekin, her kötülük, fenalık çıkan çığlıktan, feryattan!

 

Bakınız: Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi, Hilmi Yücebaş, Genişletilmiş 3. Baskı, İstanbul, 1976.

 

Hâlâ aynı sistemi uyguluyor mu II. Abdülhamit hayranları bilemem. Peşime düşeni varsa onlara yardımcı olmak adına söyleyeyim: Ülkenin birliğinden, milletin bütünleşmesinden yana tavrım değişmedi, değişmez. Kim birliğimizden yanaysa hep onu destekledim. Benim gibi düşünmeyene de saygım var, verdiğim örnekler bundan ötürü çok yönlüdür.  Fikir dünyamı dünya âlem bilir. Çizgimde değişiklik olmamıştır ve terör, tarikat, cemaat ayağım yoktur! Nazarımda tümü ülke veya İslam bölücüsüdür.

4 temel kaynağı iyisinden okur, bilirim. Bilmeyenle tartışmam. Bir öyle bir böyle konuşanı liderden saymam; öylesi yalancıdır, kendine hayrı yoktur ki millete olsun! Oy vermişsem öylesine, onu bırakır; doğrusu gelsin, dürüst olanı gelsin isterim. Parti üyesi değilim, dernekçiliği bırakalı yıllar oluyor (Gel de Arif Nihat’ı anma şimdi.).

Yukarıdakilere uymayan her söz benimle ilgili aktarılmışsa, yalandır, iftiradır!

 

İsmail SAFA (1867–1901)

21 Mart (?) 1867’de, Mekke’de doğar.

Peyami Safa’nın babasıdır.

19. yüzyıl şairlerindendir. Dedesi, Trabzonlu bir tacir olan İsmail Efendi; babası, Hicaz Mektubî Kalem Kâtibi Mehmet Behçet Efendi’dir.

Anne tarafının Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin’e kadar ulaştığı söylenir.

Altı yaşında annesini, on bir yaşında babasını kaybeder.

1878′de, İstanbul’a gelir.

1886’da, Darüşşafaka’yı bitirir.

Önce Evkaf Nezareti’nde, ardından İstanbul Telgrafhanesi’nde memur olur.

Bir ara, Mekteb-i İdâdî-i Mülkî’de, edebiyat öğretmenidir.

1890’da, Meclis Kalemi’nde göreve başlar.

Zaman zaman “Kâmil” takma adını kullanarak yazar.

Tüberküloz hastalığına yakalanır.

Tedavi amacıyla Midilli’ye gidip döner.

II. Abdülhamid’in “İstibdat İdaresi”ne karşı çıkar. “Ey Halk Uyan” ve “Sultan Hamid’e” adlı şiirleri ile dikkâtleri üzerine toplar.

29 Nisan 1900’de, Sivas’a sürülür (Bir göreve atanması bu gerçeği değiştirmez!).

24 Mart 1901 tarihinde, Sivas’ta ölür.

“Garipler Mezarlığı”na gömülür.

“Eflâtun Cem Güney’in çabalarıyla” mezarı, (mezar yeri ikinci defa değiştirilerek) “Ali Ağa Camii Mezarlığı”na taşınır.

 

Eserleri:

Şiir:

Sünühat (1889),

Huz mâ Safâ (1891),

Mağdûre-i Sevdâ (1891),

Mevlid-i Peder-i Ziyâret (1895),

Mensiyyât (1896),

Hissiyât (1912),

İntâk-ı Hakk’ın Tahmisi (1912);

Eleştiri:

Mülâhazat-ı Edebiyye (1897),

Muhâkemât-ı Edebiyye (1913);

Çeviri: Vehâmetli Sevdâlar (Kardeşi Ahmet Vefa ile Emmanuel Gonzales’ten).

 

SANSÜR: Arif Nihat Asya

Sansürler, onu koyanı rahatlatır; ancak körleştirir de.

Muhalif ses, gerçeğe yönelmenizi sağlayacak bir gıdımlık nefestir aynı zamanda.

Çevreniz “Siz var ya siz…” diyen yalancılar, sahtekârlar, kalemşorlar, maaşlı ve menfaat düşkünü dalkavuklarla doldolunayarsa gözünüz perdelenir.

Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Yeni Ufuklar, Nisan 1967’deki makalesinde, “Aydınlar korku duvarını aşmadan topluma yararlı olamazlar…” demiş, daha güzel bir dünya yaratmanın mihneti göze almadan mümkün olamayacağını belirtip: “Günümüzün toplumlarında mutluluğun ölçüsü, insanı her türlü korkudan azade (uzak) kılmak olmuştur…” diye devam etmişti[*].

Doğru söylüyordu.

 

1955…

Arif Nihat 51 yaşındadır.

Adana, Malatya, Edirne, Tarsus, Ankara ve Kıbrıs’ta lise edebiyat öğretmenliği yapmış, 1950 yılında “Seyhan (Adana)” ve bir sonraki dönemde de (1954) “Eskişehir milletvekili” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir.

İkinci dönemi uzun sürmez, 12 Mart 1954’te seçimlerin yenilenmesi kararı alınır; lise edebiyat öğretmenliğine (Eskişehir, Ankara) döner.

“Sansür” şiirine uzanan yolu, “İsmet İnönü” üzerinden geliştireceğim:

 

13 Nisan 1954…

Bir ay önce, son seçimleri yenileme kararı alınmıştır. İnönü, İstanbul’da konuşmaktadır. “… Çok iyi idare edilen bir emniyet içinde muhalefet görevimize devam ediyoruz. Bizi bir uğradığımız yere bir daha uğratmıyorlar.”

 

22 Mayıs 1955…

Muhalefet lideri İnönü ile devrin başbakanı arasında sert tartışmalar olur. Tartışmanın nedeni, İnönü’nün: “Artık Başbakanı durduracak hiçbir kuvvet kalmamıştır.” sözüdür.

7 Haziran 1956’da Yeni Basın Kanunu, 27 Haziran 1956’da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu (67–1) kabul edilir.

İnönü kürsüye çıkar: “Aramızdaki farkı bilelim, der; biz mutlakiyetten bugüne geldik, siz bugünden mutlakiyete gidiyorsunuz.”

Muhalefet milletvekilleri, Meclis’i terk ederler.

 

1956…

Arif Nihat 52 yaşındadır.

Aşağıdaki dizeler, o günlerde söylenir:

 

SANSÜR

 

“Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün,

 Olmazları olmuş sayacaklar bir gün,

 Onlar, bu vehimle ellerinden gelse

 Rüyalara sansür koyacaklar bir gün!..”

 

(Nisan, Rübaiyyât-ı Ârif, 1956.)

 

(Madem başladık, azıcık daha devam etsek mi? “Bu orduyu yedek subaylarla da yönetirim.”, “Odunu bile koysam milletvekili seçilir.”, “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” sözlerini de söyleyebilen Başbakan, coşar. Gazeteler kapatılır, İnönü’nün konuşmalarına yayın yasağı getirilir. Gittiği yerlerde olaylar çıkar, hatta taşlanır. İşler öyle aşırı boyutlara taşınır ki 18 Nisan 1960 günü, “CHP’nin yurt sathında yaptığı yanlış faaliyetlerin tespiti” anlamında “Tahkikat Komisyonu” -Sancar Komisyonu-  kurulması kararı alınır. Amaç bellidir. İnönü, kürsüye çıkar; “meşhur nutku”nu şöyle sürdürür: “… Biz demokratik rejimi kurduk. Bu ‘demokratik rejimi’ istikametinden ayırıp ‘baskı rejimi’ hâline getirmek, ‘tehlikeli’ bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.”          3 Mayıs 1960’ta “Cemal Gürsel”, Başbakanı uyaran o mektubu yazar. Sonuç mu? Beklenen sondur!)

 

Arif Nihat ASYA (1904- 1975)

7 Şubat 1904’te, İstanbul’da (İnceğiz, Çatalca) doğar.

“Mehmet Ârif”, Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mektepleri, Gülşen-i Maârif Rüştiyesi, Bolu ve Kastamonu liselerinde gördüğü eğitim sonrası, İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu Edebiyat Bölümü’nden 1928′de mezun olur.

Adana, Malatya, Edirne, Tarsus, Ankara ve Kıbrıs’ta lise edebiyat öğretmenliği yapar, 1950 yılında Seyhan (Adana) ve 1954 yılında da Eskişehir milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girer. İkincisi uzun sürmez, 12 Mart 1954’te seçimlerin yenilenmesi kararı alınır, tekrar öğretmenliğe (önce Eskişehir, sonra Ankara) döner.

1962′de, Ankara Gazi Lisesi’nden, emekliye ayrılır.

5 Ocak 1975’te, Ankara’da vefat eder.

 

Yeni İstanbul ve Babıâli’de Sabah gazetelerinde yazar. Hece, aruz ya da serbest ölçü ayrımı yapmaz; üçünü de ustalıkla kullanır.

Yaptıklarını şöyle özetler:

“Vurgunculuk yapmadım, soygunculuk yapmadım, muhalefette, memlekete fayda gördüm, muhalefet yaptım.

Devletin memuru oldum, bir partinin memurluğunu yapmadım.

Grupların çıkarı için maddeler düzmek aklımdan geçmedi. Alnımın akı ve şerefimle köşemde baş başa kaldım ve göğsümü gere gere, alnımı aça aça muhalefet yaptım…

Tesir yaptığım olmadı değil, fakat tazyik (baskı) yaptığımı gören yoktur.

Hakk’ı dinledim, yanlışlarımdan dönmesini bildim, ağzımdan çıktı diye manasız inat yapmadım.

Millete hizmeti şeref bildim. Şahsa kölelik yapmadım.

Ve dil yalancılığı da, kalem yalancılığı da yapmadım.

Belki dalgınlıklarım, ihtiyatsızlıklarım oldu. Çok şükür ki madrabazlık, kurnazlık, düzenbazlık yapmadım.

‘Şunu yapmadın, bunu yapmadın, o halde ne yaptın?’ diye sorarsanız; cezasını, kazasını, ezasını da düşünerek muhalefet yaptım.”

Boyuna yazmak kolay iş değildir; imla yanlışı da cümle yanlışı da yapmış olabilirim; lakin yalan haber vermedim, yalan mazbata yapmadım.” der.

 

Milliyetçidir, ülkücüdür; Adana’nın kurtuluş gününde (5 Ocak 1922) yazdığı “Bayrak” şiiriyle ünlenen şair, bu şiirden sonra “Bayrak Şairi” olarak anılmaya başlar.

Çoklukla “vatan, millet, bayrak, özgürlük, asker kavramlarını”, “dinî veya tarihî konuları” işleyen şiirleriyle dikkati çeken Arif Nihat Asya’nın beğeneni de olur, küçümseyeni de; ama edebiyat tarihimizde kalıcı isimlerden biridir o.

 

ESERLERİ:

a. Şiir Kitapları: Heykeltıraş (1924), Yastığımın Rüyası (1930), Ayetler (1936), Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (1946), Kubbe-i Hadrâ (1956), Nisan (1964), Rübaiyyât-ı Ârif: III (1964), Kökler ve Dallar (1964), Emzikler (1964), Kıbrıs Rubaileri (1964, 1967), Dualar ve Âminler (1967), Kova Burcu (1967), Aynalarda Kalan (1969), Avrupa’dan Rubailer (1969, 1971), Basamaklar (1971), Şiirler (1971, A. Kabaklı derlemesi), Bütün Eserleri (1975, 1977).

b. Düzyazıları: Kanatlar ve Gagalar (1946), Enikli Kapı (1964).

 

Bakınız:

Arif Nihat Asya İhtişamı, Türk EDEBİYATI VAKFI , (2008).

Kitabın yazarı Yavuz Bülent Bakiler diyor ki:

“Ben, yirmi yıl Arif Nihat Asya’nın yanında, yöresinde oldum.

Meclisinde bulundum.

Paltosunu tuttum.

Çantasını taşıdım.

Evinde, hatıralarını dinledim, kimseye anlatmadıklarını bana yazdırdı.

Gideceği yerlere arabamla götürüp getirdim.

5 Ocak 1975 tarihinde, Ankara Hastanesi’nin 318 numaralı odasında Hakk’a yürüdüğü gün yanındaydım. O gün, onunla konuştuklarımızı da bu kitapta okuyacaksınız. “

Soner Yalçın, Unutulmaz “Bayrak” Şairinin Hazin Hikâyesi, 6 Haziran 2010, ([email protected])

“Arif Nihat Asya” hakkında ansiklopedik bilgi için: Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Behçet Necatigil (I. Baskı 1960),  Edebiyat Tarihleri (A. Kabaklı, N. S. Banarlı), Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi…

 

[*] Bakınız: Cumhuriyet, Işık Kansu, 7.Temmuz 2018

 

“ANNE!” DE

 Gözleri kısık. Sözleri, namludan fırlar gibi çıkıyor dudaklarının arasından:

─ Ara sıra aynaya da baksan!

─ Ayna?

─ Evet, ayna! Hani şu kendimizi seyretmemize yardımcı olan şey!

Mert, sevgili kocam, tüm dayanma gücümü koparıp alıyor bedenimden ve kapıyı yüzüme çarparak çıkıp gidiyor. Büzülüp kalıyorum o kapının arkasında.

Diline hâkim olamadı.

Yine…

Akşam, işten7 eve üzgün dönecek, özür dileyecek her zaman yaptığı gibi; bunu biliyorum. Beni sevdiğinden de şüphem yok.

Diline hâkim olamadı yalnızca.

Yine!

Bana karşı böylesine anlayışsız olduğu günlerde, ona çok kızıyorum. Beni görmüyor: Otist[1] çocuğu olan bir anneyim ben; ama o,  yeterince farkında değil sıkıntılarımın.

Dilime geleni ben de söylesem; öfkemi haykırsam yüzüne, böyle anlarda…

Yapamam, kıyamam. Sakinleşince biraz düşünüyorum… Haklı. “Süslenmek için” aynaya bakmayalı kaç gün oldu bilmiyorum. Yaşayanlar biliyor: Oğlum, 24 saatimin tümünü dolduruyor ve o 24 saat, onunla ilgilenmeme bile yetmiyor. Kendime bakmaya zamanım olsa yapmaz mıyım?

Şikâyet ettiğimden değil; biricik evladım Emre’m, dünyam ve ahretim…

Ne demiş ozanlar ozanı?

 

“Sensin canımın canı,

Sensiz kararım yoktur.

Cennette sen olmazsan

Vallah gözümde yoktur..[2]

 

Mert’i de düşünüyorum tabii. O da ilgi bekliyor; kendisiyle gurur duyacak, çevresinde pervane olacak bir eş bekliyor.

Ayna… ayna neredeydi?

─ Aman Allah’ım… Berbat görünüyorum!

İyi bir eş değilim, iyi bir anne değilim, kendime bakmaktan bile acizim… Ama öyle de olsam… Ancak öyle olsam dahi…

Gözyaşlarıma hükmedemiyorum. Hiç değilse “Bırakma kendini bu kadar.” deseydi, “Kendini çok ihmal ediyorsun.” deseydi. Biraz daha anlayışlı olabilseydi bana karşı. Her defasında bu derece kırmasaydı beni.

 

5 Aralık 2010

Rüzgâr, ıslık ıslık bacalarda. Dışarısı soğuk, karanlık…

Yarından korkuyorum.

İçim, buz çanağjı… Yüreğim çığ altında gündüzden… Üşüyorum.

Sevgili yavrum, sevgili “otist” oğlum Emre, yarın 15’ine basacak.

15!

Merhametsiz ya da sabırsız, bilgisiz veya yeteneksiz birilerinin kararttığı gündüzlerle, dualarımın boşlukta asılı durduğunu gördüğüm sayısız gecelerle, umutsuz, tükenmiş, dayanılmaz acılar içinde defalarca parmaklarıma, avuçlarıma doluşuveren saçlarımla, çıldırmalara ramak kalmış anlarla dolup taşan 14 koca yıl, geçip gitmiş öyle mi?

Başlangıçta bir melek eli gibi uzanan devlet yardımının[3], özürlü çocuğu olan ailelere -yalnız o paraya gözünü diken eğitim kurumları yüzünden- çektirdiği çileyi bilseler… Oğlumuzu insan yerine koymayan, “sınıf” demeye bin tanık isteyen minicik odalarda, üç yaşından 35 yaşına kadar “otist, ASD’li, mongol, hatta akıl özürlüyü bir araya getiren, onlarla alay eden, onları aşağılayan, hor gören görevli ya da yöneticiler yüzünden bazı kurumlarda yaptığımız mücadeleyi, hemen halledilecek konularda bile gıdım gıdım ilerlememizi… ne dayanılmaz işkencedir bilseler…

Devlet okulları, özel okullar… Önce İstanbul, ardından Ankara, sonra yine İstanbul… Erenköy, Sultantepe, Ümraniye… Savrulup haberin, dedikodunun, umudun peşinde oraya buraya… bir bilseler neler çektiğimizi!

“Otizm”i okumuşluğu olmayana ya da bir yerlerde -yakınlarında olmasa da- izlemişliği bulunmayana asla anlatamayacağımız, onların asla hayal edemeyecekleri bir batağın içinde, 14 yıldır boğuşuyoruz, Emre, Mert, akrabalarımız ve yakın dostlarımızla birlikte demek.

Ve yarın “15” olacak, öyle mi?

 

6 Aralık 1996

Uyanmıştım, ama narkozun etkisindeydim hâlâ.  Karnımdaki gaz dağıyla savaş versem de tatlı bir sarhoşluk içerisindeydim.

Bulutların arasından Nurcan Hemşire: “Hastahane kurulalı beri bu kadar çiçeği bir arada görmedik!..” demişti; “Çok şanslı bir kadınsın, çok! ‘Nur topu gibi’ derler ya hani, işte öylesinden bir oğlun oldu. Sen de oğlun kadar sağlıklı olarak doğumu atlattın ya… Deli kocan, bunları öğrendikten sonra, hastahanemizi çiçekçi dükkânına çevirdi! Neredeyse gelir, sizi görme izni nihayet çıktı. Hadi toparlan bakalım.”

Oğlumu, yatağından alıp kucağıma yatırmıştı.

Mışıl mışıldı. İnanılmaz bir şeydi. Güzeller güzeliydi. Mis gibi kokuyordu…

Benimdi, canım ciğerimdi, oğlumdu…

Tam yere indiğimi sanırken yeniden havalanmıştım, bulutların üstüne.

Hemşire çıkar çıkmaz babamız, başucumuzda belirmişti. Kucağında dev boyutta bir çiçek demeti ve elinde parlak kâğıda sarılmış küçük bir kutu, gülümsüyordu.

“Başım bahtı, gönlüm tahtı”[*] uyanmış mı?

O, beni okumaya çalışıyordu; ben, onu okuyordum: Saçları darmadağındı, gözleri kan çanağıydı, gözaltı torbaları balonlaşmıştı… İki gün boyunca, doğru dürüst uyumamıştı besbelli.

Gözleri gözlerimde, elimin serum takılan noktasında, saçlarımda; oğlumuzda dolaşmıştı.

Ömrümün en güzel üçüncü günüydü!

Elimi tutmuştu. Yanağına yapıştırıp,

─ Bilsen, demişti… bir bilsen…

Biliyordum; doğumu, birlikte yapmıştık. Acısını -benim kadar olamaz tabii- o da çekmişti.

Bir süre sessizce bakışmıştık.

─ Hadi git yat, uyu biraz.

─ İki koca gün bu ânı bekledikten sonra mı?

─ Evet… Ben çok iyiyim. Oğlumuz da çok iyi. Biliyorsundur zaten. Şimdi de sen biraz toparlan bakalım!

Gitmezdi… Bizi bırakıp gitmezdi…

Gitmemişti.

Beşinci gün, birlikte tutmuştuk evimizin yolunu.

 

5 Aralık 1997

Doğum sonrası zor günleri, annemin ve en çok da kız kardeşimin yardımıyla atlatmıştım.

İlk aylar, gülüm balım, sonrakiler kâbustu!

Bir şeyler ters gidiyordu: Komşumun çocuğu Erdem’le on gün vardı aralarında. O, 8,5 aylıktı ilk kez “tay tay” yaptığında. Çoktan beridir “Anne, baba, dede…” diyordu.

Biri uzaydan gelmiş kadar, farklılaşmıştı ikisi.

─ Anne, de bana! Her çocuk nasıl anne diyorsa öyle, sen de söyle ne olur!

Bana bakmıyordu, beni görmüyordu!

─ Sana söylüyorum Emre! Burada mısın?!

─ Deeet! Deeeeet! Deet…

Sağır ya da kör değildi; öyleymiş gibi yapıyordu.

Daha üç aylıkken götürdüğümüz KBB doktoru: “Olur bazen böyle şeyler, bekleyin biraz.” demişti demesine… Kaç gün, kaç ay bekleyecektik, onu söylememişti.

Kaç ay olmuştu sahi?

Eşimin sık sık tekrarlamak zorunda kaldığı sözler de tatmin etmez olmuştu beni:

─ Görmez, duymaz olur mu hiç? Sakin ol. Sana, bana bakmıyor belki; ama inan ki onun tüm duyuları sağlam.

─ Doktora gidelim, doktora gidelim… Anneyim ben bilmez miyim, çocuğa kötü şeyler olacak sanki…

─ Bekleyin biraz, demedi mi o doktor; kaç hafta oldu ki daha?

─ Hafta mı dedin?.. Hafta ha?!

Bir şeyler, özellikle son günlerde, ters gidiyordu; emindim bundan.

Emre’yi bakıcıya bıraktığım ilk günden işimi bıraktığım güne dek, gözüm hep arkamda kalmıştı.

 

6 Aralık 1997

Emre’nin ilk doğum günüydü.1

Kapının zili çalıyordu.

Kırık dökük açtım.

Elinde kocaman bir kutuyla babamız işten dönmüştü.

─ Hoş geldin.

─ Hoş bul…

Böylesine durgun, bu derece ezik bir karşılama ve çıt çıkmayan bir ev beklemiyordu, şaşkındı.

Masanın başındaydık: Emre, Mert ve ben…

Tek mumlu çikolatalı pastam bize bakıyordu, biz ona bakıyorduk.

─ Kimse yok mu? Çocuklardan, komşulardan vazgeçtim; annen, kız kardeşin de mi yok Nilay?

Kıpkırmızı kesilmiştim. Kulaklarım yanıyordu!

Oğlum bir yaşındaydı, ama konuşmuyordu; yürümüyor, hatta emeklemiyordu. Hem buradaydı, hem değildi; hem sağlamdı, hem değildi…

Kimseyi çağırmamıştım, kimseyi çağıramamıştım.

Gelmek isteyenlere de kapım açık değildi zaten.

Emre’nin bir rahatsızlığı vardı!

Sorunun cevabı oydu: Önce ona ne olduğunu öğrenmeliydik. Bu masanın etrafında, bizi ve onu üzecek şeyler söylenmesini/ olmasını istemiyordum.

Hangi niyetle olursa olsun, bu ev, bu masa, kuzucuğumun ilk doğum gününde hem de…

Kötüydü, çok kötüydü.

Başım önümdeydi:

─ Yarın izin alıp işyerlerimizden, üniversite hastahanesine gidelim. Şöyle her şeyini incelesinler çocuğun. Nesi var bilmiyorum, ama artık öğrenmek istiyorum!

Çenemi tutup kaldırmıştı başımı.

Yüzümü, yüzüne yaslayıp kalmıştı öyle.

Yanağı ıslaktı.

Yanağım ıslaktı.

Kulağıma öyleyken fısıldamıştı:

─ Lütfen üzülme. Bir zamanlar hep söylediğin gibi: “Bize Allah’ın hediyesi o.” Her nesi varsa öğrenelim, peki. Biri bize neler olduğunu söyleyinceye kadar hastahaneleri dolaşalım. Şimdi her hastalığın çaresi bulunuyor. Böylesine salıverme kendini ne olur.

─ Nesi var bilmiyorum, ama hasta o.

─ Farkındayım… Nicedir farkındayım… Sakin ol…

Hastaydı. Çaresini buluncaya kadar çırpınacaktım.

Çırpınacaktık!

 

30 Aralık 1997

Bir başkası, başka bir şey söylesin diye günlerce doktor doktor dolaşmıştık.

Üç aşağı beş yukarı, hep aynı şeyleri söylemişti her biri.

Psikolog Göksu Bey, bizim de zorlamamız yüzünden, başımıza başımıza indirdiği balyoz gibi cümlelerle, tane tane ve ikinci kez anlatmıştı hastalığını:

─ Otizm, ömür boyu süren bir rahatsızlıktır. Beden dilinin kullanılmasına dayalı iletişimle, çok çeşitli etkinliklerle, özellikle oyun veya şakalarla bir çözüm yolu aranıyor. Tedavisi eğitimdir, ama o da ömür boyu sürer. Dünya Sağlık Örgütü Raporları’na göre Türkiye’de yüz bini aşkın otistik veya ASD’li birey var. Önce anne ve babaları eğitmemiz gerekiyor aslında… Her bin doğumun bir veya ikisinde…

─ Ömür boyu mu dediniz?

─ Çocuğunuz, sizin onunla konuşmaya çalıştığınızı bilmeyebilir. Onlar, becerilerinde diğer çocuklardan çok farklıdır. Erken fark etmeniz büyük bir şans olabilir sizin için… İnsanları gözlerinden hatırlayabilirler. Göz kontağı kurarak hiç değilse sizi tanımasını ki zaten buna hazırdır… Bir de… Bir de…

─ Bir de?

─ Öncelikle işinizi bırakmanız gerekecek Nilay Hanım; çünkü bugün öğrendiğini, yarın unutacak. Sabah yeniden başlayacaksınız. Size öğreteceğimiz teknikleri kullanarak… yıllarca aynı şeyleri, tekrar tekrar… Örneğin ömür boyu tuvalete yanında annesi veya “öğretici” akrabası olmadan…

─ Ömür boyu… Tuvalete bile ha?..

Tükenmiştim. Bu kadarı fazlaydı, çok fazlaydı!

 

10 Haziran 2005

Aylarca, takılmış plak gibi, üç beş sözcükle idare etmiştik. Çoğu zaman, o kadarı da yoktu!

Bir arabanın dönen tekerleğine saatlerce aynı gülümsemeyle bakabilirdi. Ertesi gün ağzına almayacağı bir sözcüğü defalarca tekrarlayabilirdi. Sokağın ortasında çığlığı basabilir, birilerine durup dururken saldırabilirdi… Bunlar değişmemişti daha; ama evet, bizi tanıyordu; hiçbir yabancı dokunamıyordu ona, fakat bize ses çıkarmıyordu. Asıl önemlisi tuvalet konusunda adım adım ilerliyordu.

Doktorlar da yanılırdı!

Sonraki yıllarda beklemedikleri, beklemediğimiz pek çok ilerleme kaydetmiştik.

Yaz başlangıcıydı… Güneş ışıl ışıldı üstümüzde. Sonbahar atağı yapıyorduk resmî kurum yöneticilerine. Mantıklı tekliflerimize, “Diğer çocuklar ne olacak?”, “Velilerimize ne diyeceğiz?” cümlelerini takılmış plak gibi tekrarlayıp duruyorlardı. Bir sürü engel çıkarıyor, resmî emir ve yönetmeliklerde bulunmayan pek çok belge istiyorlardı.

─ Nilay Hanım, bize biraz izin verir misiniz?

Özel bir gündü. Güzel bir gündü. Güzel bitmeliydi.

Umudumuzu yitirmemiştik, çalışmış, sabretmiştik; kazanmalıydık. Gelişmemiz, konuyu bilenlerin düşündüklerinin ötesindeydi. Ödülü hak etmiştik!

Müjdemizi, okul müdürünü yakından tanıyan ve onu ikna edebilen doktorumuz Fatih Bey getirmişti:

─ Diğerleri gibi olamayacak; ama sayenizde, bir şeyleri yapabilecek kadar gelişti biliyorsunuz.

─ Yani kabul edildi mi?

─ Evet… Evet… Eylülde kaydını yaptırabileceksiniz.

 

10 Eylül 2005

O gün, okula başlayacaktı. Hatta eğitimine devam edebilirse, ikinci kademeye (ortaokula) geçmesini sağlamayacak da olsa -göstermelik de olsa- bir ilkokul diploması verebileceklerdi ona.

Sınıftaydık.

Gözlerini gözlerime dikip bana: “Ağlama.” demişti; “Ağlama.”…

Bana bakıyordu, beni görüyordu; ince parmaklı güzel elleriyle yüzümü avuçlamıştı.

En güzel ikinci gün, böyle gelmişti işte.

Sevinçten ağlıyordum.

“Anne!” dememişti daha. Olsundu!

Çok mu ağlamıştım? Hep mi ağlamıştım? Olsundu!

Nasıl öğretmiştim bunu ona? Hangi teknikle başarmıştım bu işi, bilmiyordum.

Doğru sözcük de değildi. Olsundu!

Eylül hediyesiydi, ilk gün hediyesiydi oğlumun. O gün, yani dokuz yıl “anne” demesi için uğraşmamın ardından, “Ağlama.” demişti bana:

─ Ağlama… Ağlama… Ağlama…

Kaç kez söylemiştim bunu ona? Ne zaman söylemiştim? Sobada eli yanınca mı? Bizim dışımızdakiler kendisine dokununca mı? Sokağa birlikte çıkmayı denediğimizde, her defasında birileri:

─ Aaaa deliye bak!

─ “Embesil”[4] midir nedir?!

─ Resmen “gerzek”[5] bu yaav… dediklerinde, her gözyaşı saldırısında, ama her defasında, kendime sesli sesli, “Ağlama!” komutu verdiğimde mi?

Otizmle ilgili ne bulduysam okurken, kâğıtlara yazıp sağa sola yapıştırdığım sözlerin her birine “Ağlama!”, “Bak ne diyor filanca?” diyerek o sözü okumaya başladığımda mı?

─ Ağlama, bak ne diyor Cenap Şahabettin: “En geveze kuş ümittir. Kalbinizde hiç susmaz.”

─ Ağlama, bak ne diyor George Bernard Shaw: “Ümit, hayat boyunca sürer ve ölümle sona erer.”

─ Ağlama, bak ne diyor Disraeli: “Ümitsizlik, sersemlerin elde ettiği bir neticedir.”

Bir otist annesi, “Kızlarda daha kalıcı bir hastalık. Yale Üniversitesinde iyileşen 14 vaka var, hepsi erkek.” diyordu kitabında[6].

Emre, erkekti!

Merhametsize, bilgisize, anlayışsıza karşı birlikte direnecektik. Her zaferin bir bedeli olduğunun farkındaydık: Boise : “Ümidini kaybetmiş olanın, kaybedecek başka şeyi yoktur.”, diyordu; İ. Pliny : “Ümit, çalışan insanların rüyasıdır.”

Eve döndüğümüzde, onu karşıma oturtmuş, bana bakmayan gözlerine dikip gözlerimi, sayıp dökmüştüm:

─ Yeşil gözlü, melek yüzlü canım yavrum, nasıl ağlamam? Nasıl ağlamayayım:

 

“Ah nice bir uyursun, uyanmaz mısın?

Göçtü kervan, kaldık dağlar başında.

Çağrışır tellallar, inanmaz mısın?

Göçtü kervan, kaldık dağlar başında…”[7]

 

Yaşıtlarınla karşılaştırdığımdan değil, koca delikanlı olduğundan… Gözlerime bakarak, bir kere, ama bir kere bile anne demedin bana.

Kervan göçüyor…

Yer sarmadan bedenimi, toprak örtmeden üstümü…

Kervan göçmeden kuzum!

 

Mayıs 2010

Yücelerden yücesin,

Kimse bilmez nicesin…”[*]

 

Senden Emre’ye uzanan bir yol çizmişim.

Gece veya gündüz; ayık, uyanık ya da uykuda, düşte…

Dualardayım.

Kimler neler diliyor senden bilemem!

Benim tek dileğim var… Bir tek… En güzel günüm kalmasın askılarda.

Nedir ki senin için?

“Anne” desin, almadan meleğin emanetini!

O güzel, yeşil gözlerini gözlerime dikip:

─ Anne, desin, ne olur!

 

Not: Sanırım tedavisi yapılabiliyordur artık. En azından böylesi değildir annelerin çektiği…

[1] Otist: İçine kapanık, psikolojik sorunları olan kimse.

Otizm için kaynak: Anadolu Üniversitesi, Engelliler Araştırma Enstitüsü, Prof. Dr. Gönül Kırcaali-İftar, “Otistik Özellik Gösteren Çocuklara İletişim Becerilerinin Kazandırılması”,  2003. “Gelişimsel Yetersizlik Birimi”ne devam eden bir grup öğrenciyle PECS uygulamaları ( Bu uygulama da Prof. Dr. Gönül Kırcaali-İftar koordinatörlüğünde, aynı enstitüden bir öğretmen ve bir araştırma görevlisi tarafından yürütülmektedir.)

[2] Yunus Emre, Sensin Canımın Canı

[3] “Özürlü Bireylere Uygulanacak Destek Eğitim Programları ve Eğitim Giderlerinin Karşılanmasına Dair Yönetmelik”: 9 Temmuz 2009, Resmî Gazete: 27283; “Sosyal Güvenlik Kurumu, 2008, Sağlık Uygulama Tebliği”, 29 Eylül 2008 tarihli Resmî Gazete; “Özürlü Çocukların Eğitim ve Rehabilitasyon Giderleri, Merkezî Yönetim Bütçe Uygulama Tebliği”, “Bireysel eğitim bedeli, grup eğitim bedeli (2008 yılı için…)”, “Bu rakamı aşan giderler ilgililer tarafından karşılanır.” Resmî Gazete, 29 Ocak 2008, 26771.

[4] embesil: Budala, aptal, ahmak.

[5] gerzek: Geri zekâlı (argo).

[6] Otizm İle Yaşamak ve Annelik, “Benimle Oynar mısın?”, Güzide Tekeş, Artı Özel Eğitim Merkezi, 1.1.2000, Ankara.

[7] Yunus Emre, Göçtü Kervan Kaldık Dağlar Başında

[*] Dede Korkut Hikâyeleri’nden.

BIRAK BENİ HAYKIRAYIM: Mehmet Emin Yurdakul

dolunay1907…

Mehmet Emin Yurdakul, 38 yaşındadır.

Padişah II. Abdülhamit’in “söz ya da yazıyla ifade edilen özgür düşünce kavramına getirdiği sansürlerden”, “cesur, vicdan sahibi; kalemini, beynini, yüreğini ‘satılığa çıkarmamış’ gazeteci ya da devlet adamlarının sürgün veya işten el çektirme mağduriyetlerinden, jurnalcilerinden; sıradan vatandaşlar, dürüst aydınlara yönelik türlü baskılarından” bunalmış, 1907’de İttihat ve Terakki’ye katılıp bu kuruluşun etkili neferlerinden biri olmuştur.

1913…

Mehmet Emin Yurdakul, 44 yaşındadır.

Osmanlı Devleti, sömürgecilerin “Hasta Adam”ıdır. Balkan Savaşları ortamındadır; kayıplarının hiç değilse bir bölümünü telafi etmek adına çırpınmaktadır.

II. Abdülhamit’in II. Meşrutiyet’i ilan etmesi de sağlanmış; ancak yetmemiş, “İstibdat Dönemi’nin padişahı”, tahttan indirilip bir köşke kapatılmıştır.

Kapatılmış da ne olmuştur? Baskılar sona ermiş midir?

Hayır, artmıştır! Gelen gideni aratmıştır!

Tarafsız yöneticiler, muhalif düşünürler tetikçi vicdansızlarca, sokaklarda vurulmaktadır!

Mehmet Emin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin neferi değildir artık.

Haksızlığın, zulmün veya her türden baskının karşısına dikilecek yüreğe de sahiptir!

Vatan tehlikedeyse ülkesini seven vatandaş, şair-yazar, gerçek hukukçu, gazeteci, halkı temsil eden kişi… vurulmaktan, hapse girmekten korkar mı?

Mehmet Emin de korkmamaktadır.

Yalan dolana, talana,

Yetim hakkını çalana,

Halkına korku salana “eyvallah”ı yoktur!

1914’te basılan ve şairimizin “Türk Sazı” adlı eserinde yer alan bu şiir, o dönemin haykırışıdır:

 

BIRAK BENİ HAYKIRAYIM: M. Emin Yurdakul

 

Ben en hakir bir insanı, kardeş sayan bir ruhum;

Bende, esir yaratmayan bir Tanrı’ya iman var;

Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar.

 

Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum!

Volkan söner, lâkin benim alevlerim eksilmez;

Bora geçer, lâkin benim köpüklerim kesilmez!

 

Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et!

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.

 

Zaman ona, kan damlayan dişlerini gösterir.

Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk;

Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk!

 

MEHMET EMİN YURDAKUL

1869’da İstanbul’da doğar.

“Balıkçı Salih Reis”in oğludur.

“Kuru ekmek ye, ama helal lokma ye. Kimseyi küçümseme!” anlayışıyla büyütülür.

1890’da Mekteb-i Hukuk’tan ayrılır, o tarihten 1913’e kadar Rüsumat (vergi) Emaneti Kâtipliği, Erzurum, Trabzon Rüsumat Nazırlığı (Bakanlığı), Erzurum, Sivas, Hicaz Valiliği gibi önemli devlet memurluklarında bulunur.

1914 Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Musul, Cumhuriyetin ilk yıllarında Şarkî Karahisar, sonraki dönemlerde Urfa ve İstanbul milletvekilliği yapar.

Milliyetçi söylemleriyle tanınır.

Baskılara, yanlış söz ve davranışlara -kimden gelirse gelsin- karşı çıkmasıyla bilinir.

14 Ocak 1944′te İstanbul’da vefat eder.

 

SANATI; ŞİİRLERİ

1897’de, Yunanlılarla yaşanan Girit hadiseleri sırasında, Selanik’te yayınlanan Asır gazetesine gönderdiği “Cenge Giderken” adlı şiiriyle bir anda, yalnız Osmanlı Devleti’nde değil, yurt dışında da tanınan bir şaire dönüşür; “Türk Şairi”, “Millî Şair” diye anılmaya başlar.

1900’de yayınlanan “Türkçe Şiirler” adlı eser, ününe ün katar.

Kullandığı sade dil ve işlediği yeni konularla “Servet-i Fünun”cuların ağdalı diline, “Veli dayılar için edebiyat yapılamaz.” anlayışına, güçlü bir darbe indirir.

I. Dünya Savaşı ve sonrasında orduyu, milleti manevî açıdan güçlendirecek şiirler yazar.

Meşhur “Sultanahmet Mitingi”nin unutulmaz konuşmacılarından biridir.

Hece vezniyle yazdığı şiirlerde, halk edebiyatı zevkini, halk ozanı söyleyişini tam olarak yansıttığı söylenemez. “16’lı, 19’lu” hece kalıpları, “7’li, 8’li, 11’li” hece kalıplarına âşık edebiyatımıza, uygun değildir.

Kendisine, “Ben ne yolda yazmalıyım?” diye sorar ve şöyle cevaplar kendi sorusunu:

“… ninesinin söylediği ninnileri, dalgaların uğultuları boğan ‘bir balıkçı oğluna’, ‘bir halk evladına’ nasıl yazmak yaraşırsa, öyle. Vatanın kendisine öğrettiği şeyleri, ‘öğrenemeyenlere’ öğretmek, elindeki ışığı ‘karanlıkta kalanlara’ tutmak borcu olan bir Türk’ün ‘nasıl yazması icap ediyorsa’ öyle…”

Öyle de yazar.

“Çifte giden babalar, ekin biçen genç kızlar, odun kesen analar”, yazdığı şiirlerin yanık sesini dinlesin, anlasın, ağlasın ister.

Öyle olur…

 

ESERLERİ:

a. Düzyazıları: Fazilet ve Asalet (1890), Türk’ün Hukuku (1919), Dante’ye (1928).

b. Şiir Kitapları: Türkçe Şiirler (1900), Türk Sazı (1914, 1969), Ey Türk Uyan (1914), Ordunun Destanı (1915), Tan Sesleri (1916, 1956), Zafer Yolunda (1918), İsyan ve Dua (1918), Aydın Kızları (1919), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939).

 

Mehmet Emin için bakınız:

Diyorlar ki, Ruşen Eşref (Ünaydın, 1918); Millî Şairimiz Mehmet Emin Yurdakul, Dr. Fethi Tevetoğlu (Kopuz dergisi, 1939); Millî Şairimiz Mehmet Emin Yurdakul, Hilmi Yücebaş (1947); Mehmet Emin Yurdakul, A. Ferhan Oğuzkan (1953);  Mehmet Emin Yurdakul’un Eserlerinin Tenkitli Basımı, Fevziye Abdullah Tansel (I. Kitap, 1969); Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı (1973)…

 

Not: Hızır Ovacık: Baskıya, Zulme, Yanlışa Direnen Şairler; Bir Şiir, Bir Şair’den.

 


 

 

Hürriyet Kasidesi: Namık Kemal

dolunay

Hürriyet Kasidesi: Namık Kemal

1858…

 

Namık Kemal, Tercüme Odası’nın genç, aktif kâtiplerinden birisidir. 18 yaşındadır. Fransızcadan tercüme edeceği ilk kitap, Montesquieu’ya aittir.

Bir süre, Gümrük Kalemi’nde çalışır. Tercüme Odası’na geri döner. Odada çalışan diğer gençler gibi, Fransız İhtilali’nin etkisinde ve Jean Jacques Rousseau, Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu ile François Marie Arouet (“Voltaire” takma adı ile tanınan yazardır.) hayranıdır. “İnsanın yaradılıştan hür olduğuna, zulüm ve adaletsizlik yapılarak hürriyet fikrinin insanlıktan kaldırılamayacağına” inanmaktadır.

Jean Jacques Rousseau’nun toplum reçetesi, (Toplum Sözleşmesi), yaşadığı ülkede, en temel özgürlüklerin bile hoyratça kısıtlandığını gören Namık Kemal’in temel düşüncesine dönüşmüştür:

“Ona göre kişiler, toplum hâline geçerken aralarında, huzur ve düzeni sağlamak adına, bir toplum sözleşmesi yapmışlardır; bundan devlet doğmuştur. Şu hâlde devlet, fertlerin temel hak ve hürriyetlerine dokunamaz. Tam aksine onları korumakla yükümlüdür.

Osmanlı Devleti, mutlakiyetle (Hükümdarın bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi, mutlakçılıkla) yönetilmektedir. Toprak, yönetimde liyakat ve bireysel hak kayıpları dayanılmaz boyutlardadır.

Bir şeyler yapılmalıdır.

Ülke zordadır.

Genç aydınlarımız, bu düşüncelerini, yeni bir iletişim yolu ve türü olan gazete vasıtasıyla, halka aktarmaya girişirler: “Hak, hukuk, adalet, eşitlik, meclis”, “yöneticiler”imizin iç ve dış siyasetteki yanlışları…

1865…

Şinasi, Fransa’ya giderken, “Tasvir-i Efkâr”ı, yani gazetesinin yönetimini Namık Kemal’e bırakır.

Genç şair, “İttifak-i Hâkimiyet”e -sonraki adı Yeni Osmanlılar Cemiyeti’dir- katılır. Bu cemiyet, Sağırahmetbeyzâde Mehmet Bey’in öncülüğünde, Menâpirzâde Nuri Bey, Suphipaşazade Ayetullah Bey, Kayazade Reşat Bey, Mir’at Mecmuası sahibi Mustafa Refik Bey ile “Şair Ziya Bey” tarafından kurulmuştur.

Derneğin amacı, Avrupa’daki örnekleri gibi, anayasa ve meclise dayalı bir yönetim sistemi kurulmasını sağlamaktır.

Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr gazetesinde, bu görüş doğrultusunda makaleler yayınlar.

“Şark Meselesi”ni işleyen o ünlü makalesi yüzünden Tasvir-i Efkâr, 1867’de kapatılır.

Namık Kemal, Erzurum vali muavini olarak İstanbul’dan uzaklaştırılmak istenir.

O sıralarda Mustafa Fazıl Paşa -Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunudur- M. Ali Paşa’dan değerli hediyeler ile çok sayıda altın ve gümüş aldığı iddia edilen Sultan Abdülaziz’in fermanıyla, Mısır yönetiminde, tüm haklarından mahrum edilmiştir.

İntikam peşindedir.

“Yeni Osmanlılar Cemiyeti”nin önde gelen üyelerini, “tüm masraflarını karşılama sözüyle” Avrupa’ya, Fransa’ya davet eder.

Namık Kemal, ya Erzurum’a gidecek ya da Ziya Paşa ile birlikte, Mustafa Fazıl Paşa’nın bu davetine uyarak, Paris’e kaçacaktır.

Avrupa’yı seçer.

“Muhbir” adlı gazetede, kısa bir süre çalışır, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık yüzünden ayrılır.

Sultan Abdülaziz, uluslararası bir sergi için Paris’e gelince, Fransız hükümeti padişaha bir jest yapar, “Genç Osmanlılar”ı sınır dışı eder.

Namık Kemal, arkadaşlarıyla birlikte Paris’ten Londra’ya geçer.

“Hürriyet Gazetesi”, o günlerin yıldızıdır.

İşte, meşhur Besaleti Osmaniye ve Hamiyeti İnsaniye/ Hamaset Kasidesi/  “Hürriyet Kasidesi”, o gazetede (1869; nu. 51) yayınlanır:

HÜRRİYET KASİDESİ

Not: Eski dilden sözcükler ve Arapça-Farsça tamlamaların günümüzde kullanılan sade halk dili Türkçe karşılığı, beyitlerin açıklamaları sırasında verilmiştir.

1. Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten

    Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten

İlk beyitte Namık Kemal, “vali muavini” olarak Erzurum’a gitmeyiş nedenini açıklamaktadır:

Asrın, yaşadığımız yüzyılın, dönemin hükümlerini, doğruluk ve sağlamlıktan sapmış görüp hükümet kapısındaki görevimizden, kendi istek ve saygınlığımızla çekildik.

2. Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten

    Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez ianetten

Devlet görevinden ayrılmakla, kendini insan bilenler, halka hizmet etmekten usanmaz; mert, yiğit kimseler, zulme uğrayanlara yardım etmekten elini çekmez. Böyleleri, halka hizmet etmeye, zulme uğrayanlara yardım etmeye, her yerde ve görevde, devam ederler.

3. Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma

    Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten

Millet aşağılanmış, değersiz görülmüşse, şanına eksiklik gelir sanma; çünkü mücevher, yere düşmekle değerinden, itibarından bir şey kaybetmez.

4. Vücudun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır

   Ne gam rah-ı vatanda hâk olursa cevr ü mihnetten

Vücudun ki mayası, vatan toprağındandır; o vücut, “vatana hizmet yolunda” acı ve sıkıntı içinde, toprak olursa ne gam! Bu, üzülecek bir şey değildir; topraktan geldik, toprağa gideceğiz.

5. Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir

   Köpektir zevk alan sayyad-ı bî-insafa hizmetten

Zalimlerin yardımcısı olanlar, dünyada, alçak kimselerdir; çünkü insafsız avcıya hizmetten zevk alan köpektir. Zalime yardım etmektense, insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan av köpeği gibi olmaktansa o görevi terk etmek, elbette daha doğru bir davranıştır.

6. Hemen bir feyz-i bâkî terk eder bir zevk-i fânîye

   Hayatın kadrini âlî bilenler hüsn-i şöhretten

Hayatın değerini güzel şöhretten/ ak alınla temiz ad taşımaktan üstün tutanlar, sonsuz bir iç huzurunu, geçici zevkler için terk ederler. Oysa insan, geleceğe kalacak şerefli bir adı, geçici zevkler uğruna terk etmemelidir.

7. Nedendir halkta tûl-i hayata bunca rağbetler

    Nedir insana bilmem menfaat hıfz-ı emanetten

Halk arasında ömür uzunluğuna bunca düşkünlük nedendir? Emaneti korumaktan insanın menfaati nedir bilmem! “Uzun ömür sürdü.”, diyeceklerine, “Şerefli biriydi.”, desinler. Namus ve şeref kavramı, uzun ömürden elbette daha önemlidir.

8. Cihanda kendini her ferdden alçak görür ol kim

   Utanmaz kendi nefsinden de ar eyler melâmetten

Cihanda kendini her fertten daha alçak biri olarak gören kişi, kendi nefsinden utanmaz da kınanmaktan, ayıplanmaktan utanır.

9. Felekten intikam almak demektir ehl-i idrâke

    Edip tezyîd-i gayret müstefid olmak nedametten

Anlama, kavrama yeteneği olanlara, yanlış yaptıklarından dolayı pişman olup çalışmalarını artırmak ve bunlardan/ hatalardan istifade etme yoluna gitmek, bir bakıma felekten/ kaderden intikam almak demektir.

10. Durur ahkâm-ı nusret ittihad-ı kalb-i millette

      Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilaf-ı rey-i ümmetten

Başarı, üstünlük sağlayan hükümler/ yargı ve düşünceler, “milletin gönül birliği”nde durur; rahmet/ bereket ve bolluk eserleri, ümmetin (Hz. Muhammed’e inanan, peygamberinin yaptıklarını, onun söylediklerini uygulamaya çabalayan samimî Müslümanların) “düşüncelerinin çarpışması ile”, “muhalif düşüncelerin tartışılması ile” çıkar.

11. Eder tedvîr-i âlem bir mekînin kuvve-i azmi

      Cihan titrer sebât-ı pây-ı erbâb-ı metanetten

Ağırbaşlı, temkinli, güç ve iktidar sahibi bir kişinin azminin kuvveti, eğer davasına inanır da o fikri gerçekten sahiplenirse, dünyayı döndürür, değiştirir; orada yeni bir düzen sağlar; dayanıklı, hür, sağlam iradeli kişilerin ayak diremesinden, cihan titrer.

12. Kazâ her feyzini her lütfunu bir vakt için saklar

    Fütur etme sakın devletteki za’f u betâetten

Kaderin gerçekleşme anı/ “kaza”, her türlü huzuru, Allah’ın her türlü yardımını, belli bir zaman dilimi için saklar; bu yüzden, devletteki bu döneme ait gevşeklikten, zayıflıktan umutsuz olma, bıkkınlığa düşme!

13. Değildir şîr-i der-zencire töhmet acz-i ikdâmı

      Felekte baht utansın bi-nasib- erbâb-ı himmetten

Zincire vurulmuş arslanın yürüyememesi, onun suçu değildir; tıpkı onun gibi, bu dünyada nasipsiz olan yardımseverlerden talih utansın.

14. Ziya dûr ise evc-i rif’atinden iztırâridir

      Hicâb etsin tabiat yerde kalmış kabiliyetten

Işık, eğer yüksekliğin doruğundan uzaksa, zorunluluktandır; tabiat, yerde kalan, yerlerde sürünen kabiliyetten, değerini ortaya koyamamış yetenekli insanlardan utansın.

15. Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim

     Muhammerdir serâpâ mâyemiz hûn-ı hamiyetten

Biz o Osmanlı soyunun ulu neslindeniz ki; mayamız, baştan ayağa hamiyetle, insanın kendi “yurdunu, ulusunu, ailesini koruma çabası”, sevgisi ve düşüncesiyle karılmıştır.

16. Biz ol âl-i himem erbâb-ı cidd ü içtihâdız kim

     Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşîretten

“Biz” o üstün gayretli, çalışkan ve güçlü kişileriz ki bir aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet meydana getirdik.

17. Biz ol ulvi-nihâdânız ki meydân-ı hamiyette

      Bize hâk-i mezâr ehven gelir hâk-i mezelletten

“Biz” o yüce yaratılışlı milletiz ki insanın kendi yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası, sevgisi ve düşüncesinin ortaya konduğu hamiyet meydanında, bize mezar toprağı, alçalmaktan, aşağılanmaktan daha uygun gelir.

18. Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet

      Kaçar mı merd olan bir can için meydân-ı gayretten

Hürriyet kavgası korku ateşiyle dolu olsa da ne gam, mert olan bir can için gayret meydanından kaçar mı?

19. Kemend-i can-güdâz-ı ejder-i kahr olsa cellâdın

      Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten

Cellâdın can alıcı kemendi, kahredici bir ejder olsa bile, esaret zincirinden yine bin defa daha tercih edilecek bir şeydir. İdam edilmek, boğulmak, esaret zincirinden bin kez daha fazla tercih edilebilir bir şeydir.

20. Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin

      Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

Felek, her türlü cefa etme sebeplerini toplasın gelsin; millet yolunda gidişimden, dönersem kahpeyim.

21. Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler

      Ki ednâ zevki a’lâdır vezâretten, sadâretten

Mesleğimde çektiğim acılar, türlü sıkıntılar gelecekte anılsın; bunun en alt düzeydeki zevki bile vezirlikten, sadrazamlıktan daha iyidir.

22. Vatan bir bî-vefâ nâzende-i tannâza dönmüş kim

      Ayırmaz sâdıkân-ı aşkını âlâm-ı gurbetten

Vatan, öyle bir vefasız, herkesle eğlenen, öyle alaycı bir nazlıya, bir hoş edalıya dönmüş dönüşmüş ki, vatanına, aşkına sadakatle bağlı olanları, gurbet acılarından ayırmıyor.

23. Müberrâyım recâ vü havfden indimde âlîdir

      Vazifem menfaatten hakkım agrâz-ı hükümetten

Rica ve korkudan, yalvarma yakarmadan aklanmışım. Benim düşünceme göre, görevim menfaatimden; hakkım, hükümetin kininden, kötü niyetleri ve amaçlarından daha üstündür.

24. Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bidâd

      Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

Ey zalim yönetici! Milletin genç yiğitleriyle kavgadan sakın; çünkü senin zulmünün kılıcı, onların hamiyet kanının ateşinden erir.

25. Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet

      Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Zulümle, işkenceyle hürriyeti, özgürlük düşüncesini ortadan kaldırmak ne mümkün; eğer kendinde ilahî bir güç görüyorsan -ki bu mümkün değildir- insanoğlundan idraki, yani algılama, kavrama gücünü kaldırmaya çalış.

26. Gönülde cevher-i elmâsa benzer cevher-i gayret

     Ezilmez şiddet-i tazyikten te’sîr-i sıkletten

Gönülde gayret cevheri, elmas cevherine benzer; zulmün, baskının şiddetinden, ağırlığın tesirinden ezilmez.

27. Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet

      Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Ey hürriyetin güzel yüzü, meğer sen, ne büyüleyici imişsin. Esaretten kurtulduk gerçi, ama şimdi de senin aşkının esiri olduk.

28. Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme

      Cemâlin tâ ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetten

Şimdi kalbimizi etkileyecek, fethedecek, kendine bağlayacak güç sendedir, güzelliğini örtme, gizleme; güzelliğin, ümmetin (İslam’a, Hazreti Muhammed’e inanan, peygamberimizin yaptıklarını ve söylediklerini uygulamaya çalışan Müslümanların)  gözlerinden, bakışlarından ebediyete kadar uzak kalmasın.

29. Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmîd-i istikbâl

     Cihanı sensin azâd eyleyen bin ye’s ü mihnetten

Ey geleceğin umudu, sen ne can, ruh dostuymuşsun; dünyayı bin karamsarlıktan, üzüntü ve sıkıntıdan azat eden, kölelikten kurtaran sensin.

30. Senindir devr-i devlet hükmünü dünyaya infâz et

      Hüdâ ikbâlini hıfz eylesin hür türlü âfetten

Devlet adına hükmetme devri senindir, ey padişah, hükmünü dünyaya uygula; Allah, makamını her türlü belâdan korusun.

31. Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar

    Uyan ey yâreli şîr-i jiyân bu hâb-ı gafletten

Ey yaralı kükreyen aslan, gezdiğin güzel kırlar, çöller, zulmün köpeklerine kaldı, artık çevrende olup bitenlerin farkına varamama durumundan, aymazlık uykusundan uyan!

 

Namık KEMAL (1840- 1888)

I. Tanzimat Edebiyatı Dönemi’nin “Vatan ve Hürriyet Şairi” olarak tanınan N. Kemal, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar;  “2 Aralık 1888”de, mutasarrıf olarak görevli bulunduğu Sakız Adası’nda vefat eder.

Babası, Müneccimbaşı Mustafa Asım Bey, annesi Fatma Zehra Hanım’dır.

Asıl adı, Tokatlı Hafız Ali Rıza Efendi tarafından kendisine verilen “Mehmet Kemal”dir.

19 yaşına kadar, annesinin babası Abdüllatif Paşa’nın yanında yaşar.

Tekirdağ(Tekfurdağ)’dan Afyonkarahisar’a atanan dedesinin yanında, 1848 yılında annesini kaybeder.

Özel hocalar elinde eğitilir, özel dersler alır; kendi kendini yetiştirmeye çalışır.

İstanbul’a gelir. Bayezid Rüştiyesine (3 ay) ve Valide Mektebi’ne (9 ay) gider.

1852’de, dedesiyle Kars’tadır.

1854’te, İstanbul’a dönerler.

1855’te, babası Bulgaristan Filibe’de, dedesi Sofya’da görevlendirilir. Sofya’ya gider. Sofya’da evlerine gelip giden dedesinin arkadaşı olan Şair Binbaşı Eşref Bey, N. Kemal’in şiirlerini okur, beğenir, Mehmet Kemal’e, “kâtip” anlamında, “Namık” adını verir. O günden sonra genç şair, “Namık Kemal” olarak anılmaya başlar.

Komşularının kızı Nesime Hanım’la -Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızıdır- evlenir.

Feride ve Ulviye adında iki kızı ve Ali Ekrem adında bir oğlu olur.

1857’de, İstanbul’a gelir.

Bab-ı Ali Tercüme Odası’na kâtip olur.

1859’da, büyükbabası Abdüllatif Paşa’yı da yitirir.

Babasının ikinci eşi Düriye Hanım’ın Kocamustafapaşa’daki evinde kalırken, Naşit adı verilen bir kardeşi olur.

1859’dan 1863’e kadar, Gümrük Kalemi’nde çalışır.

Şair Binbaşı Eşref Bey’in dikkatini, ilk şiirleriyle, Sofya’dayken çeken Namık Kemal, İstanbul’da şairler arasında kendini gösterir. Leskofçalı Galip Bey ile tanışır. Onun vasıtasıyla Encümen-i Şuara adlı şairler topluluğuna katılır.

1863’ten 1867’ye kadar, dört yıl yeniden Tercüme Odası’nda görev alır.

İbrahim Şinasi ile tanışması edebî, siyasî anlayışını etkiler. Batı’yı araştırır, tanır; tarih ve hukuk alanında kendini geliştirir. Fransızcasını geliştirir.

Tasvir-i Efkâr’da fıkra, makale ve tercüme yazılar kaleme alır.

1865… Şinasi, Fransa’ya giderken, Tasvir-i Efkâr gazetesinin yönetimini Namık Kemal’e bırakır. O görevi yürütürken İttifak-i Hâkimiyet (sonraki adı Yeni Osmanlılar) Cemiyeti’ne katılır.

Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr gazetesinde, bu görüş doğrultusunda makaleler yayınlar.

“Şark Meselesi” makalesi yüzünden Tasvir-i Efkâr, 1867’de kapatılır.

Namık Kemal, Erzurum vali muavini olarak İstanbul’dan uzaklaştırılmak istenir.

O sıralarda Mustafa Fazıl Paşa (Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunudur.), M. Ali Paşa’dan değerli hediyeler ile çok sayıda altın ve gümüş aldığı iddia edilen Sultan Abdülaziz’in bir fermanıyla, Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edilmiştir. İntikam peşindedir, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin tüm üyelerini, masraflarını karşılama sözüyle Avrupa’ya, Fransa’ya davet eder. Namık Kemal, ya Erzurum’a ya da Ziya Paşa ile birlikte, Mustafa Fazıl Paşa’nın davetiyle Paris’e gidecektir.

Avrupa’yı seçer.

“Muhbir” adlı gazeteden, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık yüzünden ayrılır.

Sultan Abdülaziz, uluslararası bir sergi için Paris’e gelince, Fransız hükümeti “tedbir olarak” ya da Osmanlı padişahına bir jest yaparak,“Genç Osmanlılar”ı sınır dışı eder.

Namık Kemal, bazı arkadaşlarıyla birlikte Londra’ya geçer.

“Hürriyet Gazetesi” için zor günler başlar.

Mustafa Fazıl Paşa, Paris’e, “fuara gelen” Abdülaziz’le arasındaki sorunları çözer ve onunla İstanbul’a döner. Giderken gazeteyi çıkarmaya devam etmelerini, desteğinin süreceğini söylerse de İstanbul’a döndükten sonra fikrini değiştirir ve geçici olarak Hürriyet’i kapatmalarını ister.

Namık Kemal ile Ziya Paşa gazeteyi kendi imkânları ile çıkarmayı dener, ama bu işi maddî destek olmadan yürütemezler.

Namık Kemal, 1870’te, Sadrazam Âli Paşa ile barışıp yurda döner.

Barışmanın şartı, siyasetten uzak durması, hükümeti eleştiren yazı yazmamasıdır.

“Diyojen” adlı “mizah dergisi”nde, bir süre imzasız fıkralar yazar.

Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra, İbret Gazetesi’ne (1872) döner ve orada yeniden yazmaya başlar.

İbret Gazetesi de sık sık kapatılır.

Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı eleştiren yazıları yüzünden, mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atanır.

“Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa”nın Bolayır’daki kabrini ziyareti sırasında çok etkilenir, arkadaşı Ebüzziya Tevfik Bey’e oraya gömülmeyi vasiyet eder.

Gelibolu’dayken, “İbret” gazetesine “BM” (Baş Muharrir), “Hadika” gazetesine ise “N.K” imzası ile yazı göndermeye devam eder.

Gelibolu’da yaygınlaşan kuduz hastalığını önlemek amacıyla köpekleri oradan uzaklaştırmak istemesi, Donanma Komutanı’nın köpeğini de kapsayınca, Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alınır.

İstanbul’a döner. İbret’i yönetir. Çok sürmez, gazetesi tekrar kapatılır.

Vatan yahut Silistre oyunu, 1 Nisan 1873 gecesi, İstanbul’daki Güllü Agop (Gedikpaşa’daki) Tiyatrosu’nda sahnelenir. Kıyamet kopar.

Halk gösterileri başlar.

Bu konuda İbret’te yayımlanan yazılardan sonra, gazete, bir daha çıkarılmamak üzere kapatılır.

Namık Kemal ve “dört yakın arkadaşı”, sürgüne gönderilir.

Namık Kemal Kıbrıs-Magosa’ya, Ahmet Mithat Efendi ile Ebüzziya Tevfik Rodos’a, Menapirzade Nuri ve Bereketzade Hakkı Beyler Akka’ya sürülür.

DİKKAT! Bu sürgün, Abdülaziz dönemi işlemidir.

Tarihimizi aktarırken titiz davranmayanlar gibi, bugünlerin ünlü televizyon kanalının ünlü tarihçisi de konuyla ilgili gazete yazısında padişahları karıştırmış, “Magosa sürgünü” olayını yanlışlıkla II. Abdülhamit Dönemi’ne taşımıştır. Oysa sürgün kararı ve uygulaması sırasında II. Abdülhamit tahtta değil, kilit altındadır.

Magosa (Kıbrıs) sürgünü, üç yıl iki ay (38 ay) sürer. Sürgün dönemi, Namık Kemal açısından verimli bir dönemdir; eserlerinin çoğunu burada yazar.

Abdülaziz’in bir iç isyanla, V. Murat, tahta çıkarılışından üç ay sonra “düşünme bozukluğu” gerekçesiyle tahttan indirilir.

II. Abdülhamit’in tahta çıkarılışı, durumunu değiştirir. I. Meşrutiyet’in ilanı sırasında (1876), hürriyet kahramanıdır, el üstündedir.

Osmanlı tahtına oturan II. Abdülhamit, ilk Osmanlı Anayasası’nı oluşturmak için komisyon kurar. Namık Kemal, bu komisyonun üyesidir.

N. Kemal, II. Abdülhamit’le de anlaşamaz.

Kendisine atfedilen Arapça bir beyit, başını yakar. O beyit, “Bir şey, ikilendi mi, muhakkak üçlenir de…” anlamını taşımaktadır ve önce Abdülaziz, sonra V. Murat gibi Abdülhamit’in de tahttan indirilebileceğini ima etmektedir.

Suçu sabit görülür, altı ay hapis cezasına çarptırılırsa da sonradan Girit Adası’nda oturmaya, isteği üzerine Midilli Adası’nda ikamete zorlanır. 2.5 yıl sonra, yani 1879′dan itibaren, 1884’e kadar Midilli mutasarrıfı olarak görevlendirilir.

Midilli’de çok şey yapar: Kaçakçılığı önler; geliri arttırır, yirmi ilkokul kurar. Rum ve özellikle Türklerin hayat seviyesini yükseltir. Adalarda yaşayan Türk ahalisinin sorunlarını dile getiren bir rapor hazırlayıp Bâb-ı Âli’ye sunar.

1882’de Nişan-ı Osmanî (Osmanlı Nişanı) ile ödüllendirilir.

Yaptıklarından zarar görenlerin şikâyeti üzerine, 1884’te Rodos’a atanır.

Rodos’taki çalışmaları da padişahın imtiyaz madalyası ile ödüllendirilmiştir.

Yine şikâyet üzerine, 1887’de Rodos’tan alınır, Sakız Adası mutasarrıfı olur.

Sakız Adası’nda rahatsızlanır.

2 Aralık 1888’de vefat eder.

Arkadaşı Ebüziyya Tevfik, şairin Bolayır’da gömülme arzusunu, Padişah II. Abdülhamit’e iletir, cenazesi Gelibolu’ya nakledilir. Bolayır’da, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömülür. Birkaç yıl sonra Sultan Abdülhamit, ona da bir türbe yaptırır. Türbenin planını Tevfik Fikret çizer.

Mürefte-Şarköy depreminde (1912) türbe etkilenir, tamir sonrası şimdiki mermer mezara dönüştürülür.

Namık Kemal”in ölümünden sonra II. Abdülhamit, şairin oğlu Ali Ekrem’i (Bolayır) sarayda özel kalemi olarak görevlendirir, babası Mustafa Asım’ı ise saraya müneccimbaşı tayin eder.

Eserleri:

1. Romanları: İntibah (Son Pişmanlık), Cezmi.

2. Tiyatroları: Celalettin Harzemşah, Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Gülnihal, Karabela, Akif Bey.

3. Eleştirileri: Tahrib-i Harabat, Takib-i Harabat, İrfan Paşa’ya Mektup, Renan Müdafaanamesi, Mes Prisons Muahezesi, İntibah ve Celal önsözleri.

4. Gazeteleri: Şinasi ile Tasvir-i Efkâr, kendi yönetiminde İbret.

5. Şiirleri: Namık Kemal Divanı.

6. Tarih Çalışmaları:  Tarih-i Askerî, Evrak-ı Perişan, Devr-i İstila, Barika-i Zafer, Kanije Muhasarası, Emir Nevruz…

Bakınız:

Ruh-i Kemal, Ali Ekrem, Mahmut Bey Matbaası, 1324 (1908), İstanbul; Namık Kemal ve İbret Gazetesi, Mustafa Nihat Özon, 1938; Namık Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, 1940; Namık Kemal’in Şiirleri, Abdülbaki Gölpınarlı, 1942; Tanzimat Edebiyatında Fransız Edebiyatı Tesiri, Cevdet Perin, 1946; Namık Kemal, Hayatı ve Eserleri, Mehmet Kaplan, 1948; Namık Kemal, Hikmet Dizdaroğlu, 1952; XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ankara, 1967; Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı, 1973; Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Ebuzziya Tevfik, 1973…

 

MECLİS-İ MEBUSAN: Şair Eşref

dolunayEşref, “Osmanlıya çağ atlatacağını sandığı” “Meşrutiyet Meclisi” vekillerini, “kendi gözüyle” görünce, ümitsizliğe düşer.

Seçilenlerin görgüsüzlüğü, bilgisizliği Meclis’e hak etmeyenlerin de geldiği düşüncesini pekiştirir.

Oturur, tiyatromsu bir hicviye yazar.

Haksızlık yapmış mıdır, bilmiyorum. O gördüğünü yazmış.

Kimse herhangi bir Meclisimizi toptan karalamak niyetinde olamaz! Ancak, kötüyü savunmak geneli lekeler; doğrusu da olur beşerin, eğrisi de.

Neler görmedik ki biz?

Anayasa Mahkemesi yargılaması sonucu mahkûm edilen rüşvetçi bakanlar mı, yalnız maaş almaya gelen, ama müteahhitliğine yatırım yapmayı asla ihmal etmeyen vekiller mi, emre uygun davranmaktan başka hiçbir şeye karışmayan parmak kaldırıcılar mı…

Her yeni dönem, beyaz sayfayla başlar.

Umutla yarınlara bakıyor, Meclisimize, vekillerimize başarılar diliyoruz.

Sizlere, yüz küsur yıl öncesinin meclisinden bahseden o şiiri sunmadan önce, olabildiğince kısaltarak “Meclis Maceram13ız”ı anlatayım:

 

“Osmanlının Meclis Macerası”:

 

Meclis-i Mebusan

23 Aralık 1876 tarihli “Kanuni Esasi” ile kurulan, I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde görev yapan yasama organıdır.

İki Meclis’li bir yapıdır:

1. Meclis-i Mebusan: Halkın seçtiği vekillerden oluşur.

2. Ayan (İleri gelenler, soylular) Meclisi: Padişah tarafından seçilir.

İki meclis birlikte, Meclis-i Umumî’yi (Genel Meclisi ) oluşturmaktadır.

 

I. Meclis-i Mebusan

“50 bin seçmene bir vekil” sistemi uygulanır. Seçim sonucu 133.367 Müslüman erkeğe karşılık 1 vekil, 107.557 Hıristiyan erkeğe karşılık 1 vekil, 18.750 Musevî erkeğe karşılık 1 vekil seçilir.

I. Meclis-i Mebusan’da 71’i Müslüman, 44’ü Hıristiyan ve 4’ü Musevî vekil yer alır.

Sistem gereği, Padişah II. Abdülhamit de 21’i Müslüman, 5’i diğer “kitap sahibi” dinlerden olmak üzere, 26 kişiden oluşan “Ayan Meclisi”ni seçer.

Bu iki meclis, Dolmabahçe’de, 19 Mart 1877 tarihinde Sait Paşa tarafından okunan Padişah II. Abdülhamit’in fermanıyla, görevine başlar.

II. Abdülhamit günümüzde abartılı biçimde yüceltilmekte, hatta adı pırpırlı kişilerce, üstün örnek gösterilmektedir. Ne yanlış örnek almadır bu. Ülkeyi 169,300 km2den 26,100 km2ye düşürdüğü bilinen, tahttan indirildiğinde halkının kendini sokaklara atıp deliler gibi sevindiği baskıcı bir padişahı [Onlarca kaynak sıralamayayım. Lütfen hiç değilse şu üçüne bakınız: G. Djuvara Trandafir: Türk İmparatorluğu’nun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje; İlker Başbuğ: Osmanlıdan Cumhuriyete Güç Odaklarının Mücadelesi; M. Akif: Safahat; (Toplu Basım) : 6 Safahat’ın ve Son Safahat’ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz de konulmuştur.] parlatmak ne yanlış bir tutumdur.

İlk meclis, 28 Haziran 1877’de kapatılır.

 

II. Meclis-i Mebusan

13 Aralık 1877 tarihinde açılır.

56’sı Müslüman,  40’ı Hristiyan ve Musevî, 96 vekilden oluşur.

II. Abdülhamit, 38 vekille oluşturulan “Ayan Meclisi”ni seçer.

Meclisin açılışı sırasında konuşan padişah:

“Kanun-ı Esasi’nin çok mükemmel surette işlemesi ve tesir yapması devletimizin selameti için tek çaredir.”

“Kanun ve siyaset meselelerinde gerçeği bulmak ve memleketin çıkarını sağlamak mebusların hürriyet ile fikirlerini bildirmelerine bağlıdır.” der.

Ancak, Fransız İhtilali [veya Fransız Devrimi (1789–1799), Fransa'daki “mutlak monarşi”nin devrilip, yerine cumhuriyet yönetimi kurulması], Avrupa’daki pek çok azınlığı etkiler.

Azınlık menfaatleriyle devletin menfaatleri uyuşmaz, ayrılıkçı konuşma ve davranışlar gelişir.

Padişah, 93 Harbi’nin sıkıntılı günlerini bu meclisle aşamayacağını düşünür.

Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, 14 Şubat 1878’de, Meclis’i dağıtır.

Kanun-i Esasi konusunda bir karar alınmaz.

II. Meclis, 31 yıl boyunca kapalı kalır.

 

III. Meclis-i Mebusan

“31 Mart Olayı” gerçekleşir. II. Abdülhamit’in tahttan indirilir. 1909’da Kanun-i Esasî üzerinde değişiklikler yapılır, padişahın ve “Ayan Meclisi”nin yetkileri daraltılır.

Ahrar Fırkası ve İttihat ve Terakki’nin katıldığı seçimler yapılır.

Seçme yaşı 25, seçilme yaşı 30’dur; yalnız vergi ödeyenler oy kullanabilmektedir.

17 Aralık 1908’de, III. Meclis-i Mebusan (1908 – 1912) açılır.

Meclis’te 142’si Türk, 60’ı Arap, 25’i Arnavut, 23’ü Rum, 12’si Ermeni, 5’i Yahudi, 4’ü Bulgar, 3’ü Sırp, 2’si Ulah ve 1’i Asurî vekil bulunmaktadır. Sayıca üstünlük sağlayan en güçlü grup, İttihat ve Terakki Fırkası’dır ve 60 kadar vekilin desteğine sahiptir.

III. Meclis-i Mebusan, 18 Ocak 1912’de, V. Mehmet Reşat tarafından kapatılır.

 

IV. Meclis-i Mebusan

18 Nisan 1912’de açılır, 5 Ağustos 1912’de Gazi Ahmet Muhtar Bey’in önerisi ile feshedilir.

Balkan Savaşı Dönemi’dir.

İttihat ve Terakki, 23 Ocak 1913’te “Bâbıâlî Baskın”ı ile iktidarı ele geçirir.

1914’te yapılan seçim sonrası dağıtılır.

 

V. Meclis-i Mebusan

İttihat ve Terakki üyesi vekillerden oluşur.

I. Dünya Savaşı süresince görev yapar.

Mondros Mütarekesi’nden sonra 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından, yeni seçimler yapılmak üzere kapatılır.

 

VI. Meclis-i Mebusan

Osmanlı hanedanı yönetimindeki son Meclis-i Mebusan, “16 Mart 1920” tarihinde İstanbul’un işgali ve işgal güçlerinin baskısıyla, 11 Nisan 1920′de kapatılır.

23 Nisan 1920′de Ankara’da “Yeni Meclis” kurulur.

6’sı meşrutiyet, 7.si 23 Nisan 1920 Meclisi, Cumhuriyet’in ilanı öncesinde 7, sonrasında 27 olmak üzere, “otuz küsur meclislik tecrübe”miz var.

 

Cumhuriyet Meclisleri

Bugünkü TBMM içerisinde, 27. Cumhuriyet Meclisi’nin vekillerini barındırıyor.

 

“Eşref’in yakındığı ‘öylesi Meclisler’, geçmişte kaldı,

Halkımız eğitimli; ülkemiz medenî, milletimiz, dünyanın sözü, hatırı sayılır üyelerinden birisi oldu, aydınlık yarınların peşinde koşuyoruz… Çünkü artık, vekil seçmeyi de öğrendik,

Meclisimizde hakaretmiş, küfürmüş, kavga, kemik kırma, adam öldürmeymiş (Onu bile yaptılar!)… Olacak şey mi? Bizim pırıl pırıl, kibar, beyefendi- hanımefendi vekillerimiz var artık,

Şu sıralar, aldığı emre göre parmak kaldıran, aklı, vicdanı, bedeni körelmiş kişileri, ‘vekillerimiz’ ve halkımız, anında sistemin dışına taşıyıp, sandık ya da yargı eliyle cezalandırıyor,

‘Seçildiği bölgenin ihtiyaçları’nı sayar gibi yapıp şahsî çıkarlarını kollayanlar, artık Meclislerimizde yer alamıyor…” diyebildiniz mi, diyebilecek misiniz, bilemem.

Kendi adıma, “İyisi de oldu vekilin, kötüsü de. Yeni dönemi zaman gösterecek.” diyorum.

 

Geniş bilgi için bakınız:

E. Ziya KARAL, Osmanlı Tarihi, VIII. Cilt, Ankara, 1983; Reşat Ekrem KOÇU, “Türkiye’de Seçimin Tarihi 1877–1950”, Tarih Dünyası Dergisi, I. Cilt, İstanbul, 1950; Niyazi BERKES, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 1978; T. Zafer TUNAYA, Türkiye’de Siyasî Partiler, I. Cilt, 2. Baskı, İstanbul, 1984; M. Kemal ÖKE, “Meşrutiyet Dönemi”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, 12. Cilt, İstanbul, 1989; Constantinople City of the World’s Desire (Konstantiniyye – Dünyanın Arzuladığı Şehir, 1453–1924), Philip Mansel, Türkçesi: Everest Yayınları, 2008; Feroz AHMAD, Modern Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul, 1995; Stanford-Ezel Kural SHAW, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II. Cilt, İstanbul, 1983; Bernard LEWIS, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara, 1984.

 

Şiire geçelim:

 

MECLİS-İ MEBUSAN: Şair Eşref

Şair Eşref, eriyen Osmanlıya çağ atlatacağını düşündüğü Meşrutiyet Meclisi’ni oluşturan vekilleri görünce, karamsar olur, ümitsizliğe düşer.

“Seçilenlerin görgüsüzlüğü ve bilgisizliği, Meclis’e her ipini koparanın geldiği düşüncesini” pekiştirir.

Oturur, tiyatromsu bir hicviye yazar. Şiiri, şiirin bugün anlaşılması güç olan bazı ifadelerini açıklayarak, şairin söylediklerini/ söylemek istediklerini aktarayım:

 

Sadedden Evvel (Asıl konuya geçmeden önce)

 

Îd-i hürriyeti tebrik ederim ihvana,

Bu değil millet için “Doksan Üç”ün ihsanı:

Kapısı öyle kolaylıkla kapanmaz, zira

Zorla açtık bu sefer “Meclis-i Mebusan”ı.

 

Îd-i hürriyet: Özgürlük Bayramı

İhvan: Candan dostlar

İhsan: İyilik, lütuf

Meclis-i Mebusan: Üyeleri halk tarafından seçilmiş Vekiller Meclisi

 

Candan dostlarımın özgürlük bayramını tebrik ederim. / Doksan Üç Harbi’nin (Miladî takvime göre 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı. Rumî takvime göre 1293’ün son iki rakamı dolayısıyla “Doksan Üç Harbi” denmektedir. Rumî takvim miladîye 584 sayısı eklenerek bulunur.) millet için lütfu, iyiliği bu değil./ Bu defaki Meclis’in kapısı kolaylıkla kapanmaz, çünkü/ Bu defa Melis-i Mebusan’ı zorla açtık (I. Mebusan Meclisi’nin, içindeki hainlerden bahisle, kapatılması olayını hatırlatmak istiyor.).

 

Var lüzumu bize Meclis-i Mebusan’ın

İçine dâhil olanlar ne olursa olsun

“Doksan Üç” vakasını eylemesin de tanzir,

Yüzde doksan üçü isterse e(şek)le dolsun.

 

vak’a: Olay

tanzir: Benzeme

 

Bize, üyeleri halk tarafından seçilmiş Vekiller Meclisi [Halkın seçtiğine Meclis-i Mebusan deniyor, padişahın seçtiğine Ayan (Seçkinler, Soylular) Meclisi. Meclis, ikisinin birleşiminden oluşuyor ve ona da “Umumî Meclis” (Genel Meclis) deniyor. ] gerekli. / İçindekiler ne olursa olsun. / Doksan Üç Harbi benzeri olmasın da / Meclis’in isterse % 93’ü eşekle dolsun.

 

Mebusan Listesi

 

Kör topal toplandı Mebusan’ımız,

Bir tarafta kalmadı noksanımız.

Meclise dizdim büyük küpler gibi,

Arz-ı endam ettiler… gibi,

Bazısından taze çıkmıştır potur,

Yan bakar, dersen: “Efendi, düz otur!”

Bazısı bağdaş kurup der: “Merhaba,

Nerde kaldı Kahveci Mercan Ağa,

İstiyor içmek gönül bir nargile,

Gelmedi hâlâ sokaktan hergele!”

Şöyle diz çökmüş yere bir diğeri,

Der ki: “Gelsin, isterim ‘Serasker’i!”

Solda bir mebus kav çakmak çakar,

Sağda bir âzâ soyunmuş bit bakar;

Bazısı kürsüde nutk irad eder,

‘Handa aç kaldım!’ diye feryad eder.

Şimdi görse derdi Veysî, Nergisî:

“Oldu Mebusan bir ‘tip’ sergisi”

Ey ahali! Yok duhûliyye, girin,

Her vilayetten getirdim, seyredin!.

 

Not: Şiirin bütünlüğünü korumak adına, sözcüklerin anlamlarını burada vermeyi daha uygun buldum:

 

arz-ı endam/ arzıendam: Boy göstermek, ortaya çıkmak, görünmek

potur: Arka tarafında kırmaları çok, bacakları dar bir pantolon türü

Serasker: Osmanlı ordusunun komutanı

kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde

nutk: Nutuk, söylev, hitap etme

âzâ: Üye

irad etme: Söyleme

duhûliyye/ duhuliye: Giriş ücreti

 

“Meclis-i Mebusan Reis-i Muvakkatinin Nutk-i Manzumu [Meclis Geçici Başkanı’nın Manzum (ölçülü, uyaklı) Nutku]:

 

Arkadaşlar, haydi yek-avaz (tek ses) olun,

Bir sürü güya kümeste kaz olun.

Bir ağızdan bağrışın: ‘Millet’ diye,

‘Bin yaşa ey şanlı hürriyet!’ diye.

Bin gürültü, bin şematet (şamata) eyleyin,

Cabeca, izhar-ı şiddet eyleyin (yer yer şiddet gösterin).

Eyleyin yek-diğere (diğer tarafa) birden hücum,

Böyle taşkınlıklara vardır lüzum.

Avrupa meclislerinde kaide:

Yok, sükûnetle geçerse faide;

Hangi işte olsa kavga, samiin (dinleyenler, işitenler),

Öyle işlerde olur gayet emin:

Hangi bir iş olsa kavgasız geçen,

Daima eyler ahali, su-i zan (kötü sanı, kuşku).

Haydi, siz de öylece kavga edin,

Türklüğü lakin güzel icra edin.

Uğraşırken siz, bina sarsılmalı,

Pantolon, setre (düz yakalı, önü ilikli bir ceket türü), yelek yırtılmalı.

İndirin “yek-diğer”e (diğer tarafa) şaplakları,

Aşk edin tâ enseye tırnakları.

Defter-i yek-diğeri (diğer tarafın defterini), cebren (zorla) dürün,

Bazı mebusu boğarken öldürün!

 

Bu sırada mebuslar birbirini boğmaya kıyam ederlerse de taraf-ı riyasetten (başkanlık tarafından)  men olunarak (engel olunarak, yasaklanarak) nutka devam edilir:

 

İstirahat eyleyin beş altı gün,

Her zaman hazır size, böyle düğün.

Arkadaşlar söylesin hacatını (ihtiyacını, eksiğini),

İsteriz hep mülkün ıslahatını (ülkenin iyileştirilmesini/ düzeltilmesini).

Şairane kıtalar inşat edin (bir şiiri, bir eseri yüksek sesle okuyun),

İhtiyacâtı (ihtiyaçları), içinde yad edin (hatırlatın).

Eyleyin eş’ar (şiirler) ile arz-ı hüner (hüneri ortaya koymak),

Görse tahsin eylesin (aferin, desin) Âşık Ömer:

“Şiiriniz olsun serapâ (baştan ayağa) dil-firip (gönül aldatıcı, alımlı),

Vecde gelsin (kendini kaybetsin) gûş edip (dinleyip) Âşık Garip.

Hepsi imla yanlışıyla dolmasın,

Yüzde doksandan ziyade (fazla) olmasın.

Söyleyin, yazsın zabıt kâtipleri,

Siz dönün layık olan sağdan geri.

 

Bu sırada bir köşede afyon (uyuşturucu) tiryakisi gibi düşünmekte olan yirmi kadar mebusu reis yanına çağırarak her birisini nazar-ı hakaretle (hakaret ifadesi içeren bakışlarla) süzdükten sonra: “Siz ne idraksiz (anlama yeteneği kıt) adamlarsınız! Görmüyor musunuz ki herkes mebus olduğu vilayetin ihtiyacâtından bahsediyor. Siz buraya gelmektense memleketinizde kalıp işinizle gücünüzle uğraşsanız daha hayırlı olurdu!” demesinden münfail olan (kırılan, gücenen) mebuslar, müttehidü’l-lisan (dil birliği, ortak düşünce ifadesi) olan aşağıdaki kıtayı söylerler:

 

Dört sene sonra görünmez oluruz Meclis’te,

O zaman kıymetimiz yükselir inşaallah!

Memlekette oluruz müntehib-i sani (ikincileri seçen) de,

Buraya bizden eşekler gelir inşaallah!”

 

Vakit Gazetesi, 7 Kasım, 5 Aralık 1928, Eşref.

 

Bakınız:

Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi, Hilmi Yücebaş, İstanbul, MD Ltd. Şti, 1976.

E.E. Talu, Yeni Adam, 29 Temmuz 1943.

Eşref, Vakit, 07 Kasım- 05 Aralık.

Tarihe Mal Olmuş Fıkralar, Nükteler, Toplayan: Mehmet Zeki Pakalın, Kenan Matbaası, İstanbul, 1946.

 

ŞAİR EŞREF (1847–1912)

1847’de Gelenbe’de (Manisa) doğar, 1912’de Kırkağaç’ta (Manisa) ölür.

Manisa’da Hatuniye Medresesi’nde eğitim gören Eşref, çoklukla Manisa’da olmak üzere, Osmanlı devletinin çeşitli yerleşim birimlerinde kaymakamlık yapar. Gördes kaymakamı iken tutuklanır, İstanbul’da yedi ay tutuklu kalır. Tahliye edilince İzmir’e gelir, oradan Mısır’a kaçar (1903).

Şair Eşref edebiyatımızda hicivleriyle tanınmaktadır.

Özellikle “İstibdad” idaresine, dolayısıyla II. Abdülhamit’e karşı Mısır’da iken yazdıkları ses getirir.

II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında (1908) İstanbul’a döner. Yeniden kaymakamlığa atanır.

Veremden ölür. Mezarı, Kırkağaç-Akhisar yolunda yer almaktadır.

 

Eserleri:

Deccal (I. Cilt 1904, 2. Cilt 1907), İstimdad (1906), Hasbıhal yahut Eşref ve Kemal (1908), Şah ve Padişah (1908), İran’da Yangın Var (1908).

Eserleri Mısır’da basılır.

“Oğlu Mustafa Şatım”, babasıyla ilgili anıları içeren eseri, “Meşhur Şair Eşref’in Hayatı” adıyla İzmir’de yayınlar (1943).

Eserlerinden seçmeler, “Eşref-Hicviyeler” adıyla ve Cevdet Kudret’in tanıtımıyla yayınlanır (1953, 1970).

 

 

BAAK!..

 Adamın eskisi torun güder, demiş atalarımız. Haklılar: Kızım işte, annesi evde çalışıyor, ben çocuk bakıyorum.

Kahve, park, AVM… alışkanlığım yok; ama çocuklaysam, onun isteğine uymak zorunda kalıyor, park, çocuk bahçesi, lunapark ne buyurulursa artık, oralara gidiyorum.

Kar, buz eridi; bugün hava günlük güneşlik. Güneş iliklerine işlemiyor insanın, ancak göstermelik de değil. “Şöyle torunumu alıp parka gitsem, oradan ver elini sahil, sonra…” diye düşünüyorum.

Haber verelim, izin alalım da hele…

― Hanım, biz torunla dışarı çıkıyoruz!

Evden çıkalı üç beş dakika oldu olmadı, zıır, telefon; kızımın aklı kızında:

― Aman üşütmesin baba, biliyorsun sonuncusu çok sıkıntılı oldu üşütmesinin; ne olur dikkatli ol.

Yahu ne ara aradın kızı? Ne demeye ararsın? Nasıl olsa bir şeyi unutmuştur bu bunak, diye mi?

Yeleği üstünde, atkısı kabanı çantasında; saçı başı bereli, çantası omzumda!

― Merak etme. Torunuma ben senden de ağzında bakla ıslanmayan annenden de iyi bakarım!

― Aman baba… ne dedim ki ben şimdi?

Aslında böylesine ilgili olmaları hoşuma gitmiyor değil.

 

Prensesimizi önce mahallemizdeki parka, sonra sahile götürmeyi düşünüyorum.

Park girişinde, minicik parmağıyla bir yerleri gösteriyor.

― Baak…1

Parmağın uzandığını sandığım yere, çamura bulanmış gazete yumağına bakıyorum.

― Hııhıı… Gazeteyi çöpe atmayıp yere atmışlar dii mi?. Sen öyle yapmazsın.

Kafasını iki yana sallıyor.

― Baak!

― Nesine bakacağız gazetenin yavrucuğum?

Parmağını çamurlu kâğıt topağına doğrultmuş, indirmeye hiç niyeti yok!

Elini tutuyor, iki adım ötemizdeki kirli yumağın yanına yöneliyorum.

― Gidelim bakalım.

Gazete yığınıyla ilgilenmeden yanından geçip gidiyor.

Derdi ne bu çocuğun?

― Gazete değil miydi?

― Baak…

― Haa, herkesin içinde, deştiği toprağa pisleyen kediyi diyorsun demek?

Elimi tutan eli, itiraz ediyor! Onu da geçiyoruz. Çocuk parmağını mızrak gibi uzatmış, indireceği yok; “Hedefimiz Akdeniz!” midir nedir? Doğrultusunu mu tutturamadım parmağın?

Nereyi işaret ediyor bu çocuk?

― Baak…

― Sonra baksak. Bakkaldan sana çikolata…

Elimden tutup çekiyor. Gücü yetse beni sürükleye sürükleye götürecek.

― Evet, anladım; ağacın dalını kırmışlar, sen sakın…

― Baak…

― Haa, toprağı kazmış, ama üstünü kapatmamış birileri.

― Baak!

― Yahu dur, yahu beni delirtme çocuk! Köpek şeyini mi diyorsun?

O da öfkeli:

― Baak! Baak!

Kirli gazete yumağının, pisleyen kedinin, kırık ağaç dalının, çukurun, köpek şeyinin ötesinde bir yabanî kiraz, hafif esintide yumuşak k2ıpırtılarla keyifle sallanıyor.

Torunum, ağacın kökünde gülümseyen üç papatyanın başında!

Parmağının ucunda papatyaların sarı göbekleri geriniyor.

Sevgiyle bakıyor papatyalara; onları koparmıyor, gözleriyle okşuyor!

 

Yıkık döküğüm.

Bir damlacık da mı çocuk yanımız kalmadı bizim?

Ne zaman böylesine karardı, zavallı yaşlı yüreğim?

ÇOK ÇİÇEKLİ SENFONİ: Özkan Yalçın

Çok Çiçekli Senfoni, 1992 yılında, “Kültür Bakanlığı Roman Ödülü”nü alan eserin adı ve o yıl, Bakanlığın ödüle layık bulduğu tek roman.

Konusu, Bursa’ya büyük umutlarla gelmiş, orada bir “göçmen gözlü”ye vurulmuş, hayal ettiği sonuç oluşmadığı için de yaralı yüreğiyle şehsenfoniirden ayrılmak durumunda kalmış Sivaslı bir eğitim enstitüsü öğrencisinin dramı.

Birinci basımı Kültür Bakanlığı’nca, sonraki baskısı, Ötüken Neşriyat tarafından 2009’da yapılmış. Bende bulunan kitabın ikinci hamur kâğıda yapılan bu baskısı 150 sayfa.

Otobiyografik roman türünün güzel örneklerinden biri.

[Yazarın son bölüme eklediği ve dedesini ön plana çıkardığı için uzun, hatta gereksiz bulduğum on sayfalık bölümü okuyup dedesi için: “Büyük insandı.” diyen, o bölümden çok etkilenen, hatta ağlayan Sivaslılar olduğunu, yazı yayınlandıktan sonraki günlerde (Türk Edebiyatı dergisi, 252. Sayı, Ekim 1994, İstanbul.), Sivaslı, Amasyalı dostların telefonları sayesinde öğrenmiştim. Kitabın beni rahatsız eden yanı, “yerli kültüre bağlı, muhafazakâr” bir gencin, alkole düşkün biri olmasıydı. Yazara göre içmek, paylaşmaktı belki; arkadaşlığı, aşkı, acıyı… Fakat saydıklarımı, kendini konumlandırdığı yere uygun göremiyor, geçerli sayamıyordum. Kırgındı. Tek söz etmedi eleştirilerimle ilgili olarak. Biz sessizliği de değerlendirebilen ender dostlardandık onunla. Dürüst olmak… Yanlışı bu olabilir mi bir yazarın? Haksız eleştiri miydi? Bilmiyorum. Benim tanıdığım Özkan Yalçın, onu tanıyan herkesin tanıklık edeceği ve Yağmur Kuşları adlı şiir kitabında da ifade ettiği gibi sabah, öğle, akşam, gece demeden, semaverler tüketen iflah olmaz bir “çaykeş”ti.]

 

Özkan Yalçın’ın Türkiye’de pek çok başarılı çalışmaya imza attığını da görüyoruz:

Türk Edebiyatı Dergisi’nin “Mehmet Akif-Şiir Tahlili” konulu yarışmasında (Uzun Boylu Hayal), “Çevre Bakanlığı” işbirliği ile açılan “Çevre Röportajıyarışmasında (Kuş Köprü’den Kuş Masalı) ve Yunus Emre Sevgi Yılı dolayısıyla MEB’in açtığı şiir yarışmasında (Yunus Çağrısı) birincilik; MEB anı, Millî Eğitim Vakfı hikâye ve Kültür Bakanlığı roman yarışmalarında mansiyon

Yarışma dallarının çokluğuna,  tür ve konu çeşitliliğine bakınız.

Abartmadan, tarafsız bir değerlendirme ile söylüyorum:

Özkan Yalçın okunur.

Çok Çiçekli Senfoni’yi okuyunuz; bulabildiğiniz diğer eserlerini de.

Kişiliği, ailesi, çocukları, dostlarıyla ilgili geniş bilgi için özellikle Mehmet Nuri Yardım’ın Özkan Yalçın’la ilgili yazılarını okumanızı öneriyorum.

Not: Bu eleştirinin ilk yayınlandığı yer: Türk Edebiyatı dergisi, 252. Sayı, Ekim 1994, İstanbul. Güncellemeler, 2010’da ve 2018’de yapılmıştır.

 

ÖZKAN YAözkanyalçınLÇIN

1949 yılında Sivas-Gürün’de doğdu.

“Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü”nü bitirdikten sonra Batman, Sivas, Konya ve Amasya’da öğretmen ya da idareci olarak çalıştı.

Emekli olduktan kısa bir süre sonra, akciğer kanserinden 17 Mart 1998 tarihinde vefat etti.

Eserleri: Yedinci Şehir (Amasya’yı anlattığı şehir kitabı), Sevda Çıkmazı (roman), Çok Çiçekli Senfoni (roman), Âşık Veysel Dramı, Sanatı, Deyişleri (biyografi), Yüreğim Tükeniyor (roman), Yağmur Kuşları ve Gül Yorgunu (şiir).

Ay Hırsızı, Sunay Akın[*]

013   Eser, Ekim 2009’dan Mart 2010’a kadar 25 kez basılmış.

Elimdeki kitap, Mart 2010’da yayınlanmış.

26. baskı. Baktım, 2018’de 40. basımı yapılmış kitabın.

Yeni okuyucular için bizim de minicik bir katkımız olsun istedim:

 49 başlıkla sıralanan İçindekiler”in sonuna bir not düşülmüş: “Kitaptaki alıntılar, kaynağına sadık kalınarak aktarılmıştır.”

Bu yazımızda biz de kaynağımıza sadık kalacağız.

Ay Hırsızı, yazarın diğer sohbet-deneme tarzı eserleri gibi ilginç bir kitap.

Oyuncaklar hakkında yazılanları okuduktan ve kitapta yer alan fotoğraflaArka kapakrı gördükten sonra, İstanbul Oyuncak Müzesi’ne –fırsatı olduğu hâlde- hâlâ gitmeyenler, kendilerinde eksiklik hissedecekler.

Arka kapaktaki kitabın içeriğiyle ilgili yazılanlar içinde, bu önemli yönlendirme yer almıyor!

 

Yazılış Serüveni ve İstanbul Oyuncak Müzesi

Sabah gazetesinde Ay Hırsızı için yayımlanan röportajın bir bölümü şöyle:

─ ‘Ay Hırsızı’nı yazmaya nasıl başladınız?

20 Temmuz 1969 günü, aya ayak basan insanı görebilmek için Trabzon’da odamın penceresinden baktım. Hep de şunu düşünürdüm. Gece gökyüzüne bakıp, hayal kuranlar ya çocuklar ya da hırsızlardır. İşte bu yüzden de kitabımın adı ‘Ay Hırsızları’ oldu. Kitap, tam anlamıyla benim çocukluğumu ve düşlerle yoğrulmuş asıl tarihi anlatıyor.

─ Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

Aşiyan Mezarlığı… Ben, mezarlıkları çok severim. Orada da burnu yere çakılmış uçak şeklinde bir mezar taşı vardı. Bu uçağın bir tarafında orada yatan kişinin doğumu, diğer tarafında da ölüm tarihi yazıyor. Mezar taşı, hostes Rona Altınay’a aitti. Bu beni çok etkiledi.

─ Kitabı ne kad017ar zamanda bitirdiniz?

14 yılda! Çünkü ben öncelikle, yazdığımı yaşarım. Yazınsal bir kaygım yok! Dolaştığım yerler müzeler, arşivler, mezarlıklar ve hep arka sokaklar… Dünyanın dört bir yanında buraları gezer, izler ve düşünür; bir serüvenci gibi davranırım.

─ Peki bugün geldiğiniz noktaya anne ve babanız ne diyor?

─ ‘Oyuncak Müzesi’ni kurarken oyuncaklar arasında oturuyorum. 75 yaşındaki babam geldi, baktı baktı ve Trabzon şivesiyle dedi ki, ‘Allah Allah yine döndük başa…’ Oğlunu büyüttü, okuttu ama yine oyuncakların arasında…

─ Oyuncak Müzesi’nde şu an ne kadar oyuncak var?

5 bini geçti. Biz, dünyadaki benzerleri arasında en iyisiyiz. ‘Müze ayakta durabilsin’ diye etkinlikler de yapıyorum. Çünkü hiçbir müze, bir yıl018ı para kazanarak kapatmaz. Zaten müze ve kütüphanelerin amacı bu değildir! Müzenin girişi öğrenci için 5, yetişkinler için 8 TL. Vergi veriyorum ama devletteki tanımım ‘limited şirketi’. Limited şirketinin ödemesi gereken tüm vergileri ödüyorum. Elektrik, su ve doğalgazı maalesef yüksek fiyattan satın alıyorum.

─ Şu an uğraştığınız bir proje var mı?

Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile konuştuk. Barış Manço’nun evini müze yapıyorum. Tüm o yüzükler, elbiseler bende…

─  Ne zaman açılacak?

En kısa zamanda. İçindekilere inanamayacaksınız. Sergileme elemanları enstrüman şeklinde olacak. Duvarlarda onun notaları olacak. Bir de İzmir Konak’ta ‘Ümran Baradan Çocuk Müzesi’ var. Orayı da Oyuncak Müzesi olarak açacağım.[1]

Köşk, Müze, Vergiler

─ Göztepe’de müze haline getirdiğiniz konak, ailenizden kaldı size. Kim bilir, başka birisi konağı yıktırıp yerine uzun bir bina diktirebilirdi. Sizse, müze yapmayı tercih ettiniz. Neden? Bu fikir nasıl oluştu?”

─ 7 kuşak İstanbullu oKitaptanlduklarını söyleyenler derler ki: ‘Laz müteahhitler geldi, İstanbul’u yıktı.’ Ben de diyorum ki onlara, onlar dedelerinizden, ninelerinizden kalan arsaları, köşkleri zorla mı elinizden aldılar? Siz verdiniz. ‘Yık kardeşim bana apartman dairesi ver’ diye sen verdin. İstanbul’u yıkan sensin. İstanbul’u yıkan asıl onlar. Üstelik Göztepe tarihi eser diye korunan bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen tarihi köşklerden birisi bizim. Yani Trabzonlu bir ailenin. Demek ki; tam tersi koruyan biz olmuşuz. Ve benim babam Boztepe’de, Boztepe’nin o konaklarından birinde yaşadı.  Bu yüzden babamın içinde böyle bir evde yaşama hayali, özlemi hiç sönmedi, kaybolmadı. Biz 1989 yılında satın aldık Göztepede’ki bu tarihi konağı. Virane yıkık bir haldeydi. Sokaktakiler dedi ki: ‘yine Trabzonlular satın adlı burayı yıkıp apartman yapacaklar’. Hayır! Biz orayı onarınca, o bembeyaz billur köşkü ortaya çıkarınca, herkes çok şaşırdı. Bunun da nedeni babamın, Boztepe’de hayatını geçirmiş olduğu o eski günler, anılar…” 

─ Benim merak ettiğim bir soru var, teknolojinin velinimeti olan bilgisayarlar hayatımıza girmeden önce, eskiye bu kadar özlem duyan Sunay Akın kitaplarını yazmak için, neredeyse unutulan ama eskilerin alışkanlığı ‘daktiloyu’ kullanıyor muydu?

─ Benim ilk daktilom, rahmetli İsmail Atalar tarafından alınmıştır. Babamın ortağıydı İsmail Amca. Trabzonluydu o da. Ve burada bisküvi fabrikası vardı. Bisküvi işleri yapardı. İsmail amca, ben liseyi bitirirken, üniversiteyi kazandığım yaz bana kendi daktilosunu armağan etmişti. İlk şiirlerimi daktilo ederken 17-18 yaşlarındaydım. Kara Haydar vardı. Maçkalı, halk ozanı. Haydar Eyüboğlu. O bize oturmaya gelmişti, çocuklarıyla beraber. 6 yaşında bir çocuğu vardı. Ben daktilo ederken şiirlerimi, böyle masaya elini koymuş, bana bakıyordu hayran hayran. 5 dakika sonra şunu söylemişti: ‘Ne güzel çalaysun, benim babam da kemençe çalay.’ İlk daktilomdaki, o çocuğun, o söylediklerini hiç unutamam.

─ Müzede yüzlerce, belki binlerce oyuncak var. Kimisini dünyanın bir ucundan bulup aldınız. İçlerinde hiç küçükken hayal edip sahip olamadığınız, ama şimdi müzede korumanız altında olan oyuncak var mı?

─ Var. Özellikle, meydanda Maraş Caddesi’nin girişinde 5 yaşındayken sünnet fotoğrafım çekildi. Fotoğrafçı geldi ve elime bir tane oyuncak gemi verdi. ‘Gül’ dedi, hiç gülmedim. Çünkü biliyordum ki, fotoğrafı çektikten sonra onu benden alacak. Çok güzel teneke bir gemiydi. Ve aldı. O gemiyi, o oyuncağı hiç unutamadım. Trabzon’da elimde tuttuğum o gemiyi, 37 yıl sonra Almanya’nın bir Bielefeld kentinde gördüm, antikacıda ve aldım. Şimdi müzede duruyor, yanında da Trabzon’da çekildiğim sünnet fotoğrafım var. Böyle binlerce öykü var. Her oyuncağın öyküsü çok farklı bende tabi.[2] 

Süperonline’da yer alan röportajdan -yorumsuz- iki paragraf aktarıyorum:

─ 1991’de Üsküdar’daki tarihî Kız Kulesi’nin şiir cumhuriyeti müzesi olmasını önermenizin ardından 2005’te Erenköy’de ailenize ait bir köşkte İstanbul Oyuncak Müzesi’ni kurdunuz. Sizi bir müze kurmaya iten motivasyon ne oldu?

Ben işe müze tarihini anlatmakla başlayayım: İnsanlar önce iktidarlar oluşturdu. Bunlara saraylar yaptı. Sonra dinler ortaya çıktı ve kendilerine mabetler inşa etti. Sonra da bu saraylar ve mabetler bir araya gelerek insanları çağlar boyu baskı altında tuttu. Derken Rönesans reformu dediğimiz dönem başladı. Bir aydınlanma dönemi… Nasıl başladı bu dönem? Birilerinin de çıkıp bilime ve sanata mabet yapmasıyla. Müzeler açıldı. Avrupa müzeler kurmaya başladı. Bu bilim ve sanat mabetleri sayıca çoğaldı, çoğaldı ve sarayları yıktı. Dini de mabetlerine hapsetti. ‘Özgür düşünceye, bilime ve sanata müdahale edemezsin!’ dendi baskıcılara. İnsanlık bu gücü müzelerden almıştır. Müzelerdeki sanat eserleri aydımüzedennlamanın hafızasıdır. Yazının bulunuşu kadar önemlidir müzelerin ortaya çıkışı.[3]

Ay Hırsızı’nın İçinde Neler Var?

Kitabın arka kapağında: “Sunay Akın yeni kitabı Ay Hırsızı’nda gözünü Ay’a dikiyor ve bir arkeoloğun sabrıyla kazıyor insanlığın ortak birikiminin üzerine çöken tozu toprağı… Ortaya çıkardığı bilgiyi şair duyarlığıyla ilmek ilmek dokuyor ve okurunu hayrete düşürecek öyküler bir bir diziliyor karşımıza.”

“Cervantes ve Mimar Sinan hangi caminin inşaatında buluştu?.. Enver Paşa’nın uçağı kaç kez düştü?.. Piri Reis’in haritası Topkapı Sarayı’nda nasıl bulundu?.. İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçen Attila Hülagü’nün sırrı neydi? 157 yıl yaşayan Zaro Ağa’nın Amerika seferi… Atatürk neden hiç uçağa binmedi?..” cümleleri yer alıyor.

Arka kapakta yazılanlar ve Ay Hırsızı’nın ilk parçası, Gazete Kadıköy’de, yazarın imza gününü aktaran bir haberde şöyle değerlendiriliyor:

“Sunay Akın’ı hiç okumamış biri bile bu soruların yanıtları için merak edip kitabı alabilirdi. İlginç sorulardı.”

“Kitabın ilk başlığı ‘Apollo 11 Dünya’dan ayrılırken’ de bizi 1979 yılına, Amerika’nın Ohio Eyaleti’nde bir çiftliğe götürür. Parmağı kopan bir çitçinin soğukkanlılıkla kopan parmağını buz dolu bir kaba koyup hastaneye gidişini, parmağın sorunsuz dikilişini anlatır. Aynı yazının devamında, aynı yıllarda Türkiye’ye televizyon başına yolculuk ederiz. Neşeli Günler filminde adı Vecihi olan Şener Şen karakterini anımsatır bize yazar. Neden mi? Yazar araya girer, şöyle söyler: ‘Bu film, komedi dalının başarılı örneklerinden biri olsa da, Vecihi adının, uçuş tarihimizin en saygın, en değerli, biri olduğunu, izleyicilerin büyük çoğunluğu tarafından bilinmez. Vecihi Hürkuş, gökyüzü tarihimizde ilklere imza atan bir pilottur.’[4]

Sunay Akın ve Salah Birsel, Yeni Tür Denemesi ve Farklı Anlatım

Vatan gazetesindeki röportajın bir bölümünde, cevabı yazarı tarafından veriliyor bu sorunun:

─ Okurlarınız bu kitapta neler bulacak?

Neler yok ki, uçmanın, insanın kendine kanat takma düşlerinin tarihi var. İçinde coğrafya da var, mitoloji de var, şiirler var. Van Gogh’un bir gece tablosundaki yıldızlarından çıkıp Ay’a gidiyorsun. Bilinmeyen bir Ay var, bu kavram üzerine yazılan ve konuşulanlardan farklı bilgiler var bu kitapta…

─ “Ay Hırsızı”nı bir senfoni olarak mı görmeli?

Bunca yıldır karşımda ilk defa bir gazeteci bana yaptığımı tam doğru olarak söyledi. Tamamıyle bir senfoni, üflemeli çalgılar, vurmalı çalgılar, yaylı çalgılar… nasıl ki her bir enstrümandan çok farklı hareketlerle, müzisyenler başka sesler çıkarıyorsa ben de bunu yapmaya çalışıyorum edebiyat alanında. Serüvencilik ruhunu taşıyanlar zaten beni çok seviyorlar, okuyorlar. Don Kişot şöyle oturmuş odasında arkasında kütüphanesi, rafları orada düşünen bir Don Kişot var. Hayır, Don Kişot yel değirmenleri karşısında Don Kişot’tur. Don Kişot atın üstünde Don Kişot’tur. Oturan bir Don Kişot değilim ben, oturan Don Kişot, Don Kişot değildir zaten. Baktığımızda edebiyatımızda hep aynı türleri görüyoruz; roman, şiir, öykü bunun ötesinde başka bir şey yok mudur, bir anlatım tadı yok mudur? Bunu arıyorum ben, yani öyle bir metin olsun ki, öykü de girsin işin içine, diğer sanat eserleri de olsun, resimlerden, heykellerden söz edelim. Ama bütün bunlar bir senfoni, bir birliktelik içinde olsun.

─ Sizin için “araştırmacı, soruşturmacı şair” deniyor. Ne dersiniz edebiyatta yeni bir tür peşinde misiniz?

Böyle bir iddiam yok ama geriye baktığımda Sunay Akın’ın yazdıkları neye benziyordu denildiğinde farklı bir tadı olsun istiyorum daha önce yapılanlardan. Elbette ki ustalarım var, örneğin kendime yakın gördüğüm bir Salah Birsel var, fakat galiba ben biraz daha ayrıntıya kaçar oldum ondan…[5]

Yazarın anlatım tarzıyla ilgili Cumhuriyet Kitap’ta yer alan değerlendirmelerin birkaç cümlesini aktarıyorum:

“Sunay Akın yazılarını gösterilerinde söze döküyor, söze döktüklerini yazıya geçiriyor. Tabii ki bu durumu bir sakınca olarak belirtmiyorum. Sunay Akın’ın gösterilerindeki anlatımı ile denemelerindeki üslubun tam anlamıyla, üslubuyla örtüştüğünün altını çizmek için vurguluyorum.”

“Sunay Akın’ın sahnede kullandığı anlatım tarzı bir anlamda daldan dala atlamak, daha açık söylersek entelektüel ‘geyik muhabbeti’. Tatlı dille, güleryüzle birbirinden ilginç ve ilk bakışta birbiriyle alakasız bilgileri, anekdotları birbirine bağlıyor…”

“… Hele, Sunay Akın’ın Ay Hırsızı’nda olduğu gibi Cemal Süreya’nın, Salâh Birsel’in, Alpay Kabacalı’nın ya da Enis Batur’un yanlışlarını bulup düzelttiğini gördüğümüzde bu merak daha da artıyor. Denemelerin akıcılığını engelleyeceği için belki dipnot vermek hoş olmaz ama yazıların ya da kitabın sonuna bir kaynakça koymak Sunay Akın’ın anlattıklarının ne kadar gerçek ne kadar anekdotal olduğunu anlamak açısından zaruri…” [6]

Kitaptan Kırıntılar:

“… Bayrağımızdaki hilalin sayısını bire indiren ve yanına yıldızı ilk kez koyan, 1789 ve 1807 yılları arasında tahtta oturan III. Selim’dir…”

“Bayrak reformu yapan III. Selim’in kullandığı yıldız sekiz köşelidir. Köşelerinin sayısı sekiz olan bir yıldız, şekilbiliminde ‘zafer’ anlamına gelir.”

 “Yıldızımızı beş köşeli yapan Sultan Abdülmecit’tir… Beş köşeli yıldızın anlamı tam karşınızda durmaktadır: İnsan…” (s. 23)

Sultanahmet camisiyle ilgili bölüm, utanılacak bir Türkiye gerçeğidir:

“… Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları adlı o güzelim kitabında, Sultanahmet Camii’yle ilgili şu bilgiyi aktarır: ‘Ayasofya’nın karşısında ondan daha alımlı ve estetik ağırlıklı Sultanahmet Külliyesi için kişisel gelirinden servetler tüketen I. Ahmet’in yaptırdığı caminin 14 şerefesi, onun 14. Osmanlı padişahı olduğunu simgeler.’…”sultanahmet2

“Alpay Kabacalı ustamızsultanahmet da, Geçmişten Günümüze İstanbul adlı bin bir emekle hazırlanmış eserinde şunları yazmıştır: ‘Sultanahmet Camii’nin 6 minaresinin simetrisi yalnız Sultanahmet manzumesinin ahenk ve güzelliğini değil, İstanbul panoramasının da harikulade bir parçasını teşkil etmektedir. Altı minarenin ikisi üçer ve dördü de ikişer olmak üzere 14 şerefesi vardır.’”

“… İsterseniz bu görüşe bir de, Türkiye Anıtlar Kurulu’nun 1954 yıllığında yer alan, Sultanahmet Camii’yle ilgili şu bilgiyi de ekleyelim: ‘Sultanahmet Camii’nin 6 minaresinin 14 şerefesi vardır ki, bu hükümdarın 14. padişah olduğuna delalet etsin diye yapılmıştır.’”

“Eh artık, görenin hayran kaldığı Sultanahmet Camii’nin 6 minaresi ve 14 şerefesi olduğu konusunda bir şüpheniz kalmamıştır!.. Oysa 14 sayısı yanlıştır! Evet, caminin 6 minaresi vardır ama, şerefe sayısı 14 değil, 16’dır…”

 “Oysa Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, tarihi caminin şerefe sayısını doğru olarak vermektedir: ‘Altı adet göklere baş uzatmış yüce minareleri vardır. Ahmet Han, sultanların on altıncısı olduğundan ve on altıncı padişah tarafından yaptırıldığından, ona belirti olması için altı minerelisi ve on altı şerefelidir.’ (Anlatım bozukluğunun farkındayım. Kitapta böyle yer alıyor. HO)…” (s. 36, 37)

Sizin için çektiğim Sultanahmet Camii fotoğrafındaki şerefeleri siz de sayınız.

Genel Değerlendirme

Ay Hırsızı’nda yazarın ifadesiyle, “öykü de girmiş işin içine, (şiir de) diğer sanat eserleri de… Resimlerden de söz edilmiş, heykellerden de.”

Sahnede, TV programlarında kullandığı yaşayan, sade bir dil…

Konuların öykü tadında ve sohbet tekniğiyle işlenmesi, kitabın okunuşunu kolaylaştırmış. Sayfalar, ardı ardına akıp gidiyor.

Rasathanemizin kuruluşu ve yıkılışını, “ilk Türk materyalisti olan, toprak reformunu savunan Şeyh Bedrettin”in cesedinin macerasını ve Cassius Clay hakkında aktarılanları, ilgiyle okuyacağınızı sanıyorum. Enver Paşa’nın uçak ısrarına şaşıracak, Neil Armstrong’un Ay’da söylediği sanılan sözlerle ilgili bölümde, Mine Kırıkkanat ve Hulki Aktunç’un yazdıklarına gülecek, hatta belki benim gibi siz de Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını, Komutan Onishi’yi anlatan (O kısmı kitaptan okuyunuz.) bölümde ağlayacaksınız:

“8 Ağustos 1945’te, Hiroşima halkı sığınaklarda geçirdiği gecenin ardından güzel bir yaz gününe uyanır. Duyulan uçak sesleri kimseyi korkutmaz, çünkü saldırı alarmı verilmemiştir. Saat 8.15’te, 20 bin ton TNT gücünde olan bir atom bombası patlar, Tinian Adası’nın 600 metre üstünde…”

“O gün, Hiroşima’da yaşanılanların korkunçluğunu kentteki Barış Müzesi’nde sergilenen bir fotoğrafla anlatmaya çalışalım: Atom bombasının patladığı an çekilen bu fotoğrafta bir insan gölgesi görülüyor yalnızca; o korkunç sıcaklıkta bir insan bedeni eriyip giderken, Sumitoma Bankası’nın duvarında gölgesi kalır yalnızca!.. İnsan yok olmuş ama gölgesi kalmış duvarda… Ve tam o an çekilmiş fotoğraf, gölge de silinmeden az önce! Atom bombasının insanları nasıl bir anda kül ettiğini uzun uzun yazmaya hiç gerek yok. Sözünü ettiğimiz fotoğraf her şeyi anlatıyor apaçık…”

“… İnsanlık tarihinin bu en büyük dramı kınanırken, bir gerçek unutulur hep!.. O da şudur: Atom bombaları atılmadan önce, Amerikan savaş uçaklarının bombaladığı Japon kentlerinde ölen sivillerin sayısı, Hiroşima ve Nagazaki’de katledilenlerin toplamından bir kat fazladır!”

“2 Eylül 1945’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya teslim belgelerini imzalattığı Missouri savaş gemisinde iki bayrak asılıdır. Bunlardan biri, Japon savaş uçaklarının Pearl Harbor’ı bombaladıkları gün, Washington’daki Beyaz Saray’da asılı olan bayraktır. Ne de olsa Amerikalılar, Pearl Harbor’ın intikamını almak için atom bombalarını attıklarını söylemektedir. Amerikan donanmasının üssü olan Pearl Herbor’a Japon savaş uçaklarının yaptığı saldırıda 2.800 insan ölmüştü. Bunlar arasında sivillerin sayısı 68’dir. Sivillerin hepsi de yanlışlıkla Amerikalılar tarafından vurulmuştur!

“Missouri’ye asılı öteki bayrak ise 1853 yılından kalma bir bayraktır! Söz konusu tarihte Matthew C. Perry kaptanlığındaki bir Amerika savaş gemisi Japonya’ya gelir ve kendileriyle ticaret yapmamaları halinde limandaki tüm gemileri batıracağı tehdidini savurur. Amerikalı General MacArthur’un gemisinin direğine çektiği ikinci bayrak, bu zorbalığın yaşandığı gün, Kaptan Perry’nin gemisine asılı olan bayraktır.” (s. 130, 131, 132, 133)

Ve Nazım Hikmet:

─ Kitaplarınızda Nazım Hikmet’e sıkça yer veriyorsunuz. İstanbul’un Nazım Planı adlı bir kitabınız da var. Her yeni kitabınızda biraz daha fazla bilgi ediniyoruz hakkında. Nazım Hikmet sizin için ne ifade ediyor?”

─ Nazım Hikmet sadece kendi edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında da çok büyük bir şair, bir yazar. Geçtiğimiz yüzyılda dünya edebiyatında 5 şairden, yazardan biri. Bunu dünya söylüyor. Dünyada en meşhur 2 tane Türk vardır. Biri Atatürk, diğeri Nazım Hikmet. Latin Amerika’dan, Arjantin’den tut da, Finlandiya’ya kadar, Japonya’dan tut da, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne kadar her yerde karşıma çıktı bu iki insan. Atatürk ve Nazım Hikmet…”[7]

SUNAY BEY TARİHİ

Sunay Akın, stand-up’larıyla gösteri dünyasında da parladı biliyorsunuz.

İHA’nın duyurduğu Gemlik konuşmasına bayıldım[8]. Lütfen tamamını okuyunuz. Çok beğeneceksiniz.

Minicik bir bölüm de oradan aktarayım:

“… Mimik ve jestleri ile Gemlik Belediye Düğün Salonunu dolduran yaklaşık bin kişiye entellektüel aşı yapan ve salonu kahkahalara boğarken tüm izleyicileri kara mizah ile bol bol düşünmeye sevk eden Sunay Akın, değme stand upçılara taş çıkartırken, Türkiye’de insanların belden aşağı konuşmadan, cıvık espriler olmadan da kahkaha atabildiklerini gösterdi. Zaman zaman slayt eşliğinde yaptığı konuşmasında, oyuncakların, hayal gücünün ve kitapların önemine işaret eden, vurgulayan Sunay Akın, ‘Gelişmiş ülkelerde, mesela Japonya’da yılda bir kişiye 24 kitap, Fransa’da 14 kitap düşüyor. Türkiye’de ise 6 kişiye düşen kitap sayısı sadece 1.’ diye konuştu.”

“Aydınlanma çağını yakalayan ve gelişmiş ülke statüsünde olan bazı ülkelerde kitabın alışveriş listelerinde ilk 10′a, ilk 20′ye girdiğini, ancak Türkiye’de kitabın olması gereken yerlerde matkabın yer aldığını hatırlatan Akın, ‘Bu kadar matkap satılan başka ülke yok. Türk halkı sanırım sürekli bir yerleri delmekle meşgul. At, avrat, silah sözü, Türkiye’de halkımız tarafından gerçekleştirilen sanayi devrimi ile at, avrat, matkap oldu.’ dedi…”[8]

Yazarın, sevgili Orhan Veli’yi kaybedişimizi aktardığı paragrafla son verelim yaımızın “Ay Hırsızı” kısmına, okunacak bir kitap bu, kitaplığınız için değil, çocuklarınız için alınız, diyerek: “Bir şiirinde ‘Söyleyin ne var bu yolculukta?’ diye soran Orhan Veli, ceketinin iç cebinde taşırdı diş fırçasını. Yine birkaç günlüğüne Ankara’ya giden şair, okul arkadaşı Şinasi Baray’ın ‘Üçnal Lokantası’nda içtikten sonra, karanlık bir yolda belediyenin açtığı çukura düşer ve İstanbul’a döndükten birkaç gün sonra beyin kanamasından ölür. Kardeşinin eşyalarını almak üzere Cerrahpaşa Hastanesi’nin deposuna giden Adnan Veli, cepleri karıştırdığında at yarışlarına ait bir program ve sarı ambalaj kâğıdına sarılmış bir diş fırçası bulur. Diş fırçasının sarılı olduğu kâğıda ‘Aşk Resmi Geçidi’ adlı şiir yazılıdır…” (s. 213)

Şükrü Sunay Akın

─ Trabzon’dan İstanbul’a gittiğimde 1 yıl hüngür hüngür ağladım her gece. Harem’de oturduk, ilk oturduğumuz semt Harem’di. Selimiye İlkokulunda, ilkokul 5’i okumaya başladım ve hüngür hüngür ağlıyordum. Bütün özlemimi Trabzonspor gideriyordu… Sonra Yeşilköy’de bir dönem oturduk 4 ay kadar. Fakat annem orayı hiç istemedi. Çünkü Üsküdar daha çok Trabzon’dan giden akrabalarımızın olduğu bir semtti. Zeynepkamil’e taşındık Yeşilköy’den. Dayım, halam, halamın kızları ordaydılar. Hiç yalnız kalmadık. Hele ki Trabzonspor o dönemde şampiyon olunca… Sonra ortaokul yıllarında, lise yıllarında o İstanbul’a Anadolu’dan gelen ezilmiş insan kimliğini çok kolay üstümüzden atmamıza neden oldu Trabzonspor’un başarıları…”[9]

“Şair, yazar, gazeteci, araştırmacı, tiyatro oyuncusu.”

“12 Eylül 1962 tarihinde Trabzon’un Maçka ilçesinde doğdu (bu yüzden 18 yaşından beri doğum gününü kutlamamaktadır). Ailesi, onun daha iyi eğitim görebilmesi için, 10 yaşındayken İstanbul’a taşındı. Lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü’nden mezun oldu.”

“İlk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü’nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!.. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon’a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri ‘hava muhalefeti’ nedeniyle kayıptır!.. 1984 yılında yayınlanan ilk şiiri de bir sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatır! İlk şiir kitabı 1989′da ‘Makiler’ adıyla yayınlanır. Arkadaşlarıyla birlikte 1989′da Yeni Yaprak şiir dergisini, ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya’nın koyduğu bu kitabı ‘Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı’ izler.”

“1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü Makiler[1] şiiri ile kazandı.”

“Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli’nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreyya’nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.”

“Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde ders verdi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde 5 yıl boyunca hem ders verdi hem ders aldı. Bu deneyimin de yardımıyla, tek kişilik oyunlar hazırlayıp oynamaya başladı. Türkiye’nin çok sayıda merkezinde ve yurtdışında (Frankfurt, Nürnberg, Londra) sayısız kez tek kişilik oyunlarını sergiledi. Halen Sunay Bey Tarihi adlı gösterisini sunmaya devam etmektedir.”

“23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi’ni Göztepe’de, İstanbul’da ailesine ait dört katlı tarihi bir konakta açtı. Müze, Türkiye’de türünün ilk ve tek örneği olup, Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa Müze Forumu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülü’ne 2010 yılı için aday olmuştur.”

“TRT 2 ve CNN Türk’de ‘Stüdyo İstanbul’, ‘İzler’, ‘Akşama Doğru’, ‘5N 1K’ gibi kültür sanat programları ve belgeseller hazırlayan, katkıda bulunan Sunay Akın, TV 8′de de ‘Gezgin Korkuluk’ ve Ramazan Ayı boyunca ‘Mahya Işıkları’ adlı programı hazırlayıp sundu.”

“Yaşam Radyo, Radyo Kent, Best FM’de radyo programları yaptı. Atv’de Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu ve Nebil Özgentürk ile birlikte ‘Yaşamdan Dakikalar’ adlı uzun soluklu bir televizyon programını halen yapmaktadır.”[10]

Sitesi: Sunayakin.com.tr

 

İlgilisine, Sunay Akın’ın Kitapları:

Şiir Cumhuriyeti,  Safa Fersal, Sunay Akın, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1993.

Şairler Matinesi,  E Yayınları, 1993.

Veşaire… Veşaire (Yazım yanlışı yok, vesaire değil! HO), Çınar Yayınları, İstanbul, 1994.

Kırılan Canlar, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 1997.

Kaza Süsü, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 1999.

Makiler, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 1999.

Önce Çocuklar ve Kadınlar, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2000.

Kız Kulesi’ndeki Kızılderili,  Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2000.

Ayçöreği ve Denizyıldızı,  Çınar Yayınları, İstanbul, 2000.

62 Tavşanı, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2000.

İstanbul’da Bir Zürafa,  Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2001.

Onlar Hep Oradaydı, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2002.

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2003.

Iki Şair Arasında İstanbul, Akgün Akova, Sunay Akın, Aya Kitap, 2006.

Tuncay Terzihanesi,  Sunay Akın, Çınar Yayınları, İstanbul, 2007.

Yaşamdan Dakikalar, Haşmet Babaoğlu, Hıncal Uluç, Nebil Özgentürk, Sunay Akın, Turkuvaz Kitap, 2008.

Ay Hırsızı, Sunay Akın, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.

Kule Canbazı, Sunay Akın, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2010.

Tuncay Terzihanesi, Sunay Akın, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010 (2).

Not: Yazarın adı geçen kitapları, farklı yayınevleri tarafından da basılmıştır.

 

[*] Ay Hırsızı, Sunay Akın, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, ISNB 978-9944-88-752-6, Kitap Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. İstanbul, Mart 2010, 26. Baskı (Kitabın ilk baskısı Ekim 2009’da yapılmış.).

[1] Aslı Örnek Günaydın, Sabah, 01.12.2009

[2] Trabzon Haber, 11 Ocak 2010 Pazartesi, Röportaj: Belemir Birinci.

[3] Superonline, ‘Meraklarımı temize çektim’

Sunay Akın’la yeni yayınlanacak kitabından, edebiyattan, Oyuncak Müzesi’nden konuştuk.

Yayın tarihi: 27 Ocak 2010, 15.05, Güncellenme tarihi: 27 Ocak 2010 16.50.

MÜZELER AYDINLAMANIN HAFIZASIDIR

[4] Gazete Kadıköy,04.12.2009

[5] Melis Hansoylu, VATANKİTAP, 29.01.2010

[6] Metin Celal, Cumhuriyet Kitap, 31 Aralık 2009

[7] Trabzon Haber, 11 Ocak 2010 Pazartesi, Röportaj: Belemir Birinci.

[8] 29 Ocak 2010, Saat: 20.00, Yer: Belediye Düğün Salonu, Gemlik.

[9] Trabzon Haber, 11 Ocak 2010 Pazartesi, Röportaj: Belemir Birinci.

[10] Vikipedi.

 

Bir Dinozorun Anıları Mina Urgan

033Mina Urgan’ın Yapı Kredi Yayınları arasında yer alan ve dokuz ayda 41. baskısını yapan (birinci baskı Mart 1998, 41. baskı Kasım 1998.)  eserini, yazarın “ununu elemiş, eleğini asmış” bir öğretim görevlisi olmanın rahatlığı içinde, görmüş geçirmiş bir ninenin tatlı anlatımıyla yazdıklarını, zevkle okudum. Yazarı, “profesör” unvanını taşımasaydı eksikleri de rahatsız etmeyecekti belki beni.

Bu, yalnız Mina Urgan’ın bir eksiği değil, edebiyatımızda “taraflı davranmaktan, az okumaktan ya da yeterince araştırmamaktan” oluşan eksikliklere çok sık rastlanır. Örneğin “Seçme Romanlar” [Refika Taner, Asım Bezirci (Ah Madımak… Yüreğimizdeki yangın, utanç, kalıcı acı… ama hatalar düzeltilmeli.); 4. Basım, İstanbul, 1994.]  adlı kitabın ele aldığı ilk roman, “İntibah”tır. Namık Kemal’in bu eserinde “bir namus abidesi” olarak yücelttiği “Dilâşûb” konusunda anlattıklarına bakınız:

“… Oysa esirci Mehpeyker’in adamıdır. Dilâşûb’u alıp doğruca ona götürür. O da sermaye olarak onu her gece bir başka erkeğe peşkeş çeker. (s.11)

Eserin tamamı dikkatle okunmadan özeti yazılırsa böyle yanlışlar olur işte.

Bakın Namık Kemal kitabında ne diyor:

“Dilâşûb’ta bulunan vücut ve ahlâk meziyetlerinden Mehpeyker’in en çok haset ettiği şey iffeti idi. Bundan dolayı kötü kadın, her şeyden ziyade bîçâreyi ondan mahrum ederek kendi seviyesine indirmek istiyordu. Cellâtları hayrette bırakacak işkenceler icat etti. Aylarca uğraştı. Masum kızın elini bir erkek eline dokundurmaya muvaffak olamadı. (İntibah, Namık Kemal, hazırlayan Mehmet Kaplan, Ankara 1984, 116. Sayfa)

Eline eşinin dışında erkek eli dokunmayan Dilâşûb’u, her gece bir başka erkeğe sunulmuş göstermek, olacak şey mi? Bu kitabın yıllardır Türkçe, Türk dili ve edebiyatı dersi öğretmenleri tarafından kullanıldığını düşününüz.

İlk romanın bile okunmamış olduğunu görünce gerçek kitapsever okuyucu ne düşünür sizce?

Kitabı övgüyle tanıtan, eleştirenlere bakıyorsunuz; Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Talip Apaydın, Adnan Binyazar, Tomris Uyar, Mehmet Seyda, Ahmet Köklügiller… Hepsi de edebiyatımızın tanınmış isimleri. Üstelik Doğan Hızlan: “Güvenilir özetler ve bilgiler” sunduğunu söylüyor bu kitabın, kendi güvenilirliğini tehlikeye atarak.

Hiç değilse bir tek dostu olsaydı yazarların.

O öyle değil, şu şöyle olacak; kitaba bir daha bakıver, deseydi.

Bu açıdan bakınca Mina Urgan da yer yer üzüyor, tarafsız okuyucuyu. “İlmî bir araştırma değil bu, anılarını yazmış yalnızca.” deyip geçme şansınız yok. Çünkü ele aldığı şahısların büyük bölümü, toplumun önemli bir kısmının adını bir şekilde duyduğu ya da duyabileceği kişilerden oluşuyor.

Kitaba geçelim:

Tanıtım yazısında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden emekli olduğu belirtildikten sonra, eserlerinden söz ediliyor.

Önce çevirileri sıralanmış.

Elizabeth Çağı Tiyatrosunda Soytarılar, Sir Thomas More ve Shakespeare üstüne iki ciltlik eser, “Shakespeare ve Hamlet” adlı bir inceleme (1984), beş ciltlik “İngiliz Edebiyatı Tarihi” (1986- 1993), “Virginia Woolf” (1995) “D. H. Lawrence” incelemesi (1997), bu tanıtım yazısında yer alan eserleri.

Kitap yedi bölümden oluşuyor: Yaşlılık ve Ölüm (s. 9- 91), Çocukluk (s. 95- 166), Gençlik (s. 169- 196), Gençliğimde Tanıdığım Bazı Kişiler (s. 199- 244), Siyasal (s. 247- 317), Son Söz (s. 319- 321), Mina Urgan’ın Albümünden (s. 325- 353)[*].

Yazar, “ İhtiyarlar ne yaparlar? Anılarını yazarlar. Ben de bunu yapıyorum işte. Günce tutmak alışkanlığım olmadığı; ancak altmışından sonra ve yalnız yolculuklarımda notlar tuttuğum için, bu dinozorun anıları biraz kopuk olacak…” diye başlamış kitabına. Çünkü kendisinin de kitabın hemen başında belirttiği gibi, anılarını yazmaya başladığında yaşı 82’dir (kitabın birinci basımı Mart 1998, yazarın ölm. 15 Haziran 2000) .

Kitabın en güzel bölümü, ilk bölümü. Yazarken yaşadığı bölüm olduğu için belki.

Anlattıklarını kitabın son bölümüne eklediği fotoğraflarla desteklemiş. Özellikle yazarın annesi Şefika Hanım’ın resmine -anlatılanlar dolayısıyla- defalarca baktığımı belirtmeliyim.

Eksiklerine gelince: Necip Fazıl’la başlayalım. Bakın neler diyor onunla ilgili olarak:

“Necip Fazıl, yavaş yavaş değişmedi. Dinle hiç ilgisi yokken, ansızın, sadece dindar değil, dinci oluverdi. O sıralarda duyduğumuza göre, bu şaşırtıcı değişimin nedeni tik sorunuymuş: Necip Fazıl’ın bir yüz tiki vardı. Kaşı gözü acayip acayip oynardı ikide birde. Bu biçimsiz tikten kurtulmak için, böyle işlerin uzmanı bir şeyhe gitmesini salık vermişler. Şeyh efendi okumuş, üflemiş ve ancak bir haftalık bir süre için, tikinden kurtarmış onu.” (s. 97)

“Necip Fazıl’ın içkisi ölçülüydü. Ama kumar tutkusu sınır tanımazdı… Necip Fazıl’ın yüzsüz bir yanı vardı. Başkalarının evinde kendi evindeymiş gibi davranırdı. Üvey babam Falih Rıfkı Atay, ‘günün birinde bir de bakacağım ki, bu herif benim pijamalarımı giymiş yatağımda yatıyor’ demişti… Necip Fazıl oldukça kısa boylu, gövdesine göre bacakları fazlasıyla kısa, hiç de yakışıklı sayılamayacak bir adamdı. Gelgelelim kendisini bir âfet, bir erkek güzeli sanırdı her nedense.” (s. 98- 99)

“… Sonradan anlaşıldı ki, o ihtiyar, Necip Fazıl’ın büyük annesi filan değil, konağın sahibesiymiş ve bir süredir kira vermeyen Necip Fazıl, bu el öpme törenini düzenleyerek, kadıncağızın gönlünü alacağını hesaplamış.” (s. 101)

Özetle Mina Urgan’ın tanıdığı Necip Fazıl, imanı tikine bağlı, ölçülü de olsa içki içen, kumar tutkunu, yüzsüz, çirkin ama kendini âfet sanan, yalancı bir adamdır.

Adı verilmeyen şeyh, eğer Necip Fazıl’daki büyük değişimi sağlayan Nakşibendî Şeyhi Abdülhakim Arvasî ise -ki öyle görünüyor- “adını vermekten kaçındığı” o şeyh için alaycı ifadeleri ve “üfürükçü” sözcüğünü kullanmamalıydı. Ne büyük insanmış ki, kitapta aktarılan o insan tipinden inançlı ve yine eserde aşağılamak için kullanılan ifadeyle “Süper-Mürşit” tipine geçişi sağlamış.

“1930’lu yılların Necip Fazıl’ı ile 1940’lı yılların Necip Fazıl’ı arasında, uzaktan yakından en küçük bir benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki. Birincisini çocukluğumdan beri çok iyi tanırdım. Annemin bir yakın arkadaşına âşık olduğundan, bizim evden çıkmazdı. İkincisini ise hiç görmedim, hiç tanımıyorum. Çünkü ben de, bütün arkadaşlarım da 1940’tan sonra onunla selamı sabahı kesmiştik. Süper-Mürşit olarak parlak kariyerini, hayretler içinde uzaktan inceledik ancak.” (s. 97)

Şimdi bu ifadelerden “Çocukluğumdaki Necip Fazıl iyiydi, şimdiki konuşmağa değmez.” anlamı çıkıyor mu, çıkmıyor mu?

Ama anlattıklarına bakıyorsunuz, o adam, korkunç biri!

Sonra ne olmuş? Dindar olmuş.

“İnsaf sayın profesör!” desem…

“Kendince ve yaşadığı toplumun çok büyük bir kesimince kötüden iyiye yönelmişse bir insan, küçümsenmemeli. Hatasız insan olmaz. Ancak eskiden böyleydi.” desek, daha doğru olmaz mıydı?

Eksiğin itirafı da güzel. Şairin ölümüne kadar geçen 43 yılı hiç araştırmadığını, kendisi söylüyor. Bilgi hatasını düzeltelim: Değişim birdenbire olmadı. 1934’ten kırklı yıllara, sindire sindire oldu. “Süper-Mürşit” yeni özellikleriyle yazarın işine gelmediği için, “bir genç kızken onun geceliğini giyecek kadar ona yakın olan, ona kullandığı soyadını veren bu şairi”, yalnızca kötü özellikleriyle aktarmış kitabında; onun ömrünün kalan kısmını, Necip Fazıl’ı Necip Fazıl yapan kısmını yok sayarak.

Değişmemekle övünmek, daha doğrusu saydığı özelliklere sahip birisinin değişmemesiyle övünmesi, ülkesi için iyi, doğru ve güzel şeyler isteyen aydına yakışır mı? Dr. Mehmet Kaplan’ın “Nesillerin Ruhu” adlı eserinde anlattığı “portmanto tipi aydınlar”a dönmez miyiz o zaman? Partisi, siyasî görüşlerini savunan grup ya da ideolojisi tanınmaz hâle geldiği zamanlarda bile: “Ben dönek değilim!” diyerek oyunu, grubunu, görüşünü değiştirmeyen insanlardan az çekmedi bu millet, hâlâ çekiyor.

Çetin Altan’ı (ve değişenleri) “eskiden bizden olan” diye kötülemek istemesini de yadırgadım bu yüzden.

Halide Edip için: “… Vaktiyle yazılmış bir tek İngiliz edebiyatı tarihinden yararlanarak, dersler veriyor,  hatta kitaplar yazıyordu. Ona daha değerli ve daha ayrıntılı başka edebiyat tarihleri önerdim; ama bunlara başvurmaya yanaşmadı. Yazarlarla yapıtları birbirine karıştırıyordu ara sıra… Öğrenci benim öğrettiğim doğru yanıtı verince, Halide Hanım, ‘yanlış!’ derdi… Halide Hanım’ın derslerine girip, en ön sırada oturmak zorundaydım. Yanlış şeyler söylediğini duyunca fenalıklar geçirirdim.” diyor. (s. 200)

Türkçesiyle ilgili pek çok eleştiri okudum, Halide Edip’in. Hocalığını, “fenalıklar geçirecek derecede” beğenmeyene, ilk kez rastladım. Halide Edip’ten, özellikle hitabeti konusunda övgüyle bahseden o kadar çok eser var ki. Diyelim ki haklıdır söylediklerinde, “Az okuyan, yeterince araştırmayan” yalnızca o mudur? Düşünce yapısına uymayan birilerinde, hem beden hem düşünce olarak, çoğu kez, yalnız olumsuzlukları görenlere, o kişilerin olumlu yönlerini yok sayanlara ne demeliyiz?

Acımasızca aşağılanan kişilerden biri de Yahya Kemal bu kitapta:

“Yahya Kemal tam anlamıyla bir asalaktı. Ömründe çalışmamıştıHiç çalışmadığı gibi, bildiğim kadarıyla ömründe kendi evi de olmamıştı. Dost evlerinde (bu arada bizim evde, babaannemin kardeşi Ethem Dirvana’nın eşinin Kandilli’deki Kıbrıslı yalısında ve başka tanıdıklarında) yalvara yakara elçiliklerde ya da bedava olarak Park Otel’de oturmuştu. Ya dostlarının ya devletin asalağıydı…”

“Şişmanlar genellikle çok cana yakınken, o sevimsiz bir şişmandı. Sofrada davranışları hiç hoş değildi. Küçüklüğümde o yemek yerken, midem bulanırdı… Takma dişlerini herkesin önünde çıkardığı, bardaktaki suda çalkalayıp yine ağzına takdığı olurdu.

 “Bizim Büyükada’daki evde aylarca, daha doğrusu yıllarca konuk kalmıştı. Biraz kilo vermesi için, annem ona özel rejim yemekleri hazırlatırdı. Yahya Kemal hem onları, hem de sofradaki yemekleri yerdi; üstelik herkesin yemeğinden üç kat fazlasını. Gelgelelim, annem servetini yitirip Falih Rıfkı’dan da boşandıktan sonra, Yahya Kemal onu aramaz oldu.” (s. 212)

Düşününüz, yazarın göğsünde yürek yerine cılız bir idare lambasının ışığı yanan biri (ara sıra o ışık da sönermiş), Atatürk’ün ayaklarını öpen [üvey babasının (Falih Rıfkı) yalancısıymış] tek kişi” olarak tanıttığı bu asalak, İstanbul Üniversitesi’nde hocalık, Urfa, Tekirdağ ve İstanbul milletvekilliği, Varşova, Madrit orta elçiliği, Pakistan büyükelçiliği yapmış ve yaşını doldurup emekli olmuş birisi ise, nasıl devletin asalağı olarak kabul edilebilir?

Böyle birini ailenin yıllarca konuk etmesini de anlayabilmiş değilim!

Yazar, servetini yitiren bir ailenin çocuğu olarak, anılarında sofrada çok yiyen biri resmiyle yer alan, annesine karşı vefasız davranan Yahya Kemal’i itici bulmuş ve görev yapmadığı kısa aralıkları genelleyip asalak nitelemesine yönelmiş olmalı.

Yahya Kemal anılarında: “… daima zevkime göre bir ömür sürdüm.” diyor. Bu itirafa kızmalı mıyız? Mina Urgan’ın da yaptığı bu değil mi? Yine Yahya Kemal: “İstanbul’dan çıkarken zaten dine karşı kafamda şedid (şiddetli) bir aksülamel (tepki, reaksiyon) vardı. Paris’te dinsizliğim arttı.” da diyor (Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul, 1973, s. 102).  Bu cümleleri alıp anılarının kalan kısmını yok saymak, Yahya Kemal’i doğru tanıtır mı bize? Onun inançsız biri olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yahya Kemal’i özellikle sofrada, mide bulandıracak kadar iğrenç birisi olarak gören Mina Urgan’ın, Hasan Ali Yücel’in: “Pisliğine, perişanlığına, küfürbazlığına tahammül edecek anlayışa erememiştim. Ondan iğrenirdim.” dediği Neyzen Tevfik’e iltifatı ise oldukça şaşırtıcı. Yıllarca “bir hayli sık” görüştüğünü ve evine de çağırdığını söylüyor üstelik.

Sanırım Neyzen’in üstün yanı, “Ulu Tanrım, bu Arap açmazı Türk’ü yendi, / Tam bin üç yüz sene bîçâreye Müslim dendi/ Altı bin yıl bu maval gezdi ağızdan ağıza/ Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza…” tarzındaki ya da kitapta yer alan o ünlü “Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler. / Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler. / Künyeni almak için Partiye ettim telefon; / Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.” (s. 231) dörtlüğüne benzer, imana ya da devlete söven şiirleri veya söylemleridir.

Bu arada son mısrada “şimdi” kelimesinden önce “o” kelimesinin bulunması gerektiğini (yani o mısranın doğrusu: “Bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler” biçimindedir.), kitaptan yapılan alıntılarda imla ve noktalama yanlışlarına dokunulmadığını da belirtmeliyim.

Karşı görüşte olan, kendi görüşünden bir şekilde uzaklaşanlara karşı böylesine acımasız veya taraflı olmak…

“Partisi belli, düşünceleri belli; ne bekliyordun ki?” demeyiniz.

Siyasî görüşler, bu derece taraflı yazmayı gerektirir mi?

Yahya Kemal, diğerleri gibi davet edilmeseydi gider miydi o evlere?

Bir zamanlar Yahya Kemal gibi bir sanatçıyı misafir etmek, sarayların, köşklerin, evlerin onuruydu. Güzel olan bütün kavramların içini boşalttığımız gibi onun da içini boşalttık günümüzde.

Annesi, üvey babası, misafiri severek yetişmiş demek, o dönemde yetişen pek çok insan gibi.

Kitapta iltifat edilen birkaç kişiden biri de Aziz Nesin. O da objektif olarak ele alınmamış. Kendisini severim, bir mizahçı olarak. Çocuklara yönelik kurduğu vakıf, eğitime yönelik yatırımlar alkışlanabilir. Ancak onunla ilgili söylenen: “Kendine karşı cimri, başkalarına karşı çok cömert olan Aziz’in kendi çocukları için de, yabancıların çocukları için de yapmayacağı yoktu.” cümlesinde yer alan başkalarına karşı çok cömert olan Aziz” tipi, çocukları aşan kısmı için “gülünç” geliyor bana. Çünkü Aziz Nesin, cimriliğiyle tanınan biridir. Bunu pek çok kitapta ve en yakınlarının anlattıklarıyla defalarca okumuşsunuzdur.

Türkiye’nin en iyi hikâye yazarı” ve “halk adamı” olarak nitelediği Sait Faik’i de: “Öykülerinden de anlaşılacağı gibi, Sait Faik’in bir eşcinsel yanı gerçekten de vardı.” cümlesiyle taçlandırmayı ihmal etmeyen Mina Urgan, onun tutarsız biri olduğunu da aktarıyor (Nasıl olmuş da bunları yazmış?) yazının devamında. (s. 234- 236)

Sonuç olarak bu kitaptan çok şey öğrendim. Keşke yazar, hiçbir insanın yalnızca iyi ya da yalnızca kötü olamayacağını düşünerek yazmış olsaydı.

Doğan Hızlan: “Necip Fazıl ile Ahmet Haşim portreleri ustaca yazılmış. Halide Edip Adıvar, Namık İsmail, Yahya Kemal, Behice Boran, Abidin Dino, Arif Dino, Sait Faik’i de bu anılar içinde ondan tanıyın.” demiş, 31 Mart 1998’de, Hürriyet’teki yazısında.

Böyle demiyorum. Olsa olsa şöyle denilebilir:

Kitabı bugüne değin okuyamamış olanlara, yazarının, kendi ifadesiyle “hâlâ kominist” olmakla övünen biri olduğunu, bu yüzden tarafsız olamadığını bilerek, ancak yazımın başında da belirttiğim gibi, çok güzel masallar anlatan bir ninenin anlatımındaki tadı yakaladığını görerek, okumalarını öneriyorum.

 

[*] Bölüm geçişlerinde görülen sayfalar arasındaki kopuklukların nedeni, o sayfalarda bölüm adlarına yer verilmesi veya sayfanın boş bırakılmasıdır.

 

İlk yayın yeri: Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul, Eylül 1999.

2010 Haziran’ında ve 2018 Temmuz’unda güncellenmiştir.

Hacı Komünist: Ferhan Şensoy

Ferhan Şensoy’un Hacı Komünist’ini okuyordum. Takılıp kaldım nedense şu satırlardan sonra gelen şiir çevirisine:

“… Kitaplıktan Jose Marti’nin şiirlerinin Fransızcasını aldım, karıştırıyorum. Türkçeye çevirisi zor, Fransız dilinde gürül gürül akan şiirin. Bu, Fransızcanın şairin ana diline çok yakın olmasından kaynaklanıyor.”

 

‘Acıyla sunuyorum seçimine şu iki belirtiyi,

Bak bunlara, seç birini:

Bir boyunduruk birincisi,

Başı eğik ve uysal bir öküz eder taşıyanı;

Bir zenginin emrindedir, sıcak samanda yatar,

Ömür boyu eksik olmaz yulafı;

İkincisi parlayandır, … , bir yıldızdır,

Işık saçar ve balıkçılar kaçar!

Işık saçan yalnız yaşar…’…”

Hacı Komünist: Ferhan Şensoy ( 5. Baskı, Ortaoyuncular Yayınları, 14, Şubat 2014, İstanbul.)

 

Geç kalınmış bir okuma benim için. Filmini izlemiştim. Kitapta, devrim ve sonrası ile film çekiminin Küba bölümü anlatılıyor. Objektif olmaya gayret edilmiş, olabildiğince tabii.

Özgün Ferhan Şensoy anlatımı, hemen kavrıyor sizi; ha sahnede karşınızda, ha elinizdeki kitapta yanı başınızda.

Sıkılmadan okudum ve takılıp kaldım Jose Mari’ye.

 

Şöylesi daha mı yakışırdı diye düşündüm, ülkeye uygun eklemeli çeviriye:

Acıyla sunuyorum sana şu ikisini,

Bak bunlara, seç birini:

Boyunduruk birincisi,

Başı eğik ve uysal bir öküz, bir tosun yapar taşıyanı;

Birine biat eder, sıcak ahırda yatarsın,

Ömür boyu eksik olmaz yulafın ve yuların!

İkincisi ateştir, yıldızdır, karanlıklarda parlar,

Işık saçan yalnız yaşar;

Milyonlar döşenir ardı sıra bilmezsiniz,

Gün gelir yıldızlanır gökyüzü,

Günü gelir,

Samanyolu taşar!

 

Kendi seçimini ekleseydik ardına, Jose Mari’nin:

“Aynı yalınlıkla ölmek isterim:

Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz…

Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde,

Yeryüzü uzansın altımda sessiz.”

“Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim.”

SİZCE

   Seçmen Pro4filimiz

Sorunum seçimle değil, seçmenle.

Bu yazının hedefi belli seçimler, belli dönem veya dönemler değildir.

83 öncesini de tarayın lütfen.

Geçmiş, hâl veya gelecekteki seçim vaatleriyle, kimleri ödüllendirmek istedi/ istiyor/ isteyecek politikacılarımız sizce?

Aflara bakınız: genel aflara, vergi aflarına, eğitim alanındaki aflara; sayılarına ve niteliklerine…

Her türden af m2ağdura, kanuna uyana, dürüst yurttaşa saygısızlıktır, hak gaspıdır, desem, sizce doğru söylemiş olmaz mıyım?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

 

Anormal yetkilerle ülkemizi yönetmeye talip olanlar, dürüst vatandaş bir ömür ev parası biriktireceğim diye hayatını yaşayamazken, hepimize ve bizden doğacak nesillere ait olması gereken orman/ hazine arazisi üzerine ev kuran gaspçıyı, hak etmediği kata sahip olan mülk hırsızını tapu sahibi yapmayı nasıl düşünür? Ömrü boyunca biriktirdiği parayla alabileceği tek evi kaptıranı, yüklenici, “Jet”, “Tosun” ya da bin bir dolandırıcı karşısında kanunla nasıl koruyamaz, helal parasıyla aldığını sandığı evi, suçluya tanınan, ama mağduru unutan tuhaf düzenlemeler yüzünden sığındığı adalet kapısında bile alamayanlardan (biri de biziz) sizce nasıl utanmaz?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

1

Bordro mahkûmuna veya onun emeklisine verilen her ne varsa doğrudur; ancak on bin alana bin, bin alana yüz, on alana bir vermek anlamına gelen % (yüzde) artışlarıyla az alana karşı çok alanı on, yüz ya da bin kat fazla ödüllendiren maaş artış sistemini devam ettiren ya da bu sistemi savunandan, sizce toplanan verginin adaletli dağıtımı nasıl beklenebilir?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

 

Devlet bankalarında biriken nice meblağı, akraba veya tanıdığa, kendisi gibi düşünen ve kendisine yararlı olacağına inandığına, üstelik milyonların ölçüsü tutulmadan tahsis edenlerden, dönmeyen alacağın cezasını halkın tamamına yayan anlayıştan adaletli dağıtım veya paylaşım nasıl beklenebilir? “187 ayda 186 kez değişen İhale Kanunu adrese teslim kanun çalışmasıdır.” diyen gazeteci,3 iftira mı atıyordur sizce?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

 

Pastanın büyük bölümünü alanlar,  her dönemde biraz daha fazlasını alıyor, az alanlar her dönemde daha azına mahkûm ediliyorsa, dürüst insan daha ne kadar “yolunurken bağırmayan kaz” olarak kalır sizce?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

 

Hazinenin gücü ortadayken, gerçekleşmesi sakıncalı vaatleri, her yurttaşın vergisini kullanarak yapacağını söyleyen, ödeyemeyeceği parayı borçlanıp harcayana, ödemek istemediği krediyi, gücü yerindeyken ve vaatleri bilerek ödemeyene“Borcunuzu devlet üstlenecek.” diyen, vergisini zamanında ve devletle pazarlıksız ödeyen her yurttaşı mağdur etmiş olmuyor mu sizce?

Türkiye’deyse olur böyle şeyler, diyenlerden misiniz?

 

Offf… Hangi birini yazayım?!

 

Sevgili seçmen dostlar,

Seçtiklerimize sunduğumuz koltuklara oturanlar, destekçileriyle, en alt seviyeden en üste, devletimizin gelecek kuşaklara emaneti olan pek çok şey hakkında karar vermiyor mu?

Seçmenin kötüsü, düşünemeyeni, küçük menfaatlerin peşine düşeni yalnız bugünümüzü değil, geleceğimizi de karartmıyor mu?

 

Belli bir dönemi kastetmeden sorayım:

Makamlar, kalıcı yanlışlar, milleti kamplara bölmeler, her farklı düşüneni hain, terörist, alçak, gerici, yobaz, ş… ilan etmeler, kaba sözler, hakaretler, küfürlerle lekeleniyorsa, hak hukuk, adalet kavramlarını temsil edenler, her kademede tarafsız, bağımsız, korkusuz olamıyorsa, öyle olmaya çalışanı yerinde kalamıyorsa dürüst vatandaş, doğru seçimleriyle nasıl tedbir almaz?

BOŞLUK, Troçki ve Frida’nın İzinde: Barbara Kingsolver

2 1Kitabı okumuşsanız, elbette başka şeyler yazmamı beklerdiniz.

Beni, defalarca farklı kitaplardan okuduğum Troçki de Bayan Frida da ilgilendirmedi aşağıdaki satırlar kadar. Bakınız:

“… Eğer bir kişi gübre yığınının ortasında -hiçbir şey yokmuş/ olmamış gibi- duruyorsa, kötü kokuya dikkat çekmek başka birinin görevidir. Kongre üyeleri, gübre yığınının çiçeklerle kaplı bir çayır olduğunu söylememizi istiyorlar, bir pislik yuvası olduğunu değil. Sanatçılar bile böyle söylemek zorunda.”

“Öyle ama ya sanatçının tek sorumluluğunun herkese eğlence sağlamak olduğunu düşünürsek? Belkide sanatçılar gübre yığınına çayır diyerek insanların aklını kötü kokulardan uzaklaştırmalı, bunda ne zarar var?”

“O zaman hiç kimse o yığının içinden çıkmaya çalışmaz. Vereceği zarar bu. Dizlerine kadar hayvan pisliğine gömülmüş bir hâlde, oldukları yerde kalırlar; düğün çiçekleri hakkında konuşarak birbirlerinden daha üstün olduklarını ispatlamaya çalışırlar.”

Uyaranlara ne olmuştur?

Çoklukla, yığını oluşturanların, gücü elinde tutanların zulmüne uğramışlardır.

Olan hep fukaraya, iyi niyetli uyarana, güçsüze olur; bedel ödemesi gerekenlere ne olur?

Sanırım bizim “Haliç”te yaşayanlarımızla ilgili filanca kitapta yazılanlar takıldı aklınıza.

Okuryazarsanız tabii.

Kitaptan bir küçük alıntı daha:

“… Eh, beş yıllık savaş boyunca uygulanan sansür… Eski alışkanlıklardan vazgeçmek zordur. Burada her şeyin düzgün olduğu numarasını yapmakta uzmanlaştık. Size de öyle gelmiyor mu?”

 

Elimdeki Pegasus Yayını kitap, Şubat 2012 basımı. 671 sayfa.

Minicik bir özet: Okumayan, kalemşor iteklemesi hayranı toplulukların yıprattığı, çökerttiği hayatlar;  kukla güvenlik güçleri, kıyıcı politik kişilikler; bizim toplumuzda yadırganacak anne veya eş tipleri yanında, sadık, sevgi yumağı kadın tipleri; yoksulluk, salgın hastalıklar, savaş dönemi mağduru etnik kimlikler; Stalin-Troçki çatışmasının daha çok son bölümü ve tabii farklı bir bakış açısıyla işlenmiş aşklar…

 

Basın Hürriyeti

1 23  54

Harikalar Sahili

x b c d e f g h i j

KRİZANTEM ve KILIÇ, Ertuğrul Firkateyni

Yeni siyasetçilerimiz mutlaka okumalı bu kitabı.

Çoklukla, “Alacaklıyım.” diye düşünüyoruz.

Herkestenkrizantem ve kilic ruthbenedict

Alacaklı değiliz, borçluyuz.

Yediğimiz mis gibi susam kokan, sıcacık simit, ekmekler için buğdayı yetiştirenlere; onu una, hamura dönüştürenlere; zeytini, yumurtayı, sebzeleri, balı, tereyağını bize sunanlara; ekip biçen ve işleyenlere, bunları evimize, soframıza ulaştıranlara; çocuğumuzu eğitenlere, hastamıza bakanlara… pek çok insana borçluyuz.

Hâlimize bakın. Herkes “Borçluyum.” diye düşünseydi ülkemiz bu durumda olur muydu hiç?

Önce Yaradan’a borçluyuz diye düşünürdük, bize sunduğu dünya, evren ve tüm güzellikler için; sonra atalarımıza, bize bıraktıkları cennet vatan için, sonra… Bu liste uzar giderdi böyle. Dürüstlüğümüze leke sürmez, daha çok, daha verimli, daha istekli çalışırdık.

Yukarıdaki cümleler benim sözde, ama düşünce sistemi Japon dostlarımızın.

Krizantem ve Kılıç adlı eseri okurken en çok bu anlayış etkiledi beni.

 

Krizantem ve Kılıç, Japon kültürü üzerine bir inceleme.

II Dünya Savaşı’yla ilgili değerlendirmeleri de içeriyor.

Amerikalı Antropolog Ruth Fulton Benedict tarafından, 1946’da yazılmış. İş Bankası Kültür Yayınları içinde ilk basımı 1966’da yapılmış.

Elimdeki kitap, 1994’te yayınlanmış. Kitabın çevirmeni Türkân Turgut.

Kitabın yazılış nedenini “I. Bölüm”de Benedict şöyle açıklıyor:

“Yirminci yüzyılda ilerlemeye engel olan şeylerden biri de sadece Japonları Japon yapan özellikleri bilmeyişimiz değil, Amerikalıları bir Amerikan milleti, Fransızları bir Fransız milleti ve Rusları bir Rus milleti yapan vasıfların ne olduğuna dair hâlâ son derece müphem hükümlere sahip oluşumuzdur… Bu kitap, herhangi bir Japon’un hangi şartlarla nezaket gösterebildiği veya gösteremediğini, ne zaman utanç duyduğunu, ne zaman müşkül durumda kaldığını ve kendisinden ne beklediğini inceler.”

Eğer politikayla ilgileniyorsanız kitabı mutlaka okumalısınız; çünkü minicik çiplerden, pillerden, elektronik eşyalardan, “Toyota”ya kadar uzanan geniş bir ekonomik ürün yelpazesi taşınmış durumda, Japonya’dan ülkemize. Ayrıca bu eser, Japon kültürünü Amerikan kültürü ile karşılaştırarak sunduğundan, bir taşla iki kuş vurmuş olacaksınız.

Politika ilginizi çekmiyorsa “V. Bölüm”den itibaren okumaya başlarsınız. Sürükleyici bir roman gibi okunabiliyor bundan sonrası.

Yazının başında yer alan cümleler, “Ecdadına ve İçinde Bulunduğu Topluma Borçlu Olan Fert” başlığı ile verilen bilgilerin bize uyarlanmış biçimiydi.

Evlenme, çocukların eğitimi, kadınların Japon kültüründeki yeri, inanç sistemleri, temizlik gibi pek çok konuda, Japon dostlarımızı yeterince tanımadığımızı göreceksiniz. Kitaptan küçük bir bölüm daha aktarayım:

“Kiraz çiçeklerini, mehtabı, krizantemleri veya yeni yağan karı seyretmek; böcekleri, böceklerin ötüşlerini dinlemek için onları ev içinde kafeslerde beslemek; küçük şiirler yazmak, bahçeler yapmak, çiçekleri tanzim etmek ve merasimle çay içmek gibi masumiyet ifade eden hareketler, Japonların zevk aldıkları eğlencelerdir.”

Bu arada, Japonya’nın en büyük nişanının Büyük Krizantem Nişanı olduğunu, birinin II. Abdülhamit’e sunulduğunu ve o nişanın halen Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde teşhir edildiğini belirteyim[*].

 

“İyi de bu kitap 1946’da yazılmış. Şimdiki Japonların hayata ve olaylara bakışı farklı olabilir.” diyenlere, “Konu halkın yaşam tarzı, anlayışı olmasa, bir toplumun kültüründen, gelenek ve göreneklerinden bahsedilmeseydi belki…” demek isterim.

Konuyla ilgilenenlerin, Japon Eğitim Sistemi, Avni Akyol, Ümit Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996; MPM- Anahtar dergisi, Japonya ile ilgili yazılar ile Yasin Aktay’ın, Krizantem ve Kılıç konulu, Yeni Şafak’ta, 18 Haziran 2007’de yayınlanan yazısını okumasını öneriyorum.

 

Büyük Krizantem Nişanı’nın, Ertuğrul Firkateyni’nin Öyküsü

[*] Kısaltılmıştır: “1887 yılında, Japon İmparatoru Meiji’nin yeğeni Prens Komatsu, Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret etti. Prens ve yanındakiler, II. Abdülhamit tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlandı. Heyetin Japonya’ya dönüşünde anlattıklarından etkilenen Japon İmparatoru, II. Abdülhamit’e teşekkür mektubu, çeşitli hediyeler ve Japonya’nın en büyük nişanı olan, halen Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde teşhir edilen Büyük
Krizantem Nişanı’nı gönderdi.

II. Abdülhamit, kendisine gönderilen Büyük Krizantem Nişanı’na karşılık, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli nişanı olan ’Nişanı Ali-i İmtiyaz’ın gönderilmesini uygun buldu.

Nişan ve hediyelerin takdimi için ise Ertuğrul Firkateyni görevlendirildi.

Firkateyn, Amiral Osman Paşa yönetiminde, 14 Temmuz 1889 tarihinde yola çıktı ve 17 Haziran 1890’da Yokohama Limanı’na demirledi. Japon halkı tarafından coşkuyla karşılandı. Amiral ve emrindeki heyet, İmparator Meiji tarafından Tokyo’daki sarayında kabul edildi ve kendilerine birer nişan verildi.

Ertuğrul personeli, Japonya’da kaldığı süre içinde en itibarlı misafirler olarak ağırlandı.

Japonya’da yaklaşık iki ay kaldıktan sonra, şiddetli kasırga mevsimi olduğu uyarılarına rağmen, 5 Eylül 1890’da dönüş yolculuğuna başladı. 18 Eylül akşamı Oshima Adası yakınında fırtınaya yakalandı ve Oshima Adası’nın doğu ucundaki kayalıklara çarparak parçalandı.

Amiral Osman Paşa dâhil 550 denizci hayatını kaybetti.

69 denizci ise ada balıkçılarının olağanüstü çabaları ile kurtarıldı. Oshima köylüleri, kazazedelere sahip çıktı, hastaları tedavi etti, onlara giyecek ve yiyecek sağladı.

Oshima’daki ilk anıt, bu mezarların bulunduğu yerdedir.

Daha sonra kazazedeler, ‘Kongo’ ve ‘Hiyei’ isimli Japon kruvazörleri ile İstanbul’a gönderildi. Gemiler, 2 Ocak 1891 tarihinde Dolmabahçe Sarayı önünde İstanbul Limanı’na demirledi.”

Kaynak: “Ertuğrul Firkateyni’nin Öyküsü XIX. yy’dan Bugüne Türk-Japon İlişkileri”

Emekli Amiral Çetinkaya Apatay, Milliyet Yayınları, 1.Basım, Temmuz 1998.

 

Bu eleştiri, ilk olarak Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat Sayısı, İstanbul, 1995 tarihinde yayınlanmış; Haziran 2010’da güncellenmiştir (Hızır Ovacık). 

 

Dünyanın Çivisi Çıktı mı?

osm- armaTunus’u, Lübnan’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Irak’ı, Suriye’yi ve İslam âlemini hallaç pamuğu gibi atan olayların dünyanın gündemini oluşturduğu şu günlerde, mutlaka okumanız, okuduysanız yeniden bakmanız gereken bir kitaptan bahsedeceğim: Amin Maalouf[*], Çivisi Çıkmış Dünya, Uygarlıklarımız Tükendiğinde, Çeviren: Orçun Türkay, YKY, İstanbul, 2009.

 “Oralarda olan biten nedir?” sorusuna cevap arayanlar için rehber olacak pek çok bilgi var kitapta. Bu yazıda -eserde işlenen diğer düşüncelere dokunmadan- yazarın konumuzla ilgili düşüncelerini gözden geçireceğiz.

Kitabın yazarı Amin Maalouf, kendisini şöyle tanıtıyor: “… eğitmenlerden ve gazetecilerden oluşan bir ailede, Lübnan’da doğmuş, ardından Fransa’ya göçmüş ve anayurdunu gözlemlemekten asla vazgeçmeyip anlamaya ve açıklamaya çalışmış biri…”

İşte o biri, “Yurtsever Meşruiyet” kavramı hakkında yaptığı açıklamalardan sonra da şöyle diyor:

 “Dünyaya gözlerimi açalı beri, halklar ya da bütün Araplar, hatta bütün Müslümanlar adına konuşup, o ‘yurtsever meşruiyet’i ellerinde bulundurduklarını düşünen farklı farklı kişilerin gelip gidişine tanık oldum. Bunların en önemlisi, tartışmasız, 1952 yılından ölüm tarihi olan 1970 yılına kadar Mısır’ı yöneten Cemal Abdülnâsır’dı…”

 “Ama Nâsır’ın izlediği yolu değerlendirmeden önce, şu ‘yurtsever meşruiyet’ kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum. Özel, hem de çok özel, hatta belki de İslam âleminde bir eşine rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzden de savaşçı meşruiyetini hak etmiş, böylesi bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini ve ondan nasıl yararlanabileceğini açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu. Atatürk’ten söz etmek istiyorum (Atatürk’ü anlattığı bölümü bir başka yazıda ele alacağız.)…”

Atatürk’ün yaptıklarının Müslüman dünyasını nasıl etkilediğini anlattıktan,  “İslam âlemindeki pek çok lider, Türkiye örneğine öykünmeyi düşledi.” dedikten, Afganistan’da Emanullah Han, İran’da Rıza Şah, Tunus’ta Habib Burgiba örneklerinden sonra Mısır’a dönüyor:

 

MISIR ve NÂSIR

Hemen hemen bütün ülkelerin gerçekten de aynı Türk padişahının sultası altında birleştiği Osmanlı döneminden yeni çıkılmıştı; şimdi de bir Arap hükümdarının altında birleşebilirlerdi, neden olmasın?.. ”

“Bugün, Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı, Ürdün’ü, Libya’yı, Cezayir’i, Sudan’ı ve Arabistan’ı bir araya getirmek yalnızca bir hayal olarak görünüyor. Ama o yıllarda, ne Suriye, ne Lübnan, ne Ürdün, ne Libya, ne Cezayir, ne Sudan ne de Arabistan vardı. Haritalarda bu adlara rastlandığında, coğrafî yerlere ya da yönetim bölgelerine, kimi zaman da yok olup gitmiş bir imparatorluğun eyaletlerine işaret ediyorlardı sadece; aralarından hiçbiri asla ayrı bir devlet oluşturmamıştı. Böylesi bir tarihsel süreklilik sergileyebilen Arap ülkelerine ender rastlanıyordu: Fas, ama o artık Fransız koruması altındaydı; Mısır, ama İngiliz himayesindeydi; Yemen, ama eskil monarşisi onu dünyadan uzakta tutuyordu.”

“Nâsır’ın trajedisi ve günümüze dek süregelen bütün dramlar, işte bu çözülemeyen ikilemin ışığında incelenebilir…”

 

İNGİLİZLER ve FAYSAL

Geçmişe dönüyor Maalouf.

Haşimi hükümdarı Faysal’ın düştüğü yanlışı aktarıyor (Mekke şerifinin oğlu olan Faysal, İngilizlere kanıp “Hilafet”i de kapsayan bir Arap birliğinin kralı olacağını sanırken, İsrail’in Filistin’e sağlamca yerleşmesine neden olacak bir anlaşmayı imzalamıştı.):

“… Mekke şerifinin oğlu olan Faysal, kendisinin hükümdar olacağı(nı) ve öncelikle Orta Doğu’yla, Arap Yarımadası’nın bütününü bir araya getirerek bir Arap krallığı (kuracağını) düşlüyordu. İngilizler, Arapların Osmanlılara karşı ayaklanmasına karşılık olarak bu krallığı ona vaat etmişlerdi, babasını da halife sanıyla tanıyacaklarını vaat ettikleri gibi; dolayısıyla, Dünya Savaşı’nın sonunda, Batılı güçlerden tasarısı için destek almak amacıyla, Albay Lawrence ile birlikte Versailles Konferansı’na katıldı.

Paris’te kaldığı süre içinde, Siyonizm hareketinin önemli figürlerinden, otuz yıl sonra, İsrail devletinin ilk devlet başkanı olacak olan Chaim Azriel Weizmann’la tanıştı. Bu iki adam, 3 Ocak 1919’da, iki halk arasındaki kan bağlarını ve tarihsel ilişkileri överek ve Arapların arzuladığı büyük krallığın kurulması hâlinde bunun Filistin’e yerleşme konusunda Yahudileri cesaretlendireceğini ileri sürerek, şaşırtıcı bir belgeye imza attılar.

Ama söz konusu krallık kurulmadı…

 

Savaş sonrası, Arapların bağımsız devlet kuramayacaklarını düşünen Avrupalılar, Filistin’i, Irak ve Batı Şeria’yı İngilizlere, Suriye ile Lübnan’ı Fransızlara manda olarak sundular. Haşimilerin, “Avrupalıların Osmanlıyı yıkma planları”nın bir parçası olmaları gerekiyordu ve oldular, o kadar!.

 

İSRAİL KURULDUKTAN SONRA

“Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulduğunda, komşuları onu tanımayı reddedecekler ve daha büyümeden onu ortadan kaldırmaya çalışacaklardı. Orduları Filistin’e girecek, ama daha az sayıda olmalarına karşın daha iyi eğitimli, geniş ölçüde seferber olmuş ve yetkin subayların yönetimindeki Yahudi birlikleri karşısında birbiri ardına yenik düşeceklerdi. İsrail’in dört sınır komşusu ateşkes anlaşmaları imzalamak zorunda kalacaktı: Mısır, Şubat 1949’da; Lübnan, Mart’ta; Ürdün, Nisan’da; Suriye de Temmuz’da.”

Araplar, İsraillilere, İngiliz ve Fransızlara, bozgunun çeşitli seviyelerde nedeni olarak gördükleri, Rus ve Amerikalılara da İsrail’i hemen tanıdıkları için kızgındırlar. Asıl kızdıkları ise başkadır:

“Ama hepsinden çok kendi liderlerine kızgındılar; hem savaşı yönetme biçimleri, hem de bozguna boyun eğmeleri yüzünden. 14 Ağustos 1949’dan sonra, ateşkesin imzalanmasının üstünden daha bir ay geçmemişken, Suriye devlet başkanı ile başbakanı bir darbeyle indirildi ve idam edildiler. Lübnan’da, savaş ve ateşkes sırasında görevde olan eski Başbakan Riyad-es Sulh, Temmuz 1951’de ulusalcı militanlar tarafından öldürüldü. Bundan beş ay sonra, Ürdün Kralı Abdullah da bir katilin kurşunlarının kurbanı oldu. Aynı şekilde, Mısır’da da Nukraşi Paşa’nın öldürülmesiyle başlayan ve ancak Temmuz 1952’deki darbeyle sona eren bir dizi suikast ve kanlı ayaklanma yaşandı. Ateşkesi kabul eden bütün Arap liderleri dört yıldan daha kısa bir süre içinde ya iktidarlarını ya da yaşamlarını yitirmişlerdi bile.”

“Bu bağlamda Nâsır’ın başa geçişi büyük beklentilere yol açtı ve onun ulusalcı söylemi kısa sürede heyecan yarattı. Araplar, çok uzun zamandır günün birinde bir adamın gelip düşlerini -birlik, gerçek bağımsızlık, ekonomik gelişme, toplumsal ilerleme ve her şeyden önce onurlarına yeniden kavuşma- gerçekleştireceğini hayal ediyorlardı. Nâsır’ın o adam olmasını istiyorlardı, ona inandılar, onu izlediler, sevdiler…”

Yine bildiğiniz gibi, Nâsır’ın, Rusya’nın desteğiyle kurduğu o muazzam ordu, 5 Haziran 1967’de, “Altı Gün”de (aslında birkaç saat içinde), İsraillilerin karşısında bozguna uğradı:

Nâsır dönemi uzun sürmedi. Genel olarak hesaplanırsa, Temmuz 1952’den Eylül 1970’e, demek ki darbesinden ölümüne kadar 18 yıl; yok eğer Arap halklarının topluca kendisine inandıkları süreyle kısıtlı kasıtlı kalınırsa, Temmuz 1956’dan Haziran 1967’ye, yani Süveyş Kanalı’nın ulusallaştırılmasından ‘Altı Gün Savaşı’na kadar 11 yıl.”

Yazar, Filistin-Lübnan-Mısır üçgeninde dolanan geniş bir değerlendirme sonrası, Enver Sedat dönemine geçiyor.

 

NÂSIR’DAN SONRA SEDAT

“Nâsır’ın yaşadığı bozgun, ardından Eylül 1970’te, 52 yaşında ölmesi, onun mirasını ele geçirmek için birbirleriyle yarışan farklı farklı siyasal tasarıların ortaya çıkmasını sağladı.

Mısır’da iktidar, korkak ve etkisiz bir kişi olduğu düşünülen, ama tersine gözüpek ve ateşli bir tavır sergileyecek olan Sedat’a kaldı… Sedat söz konusu olduğunda, akılda kalan en tuhaf olay, onun Ekim 1973’te, Süveyş Kanalı boyunca beklenmedik bir saldırıyla İsrail ordusunun konumunu altüst etmeyi başarmış olması da değildir –İsrail’de Yom Kippur, Mısır’daysa Ekim Savaşı olarak adlandırılır bu saldırı-. Asıl tuhaf olan, Nâsır’ın başaramadığı şeyi başaran yeni reisin, Arapların gönlünde öncekinin yerini alamaması, hatta kimi çevrelerde alaya alınması, hakarete uğraması, siyasal açıdan ‘karantinaya alınması’ ve en sonunda suikasta uğramasına neden olacak kadar zararlı gösterilmesidir.”

“Sedat niçin sevilmedi?” sorusuna cevap arıyor:

“Ülkesinin karşılığını almadan yeterince sıkıntı çektiğini düşündüğünden, onun belini büken ve Batı’yla ilişkilerini berbat eden şu İsrail-Arap çatışmasına artık bir son vermek istiyordu. Araplardan söz ederken, ‘biz’ değil, ‘onlar’ diye düşünüyordu; bunu açıkça dile getirmiyordu belki, ama konuyla ilgili herkes ne demek istediğini anlıyordu. Bu yüzden de, Sedat bir karar verdiğinde, Araplar bunu sahiplenmiyordu…

Hatta yaşamının sonunda, birçok Arap onu apaçık biçimde düşmanlardan ve hainlerden biri saymaya başlamıştı. Yahudi devletiyle uzlaşmasına öfkelenen ulusalcı ve İslamcı kamuoyunun yanı sıra, ılımlı ve Batı yanlısı liderlerin birçoğu da, onu, İsrail’in en önemli Arap komşusunu çatışmadan çekerek bölgedeki barış olasılığını hepten ortadan kaldırmakla suçluyordu…

 

“PAN-ARAP” HAYALİNİN SONU ve HÜSNÜ MÜBAREK DÖNEMİ

“Saddam Hüseyin’in Amerika karşısında aldığı iki yenilgi, yaklaşık bir yüzyıldır Ortadoğu sahnesine egemen olan siyasal ideolojinin, Panarap ulusalcılığının sonunu getirdi.”

 

Kendi içine, işine dönen Mısır’da Enver Sedat sonrası iktidarda Muhammed Hüsnü Said Mübarek’i görürüz.

1928’de, Kahire yakınlarındaki Menofya Köyü’nde doğar.

Kahire ve Bilbays’taki askerî okullarda “havacı subay” olarak yetişir, Rusya’da (Sovyetler Birliği’nde) gördüğü askerî öğrenimin ardından Mısır Hava Kuvvetleri’nde görev alır.

1966-1969 arasında üç yıl “Hava Akademisi Komutanlığı”nı yürütür.

1972′de Enver Sedat’ın Hava Kuvvetleri Komutanı’dır.

1973′te İsrail’le yapılan ve Mısır’ın galibiyetiyle sonuçlanan “Yom Kippur Savaşı”nda, Mısır Hava Kuvvetleri,  önemli başarılara imza atar.

1974’te mareşal yapılır.

1975′te “Sedat’ın Yardımcısı”dır.

1981′de Enver Sedat’ın bir suikast sonucunda öldürülmesi üzerine devlet başkanı olur.

İlk yıllarında Mısır’ın Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışır.

1987′de yapılan seçimlerde, oyların yüzde 97′sini alır.

1989′da, Enver Sedat döneminde İsrail’le yaptığı barış antlaşması yüzünden Arap Birliği’nden çıkarılmış olan Mısır, tekrar birliğe kabul edilir, hatta merkezi de Kahire’ye taşınır.

Körfez Savaşı sırasında (1990-1991), Arap ülkeleri, İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında aracılık yapar.

Enver Sedat’a yapılan suikastın ardından Mısır Devlet Başkanlığına ve Ulusal Demokratik Parti’nin liderliğine seçilen Hüsnü Mübarek, 1987, 1993, 1999 ve 2005 yıllarında yapılan ve muhalefetin katılımının kısıtlandığı seçimlerde, altışar yıl için, arka arkaya dört kez, “Devlet Başkanı” seçilir.

 

SONUÇ

Libya’da Kaddafi kendisine saldıranlara: “Ben sizin babanızım! Babanızım sizin!” diye bağırıyordu.

Başına gelenleri yazamam, okuyucudan utanırım, öylesine kötüydü; bizimkiler vermedi o görüntüleri, vereninden izledim.

Saddam’ı asma kararı veren mahkemenin yargıcı: “Sizin yasalarınızdır!” diyordu, yargılamaya itiraz eden Saddam’a; “Sizin yasalarınızdır!”

Bugünün insanı (en azından çoğu) “diktatör”leri sevmiyor.

“Despot yönetici” tipinden hoşlanmıyor.

Tüm yetkileri kendisinde toplayan ya da toplamak isteyen, emrindeki yönetici kadroyu, eğitilmiş insan gücünü kullanmayan veya iş bölümüyle çalıştıramayan idarecileri, kendinden biri gibi algılamıyor.

Demokrasi istiyor.

Kim halka daha yakınsa, seçimi o kazansın istiyor.

 

Mısır’da seçim yapılacaktı ve Mübarek, Mısır halkının isyanı üzerine bu seçimlere katılmayacağını açıklamıştı biliyorsunuz.

Kendinden sonrası için hazırladığı oğlu da yer almayacaktı o seçimlerde…

“Mübarek Dönemi Kapandı.” başlıklarıyla çıkıyordu gazeteler.

 

Tahrir Meydanı

25 Ocak 2011…

Mübarek rejimi sona erdi. Otuz yıl sonra!..

Adına “Arap Baharı” dedikleri sivil direnişin sembolü olmuştu sözde o meydan!

Ordunun yönetime el koymasının ardından gidilen seçimlerde “Müslüman Kardeşler”in adayı Muhammed Mursi sandıktan zaferle çıkmıştı. Demokratik seçimdi, ilkti!

Dünya alkışlamıştı Mısırlıları.

Çok değil bir yıl sonra ortalık yine karıştı.

 “İki gün” dediler Mursi’ye; “Ya anlaş muhaliflerle ya biz gerekeni yaparız!”

Seçimleri, kazanmıştı [Müslüman Kardeşler’in Hürriyet ve Adalet Partisi (HAP) kazandı o seçimleri biliyorsunuz.] Sırtı kuvvetliydi (sanıyordu).

2013…

Sina’da katlanarak artan terör,

Asvan, Asyut’taki yığılma: hırsız, gaspçı yığılması, kafasına göre takılan güvenlik güçleri,

Gize’deki katliam,

Halkı bölen, demokratik istekleri değil, birilerinin menfaatlerini pekiştiren Anayasa yapım süreci, uyarıcı itirazları kulak arkası etme (“Firavun Yasaları” dediler o yasalara iyi mi, “Firavun Yasaları”!),

Dostları, muhalifleri yok sayan, doğru seçenekleri dikkate almayan şımarma,

Ekonomik çöküntü, ödenemez borç yükü…

Of, hangi birini sayayım…

Sokaklar yeniden karıştı.

Sahi ne oldu şu “Arap Baharı” derseniz, “Olacağı buydu.” derim.

Olacağı buydu!

 

KİTABI OKUYUNUZ

Yeni parti kuruyor ve “Halkımız için bir şeyler yapacağız.” diyorsanız, kitabı okuyunuz.

Bir gün eserin tamamını değerlendirebileceğimizi umuyorum. Çünkü kitabın asıl konusu bu değil. Atatürk de değil; ama lütfen, karşı çıkacağınız kısımları olsa bile, Osmanlıyla ve Atatürk’le ilgili bölümü iki kez okuyunuz (Bir gün -inşallah- o bölümünü de inceleyeceğiz.).

 

[*] Amin Maalouf: Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983), Semerkant (1988), Afrikalı Leo (1986), Işık Bahçeleri (1991), Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl (1992), Tanios Kayası (1993), Doğunun Limanları (1996), Ölümcül Kimlikler (1998), Yüzüncü Ad – “Baldassare’nin Yolculuğu” (2000), Uzaktan Aşk (2002), Yolların Başlangıcı (2004), Adriana Mater (2006), Çivisi Çıkmış Dünya (2009) kitaplarının yazarını daha yakından tanımak için, 29 Mayıs 2009′da İpek Cem’in hazırlayıp sunduğu ve NTV’de yayınlanan “Global Leaders” programının internette yayımlanan deşifresini okuyunuz. Maalouf’un kitaplarına YKB Yayınları’ndan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

 

Alaşehir’de Neler Oluyor?

Tapu Kadastro Sorunları

Ve Çözüm Yolları

2

Uyan Türkiye’m!

Tapunuz delinmesin istiyorsanız,

Yapılan, yapılacak haksızlığı, tapulu arazinizin gaspını önlemek istiyorsanız, kadastro çalışması yapılmadan önce komşularınızın arazilerinin kaç dönüm veya m2 olduğunu mutlaka öğrenin.

Çalışmalar bitip düzenlemeler askıya çıktığında elinizdeki bilgiye göre kimden ne oranda kesinti yapıldığını, öncelikle sizin arazinizden, ardından komşularınızın arazisinden kimin ne oranda tapuları delme girişiminde bulunduğunu tespit edin.

Belediyelerdeki İmar Müdürlüklerine, askı süresi sona ermeden müracaat edin.

Belediye Yazı İşleri Müdürlüğüne uğrayıp başvurunuza numara alın.

Düzeltme yapılmazsa derhal yargı yoluna başvurun.

On yıl içinde mahkemeye başvurmazsanız yapacağınız başka hiçbir şey yok!

Soygun tamamlanmış, tapunuz delinmiştir.

 

Alaşehir’de Neler Oluyor?a1

-Her zerresi gerçektir.-

Bakın başımıza neler geldi?

Bir kardeşim telefonda:

Abi, diyor; arsamıza başkaları yerleştirilmiş. 6121 m2 yerimizi parsellere bölmüşler, tapulu yerimizden bize 1124 m2 ayırıp kalanı bazı işgâlcilere peşkeş çekmişler. Bizi başka yere atmışlar. Arsamıza dört parsel hâlinde yerleştirilmiş yabancıların bizim kaç katımız yeri oluşmuş tapulu arazimizde, bir bilsen!

─ Saçmalama, diyorum.013

─ Eee, gel gör o zaman, diyor.

15 Nisan itirazın son günü. “İmar Müdürlüğü”ne gidiyorum. Bir hata olmalı…

Yanlışlık yok.” diyor ilgili memur.

─ Okuma yazmanız var mı?

Tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor.

─ Vicdanınız yerinde mi?

Önce kızgınlıkla bana bakıyor, sonra arsamızla ilgili kadastronun önceki ve sonraki hâlini inceliyor.

Bana dönüyor. Öfkesi, şaşkınlığa dönüşmüş.

─ Beyim, itirazınızı buraya yapabilirsiniz.

─ Sonra?..

─ Sonra “Belediye Yazı İşleri”ne…

Gelmişken “Tapu Dairesi”ne de uğruyorum. Kalabalık.a2

Şikâyetler dağ boyu. Birisi ortalığa söylüyor:

─ Böyle gelmiiiş, böyle gider!

Bıkıp usanmışım kirli insandan, hırsızdan, yolsuzdan, destekçisinden…

─ Böyle gelmiş olabilir, diyorum; ama böyle gitmeyecek, göreceksiniz!

 

Not: Haksızlık etmeyeceğim. Belediyemizin her dairesinde, müdürlüğünde düzgün çalışan, geleni üzmeyen çalışanlarla karşılaştım. Adliyede, tapuda, nüfus müdürlüğünde bekletilmedim. Askı süresi biter bitmez şikâyetimin kayda alındığı ve büyükşehir tarafından yapılan uygulamanın sonucunun tarafıma bildirileceği yazısı iki gün içerisinde ev adresime geldi.

Sonucunu da duyuracağım.

 

SONUÇ

Benzeri durumlarla karşılaşanlar için iptal kararı kaynaklarını da bildirmeliyim sanıyorum:

“Plan ve uygulama T.C. Manisa II. İdare Mahkemesi’nin 2017/ 935 esas, 2018/ 375 karar no ile I. Etap iptal edilmiş; 03. 09. 2018 tarih ve 2018/ 150 sayılı Alaşehir Belediyesi Meclis Kararı ile de II. Etap plan ve uygulama iptal edilmiştir.”

a5

 

 


Keltepe

Şehitlerimiz4KELTEPE

-Aynı olayın iki farklı biçimde anlatılmasını önlemek için kaleme alınmıştır. Bölünmekten de bıktık!-

Baharın ilk günüdür.

İzmir, Çiğli’den, şubat sonu dualarla uğurlanan dört tabur, Amanoslardan Suriye topraklarına girmiş, Raco’da, 1083 rakımlı tepeye yakın bir mevziye konumlanmıştır.

Sabah yakındır, güneşin eli kulağındadır; ama karanlık defolup gitmez bir türlü.

Meydan başkalarındadır: Yağmur, çamur, is, sis, duman, kir…

Bir uğuŞehitlerimiz5rsuz sessizlik çökmüştür dağa, tepeye, yamaca, vadiye…

Düşman nerede belli değildir: Birinden girip öbüründen çıkılır tünellerin. Pusu, tuzak, hedefler kadar oynaktır; burda, şurda, ordadır.

Toprağı belli noktalara toplayıp yayan, çukuru, hendeği, engebeli araziyi düzleştiren dev makineler, gün aydınlanana kadar uykudadır. Gece bitince, dağa, tepeye, vadiye, Mehmetçiğe yol açacaktır.

Yapamaz!

Karanlığın içinden ilk mermiyi onlardan biri yer: Bir tanksavar mermisi, dozerin göğsünde patlar!

Ardı sıra Raco Keltepe; mermi olur yağar Mehmedin üstüne.

─ Siper alın! Siper alın!

Greyderler, dŞehitlerimiz3ozerler bomba, tüfek, mermi kadar önemlidir. Çukur, hendek, tünel, kuyu… Bu araçlar askerin gözünde, hedefe yürüyen sağlam yol, güçlü ve güvenilir iki demir koldur.

─ Şu tepeden ateş ediliyor komutanım, şu tepeden!

─ Siper alın! Siper alın dedim!

 

Ha ULUBATLI HASAN, Ha HASAN TAHSİN, Ha MEHMETÇİK

Eli tetikte bekleyenleri, sömürgeciler donatmış, ikiyüzlü dostlarımız eğitmiştir.

En yakın tabur, beklenen emri alır:

─ HedefiŞehitlerimiz1niz Keltepe! Tanksavarı, makinelileri susturun! Tepeyi alın!

─ Emredersiniz komutanım!

Timler, aldıkları emre uygun olarak, tepenin eteğine dağılır.

Sabahın ilk anlarıdır, kirli sabahın…

Düşman nerede belli değildir: Birinden girip öbüründen çıkılır tünellerin. Pusu, tuzak, hedefler kadar oynaktır; burda, şurda, ordadır.

Toplar, keskin nişancıların boşalttığı noktaları vurur, havan atışlarının etkisi yoktur: 90 cm beton dökülmüştür sağa sola uzanan, bağlantısı kopmayan tünellerin üstüne!

“Allah bir nefes kadar yakın”, “Gökyüzü bir nefes kadar uzakta…”dır.

Ölüm, gŞehitlerimiz6ece görüşlü gelişmiş tüfekleriyle en uygun mevzilere yerleşen, tünellerle yer değiştirdiği için yeri hemen belirlenip tepelenemeyen keskin nişancıların namlusunun ucundadır. Vurdukları, seçilmiş hedeflerdir, makineli tüfek taşımaktadır çoğu: Mehmet, Rıdvan, Burhan, Ozan, Uğur, Arif ve Recep’i vurur pusudakiler. Dönüşü olmayan yola uzanır gencecik bedenleri.

Fuat, Sedat, Mahmut, Mesut, Erhan, Sinan, Kayhan, Şevket, Bekir, Uğur,  Abdullah, Tuna,  Hasip, Reşit, İsmail, Selçuk, Muzaffer, Buğra… yaralanır: Kimi göğsünden yemiştir mermiyi, şarapneli, kimi gözünden; kimi kolunu kullanamaz bir daha, kimi parmaklarını…

Atak, yara alıp çekilir.

Akşam olmaktadır.

BetoŞehitlerimiz7nu yaracak bombaları, F-16’lar taşımaktadır.

Astsubay Abdullah Taha Koç, her mermide bir erin devrildiğini görünce dayanamaz!

Telsizi taşıyan Jandarma Komando Üstçavuş’a seslenir:

─ Uğur, Uğur!..  Telsiz, telsiz!..

Yedi şehit, yirmiyi aşkın yaralı… Daha ne kadar?..

Daha ne kadar?!

 “Bombayı üstüme atın ne olur!”

Canlar ardı ardına yok olmaktadır.

Mevziler arasında birkaç metre mesafe kalmışken üstelik.

Ne el bŞehitlerimiz2ombası, ne mühimmat, ne…

─ Komutanım. Hedef yanı başımızda. Jetlerimiz tepenin yamacını vursun, gerekirse biz burada şehit olalım, ama bu hainler de bizimle birlikte yok edilsin!

Sekizincisi o olur şehitlerimizin.

İlk tedavisi yapıldıktan sonra baba evine gönderilen ve orada olayı anlatan Keltepe Gazisi Uğur Günaydın:

“Astsubay Çavuş Abdullah Taha Koç, telsizden bilgi verirken söyledi bunları. Telsiz de bendeydi. Tüm konuşmaları duydum. Böyle deyince çok duygulandık ve daha da çok hırs geldi bize. Tank, obüs ve jetlerimiz aynı anda yüklendi, hepsi birden atış yapıyordu.” diye anlatır bu olanları.

Keltepe’ye bayrak dikildiğinde, Abdullah Taha Koç, sekiz şehidimizden biridir.

ÇatışmadŞehitlerimiz8a yaralanan Uzman Onbaşı Fuat Demir de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeder. Keltepe’nin şehit sayısı 9′a yükselir. Otuzu aşkın yaralımız vardır.

KAÇ DEFA SATTI SİZİ BU SÖMÜRGECİLER

Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde (Asla mukayese amaçlı değil, asla!), tarih, yeni zaferini kaydeder Mehm9.Şh.etçiğin. Dostlarıyla birlikte.

Güneş vardır. Zemin kurudur. Postal yapışıp kalmaz balçığına, tarlaların, hendeklerle kuşatılmış yolların…

Askerimiz Afrin’e girmek üzeredir.

Sömürgecinin dostu menfaatidir, diye haykırır bir emekli öğretmen, kaçanlara; paradır, madendir, petroldür; kendisi adına vuruşacak, değeri böcekten fazla olmayan asker ya da satın alacağı insandır… Defalarca aldatmış, defalarca satmıştır dostlarını. Gözü olan görür, okuyan bilir! Uyanın artık! Uyanın artık…

 

Gidenin yeri dolmaz. Annesi, babası, eşi, çoluk çocuğu, doğmamış bebesi, hın hısım akrabası onsuz kalmıştır; doğru… Ama artık emanetin sahibi milletimizdir.

Not: Olayı en etkili anlatan, yazılarını beğeniyle okuyup konuşmalarını çok kez tüylerim diken diken dinlediğim, erkekliğime yakıştıramadığım için, çok kez sarsılıp bazen ağladığım Yılmaz Özdil’e saygıyla.  Niyetim, anlatılanı “Mîrî malı” saymak, bir şeyleri düzeltmeye kalkmak değil, “birliğimiz” adına çırpınmaktır.

ABD’li üst düzey yetkili, terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG ile ABD’nin ilişkisi hakkındaki soruya cevap verirken de bu ilişkiyi “Geçici, taktiksel ve eylem odaklı…” (Bakınız. 14 Kasım 2018 tarihli gazeteler, internet siteleri) şeklinde niteledi.

 

Baştan Sona Çiftlik Bank Olayı

          3

“Madem bahar, madem zafer ortamı, güzellikleri gör, onları yaz.” diyenlerin haklıl11ığını kabul ediyor, “Bahar… Nevruz… ‘Zafer’in neşesiyle dolanlara ne mutlu.” deyip onu da yazıyor ve ülkemizin ana gündemine geçiyorum:

Şşşş!.. Tosuncuklarımıza Nazar Değdireceksiniz!

 

Çiftlik Bank ve Mehmet Aydın

Şirket kurmak serbest…  “Çiftlik Bank, ‘Fame Game Software Ltd. (KKTC uyruklu)’ ‘Fame Game Hayvancılık Sanayi ve Ticaret AŞ’‘Çif5tlik Bilgi İşlem Bilişim Tarım Hayvancılık Ticaret Ltd. Şti.‘, ‘Çanakkale Dora Gıda İçecek İnşaat Petrol Tarım ve Hayvancılık Turizm Ticaret Ltd. Şti.‘ unvanlı şirketler kurulmuştur ve bu şirketler, filanca TC kimlik nolu Mehmet Aydın isimli şahıs tarafından yönetilmektedir.”

 

Sorun Nedir?

Gümrük ve Ticaret Bakanlığımızın, geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklama, özetle şöyle:Çiftlik Bank, 6502 sayılı Kanun’un 80′inci maddesine aykırı bir biçimde,kurgu yatırım modeli, piramit satış sistemi’ biçiminde kurulmuştur.”

SPK’nın hazırladığı rapora göre Çiftlik Bank, 2016-2017 yılları arasında 77 bin 843 kişiden toplam 511,7 milyon TL toplamış, 62 bin 877 kişiye 398,3 milyon TL ödeme yapmış, kalan 113,4 milyon lira ile G-pay ve Epin gibi ödeme sistemlerinden de yaklaşık 120 milyon TL’yi Kuzey Kıbrıs’a aktarmıştır.”

 

İyi de Sorun Nedir?

Sorun Mehmet 9Aydın isimli şahsın ödemelerini durdurup Uruguay’a kaçmasıdır.

Açılışlarında kaymakam, müftü, özel veya resmî kurum veya kuruluşların bazı yöneticilerinin de bulunduğu şirketin mağduru -bunun da etkisiyle- çok fazladır.

Şirketlere Türkiye genelinde beş yüz bine yakın kişi üye olmuştur. Yüksek kâr ortaklığı vaadiyle çiftçilerden hayvan almış olan şirket, üyelerine yüksek mi yüksek kâr payı dağıtmayı vaat etmiş, ama bir süredir bayilerine, çalışanlarına, üyelerine ödeme yapmamış veya yapamamıştır.

 

Nazar Değmiş “Tosun”uma!8

Hakkında bir dizi suç duyurusu yapılmış, yakınmaların haddi hesabı tutulamaz olmuştur… da şikâyet edenler sonuç alamamıştır.

Bir gün, birden ortalık karışır: “İki yüze yakın çiftçi, Çiftlik Bank’ın Bursa’nın İnegöl ilçesine bağlı Sunpurpaşa Mahallesi’ndeki tesislerini kamyonlarla basarak hayvanlarını geri almak ister.”

Olay yerine gelen jandarma ekipleri, çiftçilere müdahale eder.”

 

Eşi Ne Anlattı?

Mehmet Aydın’ın eşi Sıla Aydın ifadesinde: “Eksik paraların yerine bitcoin koyuyordu.”, “Akhisar’da 1000, 2000 kadar bitcoin makinesi vardı. Bu makineleri getirtmek için yurtdışındaki birine yüklü miktarda para göndermişti. Ancak onlara devlet el koydu. Sonrasında bunları İzmir bayisi H.C ile yurtdışından getirdiler. Ancak ne kadar getirdiklerini bilmiyorum… Burada üretilen bitcoinler Mehmet Aydın’ın kendi şahsi hesabına aktarılıyormuş.”, “Mehmet Aydın’ın Dubai ile bağlantısı vardı.  Buradaki şirketin yüzde 30’u Mehmet’in üzerine, yüzde 70’i ise şirketin Türkiye Genel Müdürü N.K’nın oğlu Ü.K’nın üzerine kayıtlı. Ayrıca Almanya, Amerika, Azerbaycan ve Dubai’de de yatırımcılara kendilerini yüksek göstermek için şirket kurdurdular. Ancak oradan çok fazla gelir olmuyordu. Sonrasında Sakarya’nın Taraklı ilçesinde çiftlik kurdular. Tuzlukçu’da da bir çiftlik projesi vardı. Karacabey’de de arı çiftliği var. Boşanma aşamasında olduğumuz için Mehmet Aydın’ın Uruguay’da süreli vatandaşlık aldığını ve mal varlığı e2dindiğini sonradan öğrendim. En son 3 Ocak 2018’de İstanbul’da görüştük.” dedi.

 

Şu Ara Ne Yapıyor?

Uruguay’da köşkte ya da villada yaşıyor, lüks arabasıyla sokaklarında dirift atıyordu, devlet peşine düşünce nereye kaçtı bilemem.

 

Bakanlığımız Ne Yaptı?

Açıklama yaptı: “… Bakanlığımızın 6502 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat kapsamında yaşanan ihtilaflara ilişkin bilirkişi, hakem ya da mahkeme gibi davranarak bir çözüm getirme yetkisi bulunmadığından uyuşmazlıkların çözümünde genel hükümler çerçevesinde yargı makamlarına başvurması gerektiği değerlendirilmektedir… konu, Türk Ceza Kanunu çerçevesinde değerlendirilmek üzere ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmiştir (Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından geçtiğimiz cuma günü yapılan açıklama)”.

“Vatandaşımız, bu tür dolandırıcılara karşı uyanık olmalıdır.”

Şöyle deseydik keşke: “Devletimiz bütün kurumlarıyla bu işin peşindedir. Gereken en kısa sürede yapılacaktır.”

Zaten bu yapıldı ve yapılıyor.

 

Ders Alındı mı? Uyandık mı?

Ne gezer!

Alternatif pek çok dolandırıcılık şirketi kurulduğu ortaya çıktı.

İnanması güç, ama “Paranızı kurtaralım.” yalanıyla yeniden dolandırıldı Çiftlik Bank mağdurları. Sonra bir baktılar ki ortalık dolandırıcı kaynıyor: türlü çeşitli saadet zincirleri kuranlar, kullanıcılarına günlük beş dolar vereceğini söyleyip otomatik ‘tıklama’ yaptıranlar, bilgisayarlara gönderdikleri linkle kullanıcıları tuzağa düşüren hackerlar…

Konuyu takip eden gazetenin muhabiri şaşkındı, çünkü “Çiftlik Bank’a 190 bin TL kaptırdığını söyleyen adam; Anadolu Farm’a güveniyorum.” demişti.

Tüketici Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Ferda Hekimci, “Bize başvuran mağdur sayısı da artıyor. Er ya da geç sonları gelse de arkalarında Çiftlik Bank’ta olduğu gibi 80 bin mağdur bırakıyorlar.” dedi.

Bir gazetemiz, “…hâlâ faaliyette olan yüz yirmiden fazla sanal çiftlik oyunu bulunuyor. Anadolu Farm, Çılgıninekler, Sütbank, Galeribank, Yeşilbank, Çiftlikshop, Bizimtavuklar, İmecebank, Gerçekçiftçi gibi sanal oyunlar da Çiftlik Bank benzeri yapılanma içinde… Anadolu Farm’ın üye sayısı ve topladığı iddia edilen para neredeyse Çiftlik Bank ile yarışacak düzeyde.” diye yazdı.

Gazeteciye göre Anadolu Farm, daha fazla para toplayabilmek için Çiftlik Bank gibi milli-dinî duyguları kullanıyor, üyelerin gözünü boyamak için yatırımlar yapıyor, Kayseri ve Tokat’ta “Tauk” markasıyla restoranlar açıyordu.

 

“Hırsızın Suçu Yok mu?”

“Vatandaşımız, bu tür dolandırıcılara karşı uyanık olmalıdır.”

Vatandaş nasıl uyanık olacaktır?

Dikkatle okuyun ne olur:

Şirket, banka, okul, dershane, restoran… açık,

Açılışını, dualarla, övgülerle devletin üst düzey yöneticileri yapıyor,

Boy boy reklamları yayınlanıyor orda burda…

Nasıl uyanık olacak vatandaş?

Devlet kurumlarımızın, Meclis’imizin, görevi nedir?

Mağduru, açık kapısı bol kanunlar, rüşvetçi ya da kayırmacı kurum veya kişiler karşısında kaderiyle baş başa bırakmak mıdır?

Değildir elbette ve sanırım bu konu hak ettiği biçimde gündeme gelecektir.

 

Nelere Dikkat Etmemişiz?

Suçluya infaz, zaman aşımı, avukat tutma garantisi, susma hakkı, içeride insanca yaşam koşullarını düzenleyenlerin (Olmamalı, demiyorum.), o kanunlarda mağdura, mazluma itiraz süresi, müracaat kısıtlaması getiren hükümleri sıralamasının vebali var.

Suçluya indirim, af; suça zaman aşımı ne menem bir kuraldır, anlamış değilim.

Eksik, hatalı, belli kişi, şirket, kurum ve kuruluşları açıkça kollayan  nice ifadeye karşı, etiketi tehlikeye atmamak, koltuğu, makamı kaptırmamak, liste hazırlayanın tepkisini çekmemek için sesini çıkarmayan parmak kaldırıcıların hiç mi günahı yok?

Trilyonluk aflarla hazinemizi vergi gelirlerden mahrum bırakarak, fukaranın cebine uzanan kanun veya uygulamalardan, kendi hayatımızdan, çocuklarımızın, torunlarımızın hayatından nice güzelliği alıp götürenlerden, vergi kaçakçısını kollayanlardan, bunlara göz yumanlardan bıkıp usanmakta haksız mıyız?

“Bana mı sordunuz parayı verirken?”, “Vatandaşımız, hırsızlara, bu tür dolandırıcılara karşı uyanık olmalıdır.” anlayışıyla devlet yönetilir mi?

4

Başımıza Gelenler

Bakın, devletin kimlik fotokopisi isteyen kurumlarının birinden, filancanın kimlik bilgilerini çalan düzenbaz, şirketleri, kişileri dolandırıyor, yakalanamıyor; ama zaten mağdur edilmiş olan filanca, ifadeye çağrılıyor.

Defalarca!..

Kapısına polis gönderilerek!..

Saatler süren ifade, sağ el, sol el yazılar, imzalar, rakamlar…10

 

Filancanın parasıyla yapılan daireyi defalarca başkalarına da satan müteahhidin ceza davası, zaman aşımına uğruyor,

Mahkeme kararına rağmen beş kuruş alınamıyor dolandırıcılardan, üstlerinde tahta iskemle bile yok çünkü!

Üç kuruş emekli maaşımızla her türlü vergiyi ödedik, ödüyoruz:

Çocuklarımızın eğitim harçları (Kaç kişi ödemiş aftan önce bakınız.), her birimizin bir evin emlak vergisini ödememe hakkı olmasına rağmen, emlak vergileri (Hangi emekli ödüyor? Kanunu farklıyken, veznede görev yapan öğrencim: “Hocam, dairenize on kat fazla değer biçmenin yanlışı yok mu? Sizin dairenizin o sitedeki 165 daireden farkı nedir?” dediğinde “Oturanı!” demiştim.), evimizdeki televizyonun vergisi (Bir zamanlar o da vardı, iyi mi?) oturmadığımız evin çöp vergisi (Ödemeyen arkadaşlarım kahkahalarla gülüyordu yüzümüze, o vergiler aftan sonra başka yere bağlanıp herkesten alınmaya başlandığında.)…

 

Kendimi bildim bileli şu af sevdası yüzünden kayıplardayız.

Yetsin artık ne olur!

Bıktık biz!

Hırsızdan, dolandırıcıdan, adaletsizlikten bıkıp usandı bu millet!

Sözleriniz” laf”a dönüştü çoktandır.

Bir şey söylemeyin, yapın artık!

OHAL de kanunlar, önce Kurul’da, sonra Meclis’te görüşülmüyor mu?

Kim itiraz edecek önleyici tedbire; hırsıza, dolandırıcıya verilecek ağır cezalara söyler misiniz?

Muhalefet mi?!

6

Meraklısına Bu Konuyla Bağlantılı Olarak İlgililerin Görev ve Sorumlulukları

Polisin temel görevi; kendisine verilen yetkiler çerçevesinde bulunduğu bölgede toplumsal güvenliği sağlamaktır. Bu amaçla suç önleyici hizmetlerde bulunur…

Polisin görevleri şu başlıklarda sıralanabilir:

Yedi gün yirmi dört saat boyunca kesintisiz asayişi sağlamak,

Toplumu suçtan ve suçludan korumak,

Çocukların ve gençlerin suça yönelmesini engelleyecek çalışmalar yapmak,

Suç unsuru sayılabilecek eylemleri belirlemek, bu eylemleri gerçekleştirenleri gerekli bilgileri kullanarak yakalamak ve güvenli bir şekilde yargılamasının yapılması için yargı birimlerine götürmek…

 

Jandarmanın Görevleri

Jandarmanın görevleri, Mülki, Adli, Askeri ve Diğer Görevler olmak üzere dörde ayrılmaktadır.

1. Mülki Görevler: Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşların anayasada belirtildiği gibi sahip olduğu hak ve hürriyetler doğrultusunda yaşamalarını sağlamak; kanun, tüzük ve yasaların aksamadan işlemesini temin etmek ve kolluk görevini üstlenmek

2. Adli Görevler: Suçluları bulup adalete teslim etmek…

1

BDDK’nın Görevleri

BDDK’nın görevleri, 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu’nda düzenlenmiştir. Genel bir çerçevede görevleri; denetime tabi kuruluşların faaliyetlerini denetlemek, kredi sisteminin etkin çalışmasını sağlamak, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması için çaba sarf etmek, finansal piyasaların gelişmesi ve istikrarı için faaliyetlerde bulunmak şeklinde sayılabilir.”

 

Savcıların Görevleri

“… savcılar, idari görevleri gereğince Adalet Bakanlığı’na bağlı olarak çalışmaktadırlar. Ağır ceza suçları ve kanunda kamu davası açılması gerektiği belirtilen konularda şikâyetçi olunmasa bile hazırlık soruşturmasını yapmak ve kamu davasını açmak savcıların başlıca görevidir. Bu davaların açılmasının yanında davalar ile ilgili kanıtların toplanması ve sanıkların sorgulanması da savcıların yerine getirmesi gereken görevleri arasındadır. Savcıların görevlerini madde madde sıralarsa, savcılar;

Ağır cezalık suçlar ile kanunda kamu davası açılması gerektiği belirtilen konularda şikâyetçi olsun veya olmasın hazırlık soruşturmasını yapar, kamu davası açar

Kanıt toplar ve sanığı sorguya çeker…

Suçtan zarar gören kişilerin ve toplumun haklarını savunur,

Medeni hukuku ilgilendiren, kanundan doğan bazı davaları açarlar.”

 

 A. MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞI  

Madde 138 – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. 

 Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. 

  Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. 

  Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. 

D. DURUŞMALARIN AÇIK VE KARARLARIN GEREKÇELİ OLMASI  

Madde 141 – Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmaların bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde karar verilebilir. 

Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.